​ Kadın erkek aymazı / Aşk - Evlilik / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '11

 
Kategori
Aşk - Evlilik
 

Kadın erkek aymazı

Kadın erkek aymazı
 

benden


(Uyarı: bunları genelleyen kendi aklını yamultmuş olur) 

Her erkek yarım bir armutken kendini kadının elmasını tamlayan yarım elma sanır. Kadınlığın işvesini doğuştan aldığı bir ödül sayan kadın da aslında bütün olduğunu bildiği hâlde kendini erkeğe yarım elma gösterir… 

Âşık olan kadının gözünde aşktan başka hiçbir şeyin değeri kalmaz. Âşık olan erkeğin gözünde ise değer verdiği her şey fazladan değerlenmiştir. Âşık kadın, "bu mutluluk bitebilir" telaşıyla yaşar. Âşık erkek ise "bu aşk sonsuza dek mutlu sürecek" yanılgısıyla... Âşık kadınlar bu yüzden kaygılarının gerçekleşme olasılığına karşın hep tetikte kalırlar. Âşık erkekler melekler gibi dingin ve çocuklar gibi şendirler. 

Âşık kadın aşkın kutsallığına iman ettiği için daha baştan özgürlüğünü aşk adına erkeğe koşulsuz teslim etmiştir. Âşık erkek ise aşkın kendine sunduğu hazlara iman ettiği için her zaman aşkın yalan yeminli kölesidir; bu yüzden fırsatını bulmuşsa daha farklı ve yüksek aşk hazları duyumsatacağını sezdiği bir başkasının aşkına kulluk etmekten utanmaz. Aslında aşkı sonsuzluk yeminiyle kutsayan ne erkek ne kadın bunu aklı başında yapmıştır. Aşk zaten onların mantığını göçertmiştir. Bu yüzden iki yemin de geçersiz sayılabilir; ancak zaman içinde izi sürülebilen aşk yaşantıları kadının aşkına bağlı kalmakta daha ısrarcı olduğunu göstermektedir. 

Âşık erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder, âşık bir kadın ise efendisiz bir köle olmak ister; bu yüzden aşkın hüznü en çok kadına yakışır 

Kadın aşktan ne bekler? Kadın aşktan her şeyi bekler ve beklentilerinin de aynı anda hemen olmasını ister. 

Peki, erkek kadının aşkından ne bekler? 

Erkek kadının evde çocuklarının ve kendinin bakıcısı sevgili karısı, hem de hareminden seçip beğenip koynuna atabileceği cariyesi olmasını bekler. 

Erkek neden korkar?
Erkek, ikisini birden elde etmeye çalışırken, hem karısız hem kadınsız kalmaktan korkar. 

Kadın erkeksiz kalmaktan korkmaz; korkmuş gibi yapar… Tabi ki maddesel temel yaşam ihtiyaçlarında kendine yetebilen kadındır bu. 

Erkek manyamış bir akılla aşık olur; zamanla akılları geri gelip başlarına oturduğunda iyi babayı oynamaya başlarlar. Kadın ise aşka akıllı başlar, zamanla akılsız kalır; çünkü kadın aklını âşık olduğu erkeğe takar. 

Kadın duyumsadığı aşkın savaşçı bir kölesi olurken, erkeğinin de kendi aşkına köle olmasını ister; olunca da onu artık erkekten saymaz olur. Erkek kadın tarafından yüceltilmek ister; ancak onun sırnaşık bir köle olmasından hoşlanmaz. Erkek, sevecenliğini ve saygısını gururlu fakat mazlum bir kedi duruşu ve bakışıyla gösterebilen kadına daha çok bağlanır. 

Adli ve/veya ekonomik bir gerekçenin olmadığı durumda bir erkek kadının cinsel aynılığından bıktığı için onu terk eder; bir kadın ise erkeğin cinsel bencilliğinden sıkıldığı için terk eder… Arada çok önemli bir fark vardır; bir erkek çok da kur yapma ihtiyacı duymadan kolayca cinsel doyuma ulaştığı için kadından bıkar. Bir kadın ise erkeğin cinselliğine doyamadığı için sıkılır. Erkek kadının cilveli fiziksel görüntüsüyle bile cinsel doyum duyusuna gelebilirken, kadın erkeğin romantik şehvet ateşinde içten içe yavaşça tutuşmayı arzular… 

Eğer âşık değilse kadın sezgisel duyuşuyla sanki insanın kalbini yarıp da niyetini görür. Erkek her işte aklına yaslandığı için ancak kendine sunulan bilgiye basan aklı kadarını görür. Bu yüzden erkek kadını hep yarım anlar… Aklını bile bile aşka yediren kadının sezgileri o kadar olağanüstüdür ki, erkek bu yüzden onu anlaşılmaz bulur. 

Kadınların kalbi mezar gibidir; girdin mi kapanır… 

Erkeklerin kalbi lunapark gibidir; ışıklar sönünceye kadar açıktır… 

Kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken delice bir kararlı duruş sergiler. Mantığı perişan eden “delilik” kadının en vurucu intikam silahıdır…
**
Yılmaz Erdoğan der ki, “Sezgi de neymiş demeyin. Aklın eli, kolu, gözü, kulağı ve burnudur. Aklın dürbünü, pusulası ve radarıdır. Şahini ve tazısıdır. Kapanı, tuzağı ve oltasıdır. Sezgi en kurnaz (bilgi) avcısıdır. Sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu…”
**
"Zıt kutuplar birbirini çeker" derler; aşkta ve evlilikteki seçimlerde bu çekimin önemli bir etken olduğu varsayılır. Ben buna sadece, "Biz mıknatıs değiliz" diyeceğim. Yok efendim doğadaki gözlemler bu savı doğrular nitelikteymiş. Buna da diyorum ki, "Biz artık doğal güdüleriyle seçen bir hayvan değiliz" 

Biri dişi biri erkek… Bu kafadan bir zıtlıktır zaten. Bunun ötesindeki doğal seçimde bile zıtlık ve benzemezlikten çok kalite ve sağlık göstergesi olan güçlü ve sağlıklı bir eş aranır. Doğal güdü seçimiyle yapılan eşleşmede bile zıt kutuplar etken unsur değilken, düşünme tembeli insanlar kendi yaşam biçimleri ve huylarının tersi yapıdakileri eş seçmeyi sanki kendilerini tamamlayıcı unsurları bulmuş gibi marifet yapıyorlar. Oysa buna doğal güdü bile güler. Bu yüzden de "zıt kutuplar" savı sadece düşünemeyen insanın eş seçimine ve mantığı katleden aşklara uyarlanabilir. Ve bu insan düşünemiyor diye hayvandan sayılmaz; sadece düşünmeyen veya düşünemeyen bir insandır... 

Düşünen insan seçeceği eşteki zıt ve benzemez yaşam biçimi ve huylardan çok eş adayının yaşam biçimindeki kaliteyle beden ve ruh sağlığındaki kaliteyi sorgular. Yani kendiniz pis ve pasaklıysanız eş adayınızın temiz ve tertipli bir yaşam biçimi olmasını çekici bulmanızın anlamı ve de evlilikte mutluluk yapıcı bir faydası olmayacaktır. Yaşam biçimi ve huy zıtlıkları çekici bulunabilse de mutluluk getireceği yüksek bir kuşkudur. Tabi ki bir güzel insan çok da gudubat olmayan bir çirkinle pek âlâ mutlu olabilir. Bu zaten zıtlıktan bile sayılmaz. Sadece bir dış görüntü kimliğidir ve insan olmaya engel değildir. Benim itirazım yaşam biçimlerini belirleyen kafa ve ruh zıtlıklarını eş ve aşk seçimine en belirleyici unsur saymayadır... Aslında kafa ve ruh zıtlığı aşk yaşamaya engel değildir; ancak bu durum eninde sonunda mutlu âşık ve mutlu evli kalmaya engel olacaktır. Her ne kadar evlenmek için âşık olunmasa ve sırf aşk yapmak için evlenilmese de, eş seçimi yaparken hayat yollarında birlikte uygun adım yürüyebileceğimiz kişilik özelliklerine değer vermeliyiz. Eğer bu değerde birini bulmuşsak elbette ki onun katlanılabilir zıtlıklarını sorun etmez yaşantımıza bir zenginlik unsuru sayabiliriz. Nedir bu zıtlıklar? Örneğin biri esmer biri sarışındır; kız kara gözlü oğlan mavi gözlüdür; kız güzel oğlan biraz çirkin; kadın geveze, erkek suskundur; gibi ve gibi… Ancak, yaşamı zıt kutuplara çeken katlanılmaz etkinlikteki zıtlıkları asla aşk ve eş seçiminde belirleyici unsur yapmayın. Nedir bu katlanılmaz zıtlıklar? Örneğin, biri pis ve pasaklı öbürü temiz ve tertipliyse bu iş yürümez. Biri etli biri otlu beslenmeyi kendine ilke yapmışsa aşkta sorun çıkmasa bile evlilikte kesin sıkıntı yapan bir neden olacaktır. Aşırılıkta göze batan bedensel zıtlıklar da ileride sıkıntı doğurabilir. Biri bücür biri gökdelen gibi uzun olursa; biri dışarı çıkamayacak kadar alerjik yapılı, diğeri dağ bayır gezmeyi, kalabalık eğlencelere katılmayı seviyorsa gene olmaz. Ve ne kadar zıtlıkta bir numara olsa da, biri genç ve çılgın diğeri yaşlı ve oturaklıysa ayrılık onlar için en mutlu son olacaktır… 

Zıtlıktan doğan çekim gücü uyumlu birlikteliği sağlayamıyorsa sürdürülebilir bir aşkın nedenselliği olamaz. Uyumsuz, yani birbirini tamlarken zevk ve onur duyurmayan zıtlıkların çekim gücü başlangıçta yanılsamalı bir aşk havası estirebilse de eninde sonunda çatışma ve kavgaya dönüşür.
**
Aşk ve sevgi ödül değil ihtiyaçtır: Aşk ve sevgi kadının ve erkeğin birbirine sunabilecekleri bir nimet değil, ancak paylaşımla karşılanabilir olan duygusal bir ihtiyaçtır. Tıpkı Tanrı’nın kendini hatırlaması için bizim dualarımıza ihtiyaç duyması gibi biz aşka ve sevgiye kendimizi hatırlamak için ihtiyaç duyarız… 

Karşılıksız sevmek masum bir yalandır; kendimizi beğenmenin masal prensi ve prensesleridir. İnsan, gözlerine bakınca hesapsız, kitapsız sevildiğini hissettirecek birine ihtiyaç duyuyor. Kendimize mutluluk yapmak için birilerini sevmeye ihtiyaç duyarız; bir de üstüne sevildik mi, değmeyin keyfe! Anlayacağınız karşılıksız sevmiyoruz; ihtiyaç gidermek için seviyoruz. Üstelik bu o kadar doğal bir ihtiyaçtır ki, midemize kramp sokan bir hüzne düşmeyince, veya bizi havalara zıplatacak bir sevinç coşkusuna kapılmayınca bu doğal ihtiyacın önemini fark etmeyebiliyoruz; tıpkı havasız kalana dek nefes almanın mutluluğunu hatırlamadığımız gibi… 

Sevmek için sevgiye ihtiyaç duymaktan başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Sevgi her şeyin ihtiyacıdır zaten. Sevgimi bu yüzden incelikli ayrıntıyla sorgulamam. Esas olan karşımdaki insanı sevmeye duyduğum ihtiyacın gerçeklik şiddetidir. Bu yüzden sevdiğim kişiye beklentisiz bir saygıyla değer vermeye özen gösteririm; çünkü o benim içimi boşaltan yalnızlığı giderecek duyu ihtiyacımın ikram sahibidir. 

Aşkın da, sevginin de bizi sardığı an tam da bu ikrama ihtiyaç duyduğumuz andır. Varoluşun dayanılmaz hazzının duyumsandığı yaşam yolunda kendi mezarımızda büyüttüğümüz çiçeklerle sevgiye ikram yaptığımız kalbimizin pabucudur bu ihtiyaç… Bu yüzden, sevmeye ihtiyaç duymanın başlı başına bir karşılık olduğu dürüstlüğüyle, geçtiğimiz gönül bağlarında çıplak kalpler bırakmayalım; gelin çıplak kalplere sevgiden pabuç olalım; olalım ki onlar da bizim gönül bağlarımızdan canları yanmadan geçebilsinler… 

"Sevgi paylaşımlı çoğalıma, bencillik yalnızlığa götürür" diyor Schiller. Ben de diyorum ki, “sevmek en merhametli bencilliktir; çünkü sevgiye duyulan ihtiyaç ancak sevmekle giderilebilir...” 

Muharrem Soyek
** 

 
Toplam blog
: 363
: 1765
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..