Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '16

 
Kategori
Aşk - Evlilik
 

Kadınım yalnızlık kokuyordu.

Kaderine terk edilen bir hayat… Ne duygular, ne düşünce ne de taşıdığım beden… Birbiriyle hiç uyumları kalmamış ayrık üçlü… Hayal kırıklığına uğramanın artık bir yaşam biçimi olarak kabullendiği zamanları hatırlayarak güvenini yitiren bir ruh… 
Defalarca denenmiş ve her biri başarısızlıkla sonuçlandığında bir öncesini arattıran çözüm önerilerinden bıkan yorgunluğa teslim olmuş düşüncelerim... Hayata dönüş için; çözüm önerisi yeni bir aşk mı yoksa? Ve bunu; ama bu bir teslimiyet değil mi diye sorgulayan benliğim… Ve soruya cevabı; “bu gurursuzluk” değil mi? Yeni çözümün eskisinden olan farkı ne? Başına “yeni” kelimesi eklenmesi mi?; Yeni aşk… Kaybedileni bulmanın sevinci mi; bu yeni aşk?

Sorgulamalıyım, daha çok sorgulamalıyım... Ama mantığım, cevabı hazır olanı neden sorgulamak zorundasın diyor. Ve bu çatışmanın galibi kim olacak düşüncesi. Ruhumla çatışmanın galibi kim olacak acaba? Sonra çatışmanın içinden bir ses; Bu nasıl bir güven; aşık olacağın kadını bulmadan aşık olmalıyım diyebilmek. Sonra; Ne biliyorsun aşık olacağın kadının var olduğunu? Sorgulama yeteneğimi yitirdiğim, mantığımla duygularımı birleştirdiğim bir an mı bu? Bu ben miyim? ”Evet, ben aşık olmalıyım” diyerek aşık olmanın çözüm olmasını bekleyemeyecek kadar tecrübeli bir insana en son tavsiye bu olmalı herhalde. Ama çaresizliğin öne çıkardığı ruhuma yabancı, yeni bir duygu… Bu benim duygusal zekâm mı? 


*** 

Ya yalan dünya, ya yalan zaman yada yalancı insan… Ya sahte sözler, ya sahte bakışlar ya da sahtekar bir ruh… Ya çakma düşünce, ya çakma aşk ya da çakma beklentiler… İşte karşılaşılanlar ve sonunda aldatılma ya da anlaşılamamanın bıraktığı ve artık şarj edilemeyen bir hayat; gerçek aşktan sonra kalan gerçek… Düşünüyorum, ama o bana bunların hiç birini yaşatmadı ki… Kimdi yalnızlık kokan, soruyorum kendime. Bir insanın, hem de böyle zor bir insanın hayatını yeniden çizmek? Ya da ruhunu yenilemek… Hangi enerji bunu sağlayabilir? O enerjinin kaynağı ne olabilir? Yeni bir aşk mı gerçekten? Aşk ardı hayatı yaşayan yalnız ben değilim ki. Bunu tekrarlamam mı gerekli, bu mu avutacak beni?

Aşkı yaşayanlar ve hala aşık olanların bulunduğu boyuttan çoktan uzaklaştım. Başka boyuttayım artık, şimdiye kadar ki dünyamla farklılaştık. 
İşte yeni düşüncelerim bunlar. Kimi kandırıyorum, mantığımı mı duygusal zekâmı mı, yoksa egomu mu? Hadi melankoliye dalalım ruhum demekle de nereye kadar avutacağım? Kendimi kandırmak zorunda olmadığımı ne zaman öğreneceğim? Kabul etmeliyim, ama nasıl? 
Hadi denesin egom, ama ya sonrası; Çiçeklerin, bulutların, rüzgârın, denizin, mehtabın hatta mahalle arasındaki çocukların sesi… Mutluluk ya da huzur için bazen bir tanesinin varlığına sığındığım kederimi paylaştıklarım tekrar kabul edecekler mi temiz dünyalarına, aşkın ardından? Ya onlarda küserse? Hakları değil mi? Sonra yine uzun bir sessizlik…

Çaresiz değilim, sadece sessizim artık demek istediğim günleri yaşamanın yalnızlığı. 
Yüzüme en son ne zaman baktım hatırlamıyorum, Çizgilerimi zaten merakta etmiyorum. Kişisel temizliğim dışında kendimle de boğuşmuyorum artık. Sekiz don, sekiz fanila, sekiz çorap, üç gömlek, iki kazak, bir mont… Yedi farklı çeşit paket çorba, yedi siyah çay, yedi yeşil çay ve yedi poşet kahve ve bir fincan… Ve yedi gün tek kişiye yetecek kadar meyve ve donmuş yemek… Ve de kullanmadığım odaları ziyaret için saksıda bitkiler. İki günde her birine bir bardak su döktüğüm insan sesine hasret çiçeklerim… Bana muhtaç olan tek canlı; çiçekler… Ne çocuk, ne anne, ne baba nede kardeş… Tozu aylardır alınmamış eşyalar, silinmemiş camlar ve yıkanmamış halılar. Yaprağı kopartılmamış takvim… 
Yalnızlığa esir olmak, bir emekli maaşına eş değer iki kira geliriyle…

Sokakların tenha zamanlarında, gecenin sessizliğinde, trafik lâmbalarının senkronize değişimlerine ve vitrinlerden dışarıyı izleyen mankenlere dalan gözlerim. Melankolinin hangi seviyesinde, neresindeyim? Kurtuluşum yeni bir aşk mı, yoksa insanların benden farklılığını kabul etmek mi?

Narsis miyim gerçekten? Öyle demişti giderken o… Çocuk sesinden bahsettim ya, önceleri okul ve çocuk bahçelerinin yakınından geçerken yorulurdum, anlamak ne zordu, şimdilerde ise her çocuk sesiyle irkiliyor ve düşüncelere dalıyorum. Bir aile kurmanın bedeli nedir diye düşündüğüm zamanları hatırlıyorum. Bağlı kalmak, bağlanmak, kendi rızasıyla insanın tutsak olması… Bir aile oluşturmak ve tutsaklar kampına girmek… Evimiz mi yoksa tutsak kampımız mı sorusunu haykıranların kervanına katılmak… Ama şimdi akşamüstü olmadan evin lambalarını yakıyorum akşama girdiğimi hissetmemek için… Bir çift gözün, tebessümün, bir hıçkırığının, dargınlığının, siteminin, kahkahasının, her yerde bekletmesinin, yatağı yastığı, suyu, yemeği, arabayı, koltuğu, TV’yi paylaşmanın, inatlaşmasının, bilmişliğinin… Onunla hayatı paylaşmanın karşılaştıracağı her şeyin tutsağı olmamamın pişmanlığını unutabilmek için… En hüzünlü, en rahatsız edici saatleri, gecenin başlangıcında ruhun daraldığı, duyguların karardığı, o saatleri hissetmemek için... Kendi kendimi tutsak ettiğimin en belirgin saatleri yaşamamak için... Yalnızlık eşittir özgürlük dediğim zamanları unutmak için… Televizyonda doğa belgeselleri ya da filmleri izlemek, hava kararmadan çok önce sinemaya girip geç saatte çıkmak daha neler, neler… Çözüm mü? Cevap elbette koca bir hayır… 
Kabul etmeliyim; Kadınımı özledim… Narsis bir adam nasıl özlem duyar sorusunu cevaplayacak olan ben, yine cevabı ona mı bırakırdım? Teşhisin hatalı olduğunu göstermek için böyle davrandığımı söylerdi eminim. Belki de giderken koyduğu teşhis yanlıştı, belki kızgınlıkla söyledi, belki de ben gerçekten narsistim… Hadi kabul et, benliğim, ruhum, beynim, tenim, nefesim, hissettiklerim, gördüklerim, duyduklarım, yaşadığım her an.., Kabul edin sizlerde! Yalnızlık kokan benim. Kadınım yalnızlık hiç kokmadı. 

 
Toplam blog
: 3
: 152
Kayıt tarihi
: 09.03.16
 
 

Trabzon doğumlu, Akademisyen. ..