- Kategori
- Edebiyat
Kadının Adı Yok Üzerine

Kadının Adı Yok, Duygu Asena tarafından 1987 tarihinde kaleme alınmış, kadın erkek eşitliğini, daha doğrusu eşitsizliğini, yazıldığı dönem itibariyle en sert dille anlatan kitap olarak hafızalarımızda yerini aldı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu' nun açıkladığı verilere göre 2017 yılı içerisinde öldürülen kadın sayısı 409. Kitabın yayınlandığı tarihin üzerinden otuz yıl geçmiş olmasına rağmen, kadının hala adının olmadığı açık. Adsız 409 kadın; hayalleri olan, sevenleri, sevdikleri olan, hata yapan, belki evinin kapısında beslediği bir kedisi olan, televizyonun karşısına merakla oturup evlendirme programlarında uydurulan hikayelere inanmak isteyen, ancak bu şekilde renksiz dünyasına bir kaç silik renkli fırça darbesi atabilen kadınlar. Belki iyi eğitim almış, belki okuma yazma dahi bilmeyen kadınlar. Birbirlerini hiç tanımayan ya da dost, akraba, anne kız olan kadınlar. Bizim gibi sevmediği yemekler olan, belki kocalarını hiç sevmeyen, arzulamayan, hayatlarında orgazm ile tanışmamış, kocasıyla beraber olurken, hayalinde, televizyonda gördüğü yakışıklı ve sevgilisine şefkatle, aşkla yaklaşan genç adamı canlandıran yüzlerce kadın. 409 ayrı yaşam, 409 birey, 409 insan. Bugün hepsi ölü.
Peki Duygu Asena bir uyanış, bir başkaldırıyı mı simgeliyor bu kitabı ile? Amacı bu muydu? Muhtemelen. Bu amaca ulaşabilmiş mi peki, en azından kitabı okuyan insanlarda? Sanmıyorum. Bunun nedeni olarak ise Duygu Asena' nın böylesi bıçak sırtı ve hassas bir konuda, dengeyi sağlayamamış olmasını görüyorum.
Kitabın başında değinilen baskıcı baba, kız ve erkek çocuklara gösterilen farklı tavırlar ve hatta her ne kadar bir kız çocuğunun ağzından yazılmadığı çok belli olsa da yine de okuyucuda bir farkındalık yaratma adına başarılı olan, tabiri caizse erkekliğe ve kadınlığa adım atmayı sembolize ettiği düşünülen sünnet ve regl olma konularında sergilenen farklı tutumlar, kadınlara karşı takınılan negatif tavrı gözler önüne sermekte başarılı. Ancak ne yazık ki karakterimiz çocukluktan, gençliğe ve yetişkinliğe geçerken yazar, güçlü, ayakları üzerinde duran, özgür bir kadın karakter yaratma amacında olsa da ortaya çıkan kadın karakter şıpsevdi, şımarık, kronik mutsuz, empatiden yoksun biri oluveriyor. Kısaca sosyal ve ruhsal açıdan aslında çok da sağlıklı olmayan bir birey, özgür, ideal kadın olarak dayatılmaya çalışılıyor.
Bugün düşünüp baktığımda, 409 kadının katillerinden birinin de bu anlayış olduğunu düşünüyorum. Kadın hakları ve feminizme zaten mesafeli duran bir toplumda daha özenli adımlar atılması gerekirken, toplumu bu konuda daha da kışkırtmak ve bu harekete karşı ön yargılarını beslemek kadınlara karşı yapılan bir kötülüktür en hafif tabirle. Yüzlerce kadının öldürüldüğü, binlercesinin yakınları tarafından devlet koruması altında olduğu (bu korumanın da ne kadar yeterli olduğu, koruma altında can veren kadınların sayısına bakılarak yorumlanabilir), eğitim gören kız çocuğu oranı, çocuk gelinler vb bir çok sorun önümüzde dururken, hatta durmaz büyürken, kadın haklarını, özgür kadının hayatında değil bir erkek bir kedi dahi olmamalıdır, sevgi bağlanmak demektir, evli de olsa, hayatında biri de olsa bir başkasından etkilendiyse eşini partnerini aldatabilmelidir seviyesine çekmek, ne yazık ki kadınlara ihanettir. Hayatındaki insana ihanet etmek yanlıştır ve bu konunun kadını erkeği olmaz.
Kadın haklarını adam akıllı anlatacak, kaleme alabilecek, kadınların uğradıkları ayrımcılığı, haksızlıkları, zulümleri insanların yüzüne tokat gibi çarpacak isimlere ihtiyacımız var. Ve bir otuz yıl sonra aynı sorunları yaşamaya devam etmememiz için de kızlarımıza ve oğullarımıza okutmalı, izletmeliyiz ortaya çıkacak eserleri.