- Kategori
- Kitap
Kadınlığın gizemi

Betty Friedan’ın ‘Kadınlığın Gizemi’ isimli eseri yaygın olarak 20. yüzyılın en etkili kurgusal olmayan yapıtlarından biri olarak kabul edilir. Bu kitap Birleşik Devletlerdeki ikinci dalga feminizm hareketinin kıvılcımını başlatan bir yapıt olarak fütürist Alvin Toffler tarafından “tarihin tetiğini çeken” bir kitap şeklinde görülmüştür. Kitap 1963’te yayımlandıktan sonra 2013 itibariyle üç buçuk milyondan fazla kopya satmış ve uluslararası kadın derneklerinin her zaman dikkatini çekmiştir.
Friedan, 1957 yılında Smith College’de kadınların sorunları hakkında bir araştırma yapmak istemiştir. Yaptığı bu araştırma sonucunda özellikle birçok orta sınıf mensubu kadının oldukça mutsuz olduğu sonucuna varmıştır. Aslında bu gerçek şu an tüm dünyada ve özellikle ülkemizde de geçerlidir. Friedan, araştırmasını banliyö ev hanımları ile yaptığı görüşmeler neticesinde ortaya çıkarmıştır. Yazdığı eseri feminist teori bağlamında psikolojik, medya ve reklam materyalleri üzerinden de desteklemiştir. İlk başlarda bir makale ilgisiyle başlayan bu çaba hummalı bir çalışma neticesinde böylesine ilginç bir kitaba dönüşmüştür.
Yazar Kadınlığın Gizemi’ne 1950’ler ve 1960’ların başındaki kadınların yaygın hoşnutsuzluk olarak ifade edilebilecek ve genellikle “adı konmayan sorun” dediği açıklayıcı bir giriş ile başlar. Bu eserde belli bir maddi konforu yakalamış, evli ve çocukları olmasına rağmen mutsuz olan birkaç ev hanımının hayatı etrafında kadınların sorunları anlatılır. Bizim feminist ablalardan okuyan var mı bilemiyorum..
İlk kısımdaki tez şudur Amerika’nın geniş refah toplumuna rağmen hüsn-ü kabul görmüş bir evlilik ve ev idaresi yapısı bulunmamaktadır. Doğum oranları [1950’lerin Amerika’sı için] artmakta ve evlilik yaş ortalaması gün geçtikçe düşmektedir. (Bizdeki gibi doğuya gittikçe yaygınlık kazanmıyor.) İşte bu bölümde kadınların yaygın hoşnutsuzluk durumu ilan ediliyor ve kadınların kocaları ve çocukları dışında bir hayat sahası bulunmadığı bunun ise onların içindeki sesi her geçen gün bastırdığı iddia ediliyor. Ki bu oldukça hak verebileceğim bir görüştür. Kadın kocaları ve çocukları dışında en nihayetinde bir insandır ve bireydir.
İkinci kısımda kitap daha ilginç bir hale gelmeye başlıyor. Yazar özellikle kadın dergileri ve TV’deki kadın programları editörlerinin kararlarının çoğunu “Kadınsı Gizem” düşüncesi yaratma kaygısıyla aldıklarını ve sahneye böylesine yapay ve ‘ideal’ bir kadın görüntüsü koyduklarını söylüyor. Bu doğrultuda hazırlanan makaleler ve öyküler özellikle ön plana çıkarılıyor. Bu ise bence Batı’nın Doğu’yu icat etmesi gibi erkeklerin ‘kadın’ı tekrar icat ettikleri teorisini aklıma getiriyor. Bundan hareketle bizdeki ismini vermek istemediğim birçok kadın dergilerini düşünüyorum benzer durumun bizim kadın imgemiz içinde geçerli olduğu konusu pekâlâ dile getirilebilir.
Üçüncü kısımda; çocuk yetiştirme ve umut verici kariyer olgusuna dikkat çekiliyor. Bazen kadınlar toplumun beklentilerine uymak için kendi kararlarını sonraya erteliyorlar. Genç bayanlar özellikle bu tip sorunlarla mücadele etmek durumunda kalıyorlar. Bu konuda aklıma dedemin annemi hemşirelik okuluna yollamaması gibi bir hikâye geliyor ama hala bu böylemi pek bilemiyorum. Toplumumuzda bazı kadınlar ‘saf’ bir şekilde çok uzun beklersem ya da çok eğitimli olursam uygun bir koca bulamayabilirim gibi bir saplantıya dahi kapılabiliyorlar. Şimdi böyle söyledim diye bana belki kızan olacaktır fakat dilimizde “kız kurusu” diye bir deyim olması bir parça da olsa bunun göstergesi olamaz mı? Çevremde evlenmek için okulunu ya da işini bırakan pek çok kadın tanıyorum.
Friedan, 4. Bölümde kadının sadece bir eş ve anne olduğu varsayımına karşı çıkmak için Amerika’daki feministlerin kadına nasıl bir rol uygun gördüklerini ve yapılan mücadeleleri anlatıyor. Bu mücadeleler neticesinde kadınlar eğitim, kariyer ve oy hakkı dâhil olmak üzere pek çok güvenceler elde ediyorlar. 5. Bölümde Sigmund Freud’a gönderme yapan şu cümlenin altını çizmişim: “Doğal güzellik, çekicilik ve tatlılık aracılığıyla kadının kaderi belirlemiştir.” Bu teori üzerinden kadınlarda bulunan başka bir anahtar kavram olan ‘penis kıskançlığı’ mefhumu nevrotik bir düzlemde ele alınıyor. Bana göre bu durumu bu şekilde absürt bir düzeyde tanımlamak; kariyer isteyen kadınları etiketlemek demektir. Kadın kariyer yerine evlendiğinde ne yani biz dişil gizeminin yüksek olduğunu mu anlamalıyız? Freud’un çalışma ve fikirleri popülerlik kazandığından beri bilimsel bir din haline gelmiştir. Komşu teyzelerin ‘erkek çocuğun anneye düşkün olur’ dediklerini şimdiden duyabiliyorum. Freud’u bazı noktalardan kabul edebiliriz fakat bir kadını ‘penis kıskançlığı’ üzerinden değerlendirmek hususunda sanki yanlış bir şeyler var gibime geliyor. En azından kadının ben hala mistik bir tarafı olduğunu düşünmek istiyorum. Bence kadın cinsel ve biyolojik rollere hapsedilemez.
Yazar’a göre toplumun kadına biçtiği rol olan; eşine ve çocuğuna bakma yükümlülüğü yüzünden onun yaşam ya da duygusal büyüme ilgisi kaybolmuştur. Günümüzde birçok kadın Abraham Maslov’un ihtiyaçlar piramidinde bulunduğu gibi kendi cinsel rolü sayesinde kurnazca kazanımlar elde etmektedir. Ben kendi adıma en az erkekler kadar kadınlarında bu konuda suçlu olduklarını düşünüyorum. Kadının kendi kimliğini bulması için sadece dişil gizemini kullanması onu erkekler kadar ‘sabık’ yapar. Kadınlar toplumda haklı yerlerini kazanmak istiyorlarsa cinsel dürtülerinden önce zihinsel kapasitelerini kullanması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi diyecekler ki bir adam ne anlar kadın sorunlarından. Gerçekten pek fazla bir şey anladığımı söyleyemem fakat benimki Jacob’un Odası’ndaki gibi bir yönüyle Virginia Wolof’un erken yaşta ölen sevgili erkek kardeşi Thoby Stephen’in bir kadın gözünden erkeğin dünyasını anlama çabası olarak bir erkeğin gözünden kadını anlamak çabası şeklinde düşünülmesini tercih ederim..