- Kategori
- Felsefe
Kahramanın güncesi

Kandinsky, genç ve ideallerine bağlı bir ressam olarak sanatını halka taşımak istemiş. Bir fabrika yemekhanesinin duvarlarına tablolarını asmış. Her öğle vakti tulumlu işçiler orada yemek yerken gider onlara katılır ve resimlere bakıp bakmadıklarını anlamak istermiş.Bir tek kişi de başını yemekten kaldırıp bakmazmış resimlere. Herkes çalakaşık yemeğini bitirmeye uğraşırmış.Kandinsky de çok üzülürmüş bu duruma.Günlerce gidip gelmiş ama resimlere bakan bir tek işçi bile görememiş.Bir gün yine öğle vakti yemekhanede otururken yaşlıca bir işçi koluna dokunmuş:"Bak evlat" demiş. "Günlerden beri seni izliyorum ve derdini anlıyorum. Hiç kimse resimlere bakmıyor diye çok üzülüyorsun. Ama emin ol bir gün resimler buradan kaldırıldığında herkes tuhaf bir boşluk duygusuna kapılacak ve 'Burada bir şey vardı' diye eksikliğini hissedecekler."
Zaman zaman bilmem size de olur mu? Kandinsky nin sanatını hiçe sayanlara karşı “varım deme çabası” gibi birileri için, kendinizi hiçe saymak bahasını çırpınır dururken bulur musunuz kendinizi? Aniden nedeni doktorların bile anlayamadığı bir hastalığın pençesine düşen küçük bir kız çocuğunun annesi olduğunuzu düşünün. Düşmeyen bir ateş, geceler boyu süren titreme nöbetleri ve buna eşlik eden endişe dolu saatler.... Ya da sizin öğretinize yada değer yargılarınıza göre yanlış yolda olduğunu düşündüğünüz bir HAL yaşayan dostunuza “sahip çıktığınız” olmuştur. Hızla uçurumun kıyısına doğru koşan bu dosta dert anlatmaya çalışıp “gidişin gidiş, yolun yol değil” diye çırpındığınızı düşünün. Onun için duyduğunuz kaygı ile hayatınızı karartığınız sabahı gelmeyen geceleriniz de yaşadıklarınızı nasıl adlandırmıştınız? Ya da hayalini kurduğunuz, sonsuza kadar aynı sıcaklık ve anlayışla süreceğine, belkide dünyada ki en mutlu çiftin siz olacağına inandığınız sevgilinizin aslında hiç de beklediğiniz kişi olmadığını kavradığınız o gün içinizde artık bastıramadığınız realitenin sesini duymazdan gelemediğiniz anda ki ruh halinizi anımsayın. Hatalı olanın “O” olduğunu, kandırıldığınızı, sizi yanılttığını düşünmek istemediniz mi? Kendiniz “haklı” “doğru” bulup onu değiştirmekle, törpülemekle uğraşmadınız mı? Peki tüm bunlar ne içindi?“Ben buradayım, ben varım, ben doğruyum demek için değildi” diyebilir misiniz?
Veya madur olduğunuzda acaba seçilen kurban rolü değil miydi? Peki neden kendinizi kurban yerine koydunuz? Veya bir diğeri adına doğruyu sizin daha iyi bildiğinizi “zannına düşerek” adeta şövalyeliğe soyunduğunuz da yapmaya çabaladığınız kahramanlık ne uğruna? Hangi amaçla? Ve aslında kim için yapılmakta?
Bir diğerine yol göstermek adına kendiniz için doğru, güzel mutluluk verici olanın sizin kadar karşınızdakinin de “tercihi” olması gerektiği kanısına vardığınız olmadı mı? Ve hatta bunun kabul görmediğinde diğerini aptal olmakla, anlayışsızlıkla, kalpsizlikle, egoistlikle suçladığınız olmadı mı? Tüm bu uğraşlar, çabalar, çalışıp didinmeler birilerinin hayatlarında etkin, söz sahibi olmak uğruna olmasın... Ve ama şimdi, ama olmadı sonrasında ve hatta buradaki yaşamımızı noktalayıp geçiş yaptıktan sonra dahi olsa anlaşılmayı, değerli bulunmayı, arzu edilmeyi için için ne kadar çok istediğimizi acaba farkında mıyız?
Kişi bir başkası için bir şey yaptığını idda ededursun, her ne yapıp ediyorsak sadece kendi mevcudiyetimizi baki kılmak, güzel yad edilmek, en hafifinden istenmek ve takdir görmek uğrun yaptığını bilmeli. Kimse bir diğerinin şovalyesi, rehberi, doktoru, olmak adına kendini feda edemez. Bunun böyle olduğunu sanabilir. Hatta böyle olduğu ona söylenip de “tevazu göstererek” kabul etmeyip bundan beslenelerde çoktur. Ancak ne yardım severlik, ne tevazu, ne rehberlik ve hatta ne de ebeveynlik; sadece kişinin diğerleri ”UĞRUNA” yaptığı işler, tercihler, görevler değildir. Aslında tüm bunlar güdüler, hisler ve seçimlerin karmasından oluşan bir kontratın parçasıdır. Var olma güdümüzün doğal itkisiyle soyun devamının gerekliliği DNA ve RNA kodlarımıza kazınmışken ve içinde yaşadığımız sosyal ortam ve toplumla bu denli içli dışlıyken bir anne anneliğini, bir baba babalığını sadece fedakarlığından yapabiliyor olabilir mi?
Gelin kabul edelim, bir kişi bir diğeri için hiç bir şey yapıyor değil. Hiç birimiz ne şövalyeyiz, ne iyilik meleği... Sadece “ölümsüz” olamayacağımızın bilincine vardıkça, bunun üzerine daha yoğun bir çabayla giderek kendimizi gerçek kılmak uğruna çabalayan Canlarız. Farkında olalım yada, olmayalım bir çok hayat gidildiğinde ardında yapıp ettiklerimizle, sözlerimizle, suskunluklarımızla boşluklar oluşturabilmeyi umut ederek yaşanıyor. Maskesiz, özgür ve bağımsız ilişkiler kurarak bu boşlukları “bizi biz olduğumuz haliyle” tercih edenlerin hayatlarında doğal akışında yaşanırken oluşturabilmek varken, kahramanı veya kurbanı oynayarak zaman kaybetmemek gerektiğinin bilincine varılmasının “kendini bilme” yolunda atılacak epey büyük bir adım olduğunu düşünüyorum.
Sevgi ve ışıkla