- Kategori
- Gündelik Yaşam
Kalbim burkuldu galiba, kırılmış olsa duramazdım değil mi

Damsız yaptı dünya beni, evde oturmaya razıyım ben :)
Hattı zatında kotumu ve tişörtümü buzdolabının sebzeliğine yanlışlıkla koymamıştım, istediğim sadece biraz serinlik biraz da esenlikti. “Benim prensiplerim var” diye gürledi ve “buzdolabının sebzeliğine kıyafetlerini koyan adam sevmem ben” diye devam etti. Neden bu kadar sinirlenmişti ki? Oysa kıyafetlerimi katlayıp da koymuştum. Sebzeliğin üstünde ki raf boş olsaydı oraya koyardım, hem o zaman O gelmeden fark edip bu ince ayara maruz kalmazdım ama artık elden ne gelirdi. Bu saatten sonra, kotumu ve tişörtümü buzdolabının sebzeliğine koymama hoşgörüyle yaklaşacak bir hatun aramanın anlamı yoktu. Serin serin giyinip kendimi sokağa attım, nicedir içmek için bu kadar güzel bahanem olmamıştı. Eskiden beri gittiğim bir mekana gidip bara oturdum. Ben dilimle biramın köpükleriyle oynaşırken, sinsice arkamdan yaklaşan garson arkadaş kulağıma eğilip “abi g.tüne maydanoz yapışmış” dedi. Hani insanın hayattan soğudu anlar vardır ya, tanrıya bile kafa tuttuğu anlar, “ey tanrı yaratımlarından hiç birini beğenmedim –kendim dahil- , kurduğun dünyevi müessese bana göre değil, koyduğun kurallar saçma, belirlediğin raconlar ters, o nedenle ben oyundan temelli çıkmak istiyorum” dediğin anlar, işte an itibariyle o durumdaydım. Haysiyetsiz garson arkadaşım kulağıma eğilmişti eğilmesine ama, o kadar yüksek sesle söylemişti ki en dipteki masada oturan hatun ağırlıklı grup bile duymuş ve aşırı çirkin şekilde gülüyorlardı. Bilirim ki; bir insanın toplum içinde, yellenmesini kaçırmasından yada açık fermuarla gezmesinden daha rencide edici ve utanç verici bişi varsa oda g.tünde maydanozla gezmesidir. (Dere otu olaydı bu kadar olmazdı, o belki daha az dikkat çekerdi.) Bu haysiyetsiz garson arkadaşımın, daha öncede “bu arkadaş kimdir” diye beni soran bi hatuna “değişik bir adam, çok da zeki, hatta okuma yazması bile var” dediğini duymuştum. Ben şimdi bu mal’dan tiksinmeyim de ne yapayım blog.
Çok açık söyleyim blog, kimi takıntılarını “prensibim” diye kakalamayan çalışan insanlardan aşırı gıcık kapıyorum. Yok arkadaşım öyle prensip olmaz, o senin saçma paranoyalarına kendince aldığın ilkel tedbirden başka bişi değil. Kaldı ki sen bunu prensip meselesi diyerek kafamıza çakmaya kalkıyosan benim senle işim olmaz. Bundan kelli meraba meraba.
Blog, hava çok sıcak, inan içime fenalık geldi, uyku uyuyamaz oldum bu gidişle geberip cinnete gidicem diye korkuyorum. An itibariyle baygın düşüp uyuyabildiğimde de tuhaf rüyalar görüyorum. Misal en son rüyamda: Adolf Hitler, Bülent Ersoy ve Dr. Mehmet Öz birlikte bizim evde çizgi film izliyorduk. Hitler Mehmet Öz’e ikide bi “gaz zararlı mı gaz” diye bişi soruyor, Bülent Ersoy da Hitlerin bıyığını çekiştirip duruyor “-fevkaladenin fevkinde” diye kahkaha atıyordu. O sırada Dr. Mehmet Öz kalkıp mutfağa gitti, yarım ekmek arasına (çavdar ekmeği) süzme yoğurt sürüp, üzerine azcık kırmızı pul biber serpti geldi. Daha adam iki lokma ısırmadan Bülent Ersoy bunun elinden ekmeği kaptı ve anında yuttu. Hitler; “Mehmedim sen de bi kendine Müslümansın, insan hepimize sürüp getirir” diyerek tepkisini medenice ortaya koydu. Bu arada ben de Hitlerin emir subayıymışım, kendisinin verdiği talimat üzerine Arjantin Milli takımı teknik direktörü Maradona’ya: “Maradona Maradona, kurban olam seni yaradana, nasıl koyduk ama sana” diye sms atıyormuşum. Hitlerde iki de bi “dünya kupasını alamazsanız hepinizi ç.künüzden gaz odasına asarım” diye Alman futbolculara da ayarı veriyordu. O esnada Dr. Mehmet Öz bana dönüp “taze semizi kıy, üzerine balkabağı rendele, birazda zeytinyağı gezdir getir” dedi. Bülent Ersoy: “doktor sen ne b.k boğazlı bir adam mışın ” deyince biraz ortam gerildi. Neyse tam bunlar birbirlerinin kafasını gözünü yaracakken, Hitler patlattı “çile bülbülüm çileyi” hep birlikte söyledik, daha sonra da haşlanmış mısır yiyerekten (Dr. Mehmet Öz kendininkine çörek otu serpti) çizgi film izlemeye devam ettik. Son bişi, uyanmama ramak kala Dr. Mehmet Öz’e; “g.te maydanoz yapışması sağlık mı?” diye sordum ama maalesef cevabı duyamadan uyandım.
Blog onu bunu boşver de; duş jeliyle bulaşık yıkadığın yada ne bileyim ben kirlilerin arasından az kirli çorap bulup giydiğin, sidik gibi akan İhlas şofbenle duş aldığın öğrencilik yıllarını özlemiyor musun ? Özlüyorsun bence, o neşeli günleri anımsadıkça aklını delircek gibi oluyosun. (Word Not: O kadar öğrencilik yılın var ama “şohben” yazmaya kalkıyosun, altını kırmızıyla çizmesek farkında bile değilsin “yuhsen” yani).
Blog, ben sana yazı yazarken yaktığım oksijeni, beyne kan gitsin diye bacaklarımı havaya dikip beklememi ve tükettiğim cümlelerimi helal ediyorum, sen de bana hakkını helal et be dostum.
Son bişey: Artık aşka ben de inanmıyorum, inananlara da bu konuyu açmıyorum.
Eroir
Terliydi kelimelerim ellerim kadar
Islak sözlerimle tutmadım seni
Sisliydi nefesim ciğerim kadar
İsli dudaklarımla öpmedim seni
Kısıktı sesim gözlerim kadar
Ona buna sorup bulmadım seni
Acıydı yazım ağız tadım kadar
Okutup da üzmedim seni
Bitkindi bilincim, beynim kadar
İçimi döküp denemedim seni
Soluktu düşlerim benzim kadar
Şaka yapıp güldüremedim seni
Aykırı ve edepsizdi fikrim zihnim kadar
Eteğini sıyırıp ellemedim seni
Huzursuz ve huysuzdu bedenim dünyam kadar
Cesaret edip aramadım bile seni
Ben Buldum.
Özlü Laf:Tüm gün balkonda açık duran bir dondurma şemsiyesi gibiyim blog, yazın başındaki rengimle yaz sonundaki rengim hiç aynı olur mu ? Ben Buldum.
Bunları bil istedim blog.
Not: Bu yazı için sistem gereksinimi: 18 ve üstü tevellütlü işlemci, Ekran Kartı: Harici yakın gözlüğü, Hard Disk:En az kafanın 1/3 ü boş olmalı. Ram: Soğuk bir şişe maden suyuna, yarım limon, 3-4 yaprak taze nane, 4 kapak votka ilave edilmeli. Karışımın yarısı yazının başında, kalan yarısı da yazı bittikten sonra tek hareketle içilmeli.