- Kategori
- İlişkiler
Kandırmıyorum...

Geçtiğimiz Pazar günü “Anneler” gününü kutladık ya…
Herkes anacığına bir şeyler yazdı, ben yazamadım.
Ne yalan söyleyeyim, yazdım da biraz olaya “Ters” tarafından baktım. Analarımızın bir amaç uğruna kullanıldıklarını gördüm. Onların üzerinden getirim sağlandığını düşündüm…
Sanki analarımızı “Memnun ve mes’ut” edebilmek için onlara illa ki bir şeyler almak, hediyelere boğmak zorundaymışız gibi gösteriliyor…
Oysa anaların hiç öyle bir isteğinin olduğunu sanmıyorum.
En azından “Bizlerinin” analarının öyle bir isteği yok. Çünkü geçtiğimiz Pazar günü Anacığıma telefon açtığımda (Kayseri’de oturuyor) kendisine hediye alamadığımdan söz etmeye kalktım. Bana “Sen fırsat buldukça ara, sesiniz duyayım, bana en büyük hediye” dedi…
“Hadi oradan… Senin ana kaç yaşında” diye soracak olursanız, anam 82 yaşında… Ama giyimi, kuşamı ve parmağındaki yüksüklere bakarsanız halen “Küçücük” bir hediyeyi taşıyabilir…
Ama O, küçücüklere bakmıyor, ses duymak istiyor…
Analar, evlatlarına elbette çok düşkündür. Evladına düşkün olmayan baba çoktur ama anaya ben hiç rastlamadım. Hepsi de yavrularına düşkündür.
Onları doğurmak, beslemek, büyütmek, dertleriyle dertlenmek, hep ananın işidir. Babalara bir dert yansanız verecekleri cevap “Anana danış” olur.
Ya da kendiniz ve ananızla ilgili bir şikâyetinizi iletseniz bir yerlere, size “Ananızı da alıp gitmenizi” önerirler…
Siz bu kez “Anamızı da aldık geldik” dersiniz ama onlar bu kez ortada görünmezler…
Analar hep cefakârdır, vefakârdır ve hep “Verici” durumundadırlar…
Siz, ananızı kandırmaya da kalkarsınız. O, kandığını bile bile, sizin kandırdığınızı yüzünüze vurmaz.
Kıtlık zamanında evindeki erzağını “İdareli” kullanmaya çalışan ana, sac üzerinde yaptığı ekmekleri biraz küçültmüş. Hani istemiş ki bebeler yine “Bir” ekmek yediklerini sansınlar…
Ama bebeler, kanmamış, bu kez ekmekleri ikişer ikişer götürmüşler…
Yine aklınıza takılacak… Benim de bazen aklıma takılır böyle şeyler. Derim ki mesela “Ne gereği var şimdi bu yazının” diye…
Gereği yok… Sadece kandırıyor muyum acaba diye deniyorum, kanmıyorlar da, onun için bu kadar yazı yazdım…
Blogumu yazıp “Giriş” yapıyorum. Bakıyorum yayını gecikiyor, bir daha “Giriş” yapıp tarih ve saati ileri atıyorum. Bakıyorum, yine gecikme var, tekrar aynı işi yapıyorum.
Aklımca…
Sonra yazı yayına giriyor, ta o ilk “giriş” tarih ve saati ile…
Anlayacağınız, anamızı kandıramadığımız gibi bir başka “Ana” yurdumuz Milliyet’i de kandıramıyoruz…
Aklımızca…
16 MAYIS 2007