- Kategori
- Siyaset
Kapitalizmin krizi üzerinden Türkiye ve Dünya'ya dair...

Türkiye’de ve dünyada yaşananlar aklını ve geleceğini egemenlerin/iktidarların ipoteğine vermeyen herkesi endişelendiriyor.
Türkiye ekonomide uygulanan sıcak para politikalarına devam ederek iflası erteleyebilir, uluslararası sermayeye rant sağlamaya devam ederek emekçilerin boğazını sıkarak, baskılayarak uygulanan politikaların sonsuza dek sürdürülemeyeceği ortada.
Dünya 2008/2009 krizinin tahribatlarını onaramadan yeni küresel bir kriz ile boğuşuyor. ABD, AB ülkelerinde yaşananlar kapitalizmin artık sürekli kriz ürettiğinin herkes tarafından kabul edilmesini sağladı. Kapitalizm krizlerin faturasını emekçilere ödeterek can çekişmeye, malum sonunu ertelemeye çabalamaktan öte bir çözüm bulamıyor.
Dünyada emekçiler, yoksullar, düzenin mağdurları her fırsatta isyan ediyor. Sözüm ona demokrasileri biraz gelişmiş olan ülkelerde protestolara demokratik yollarla(!) müdahale edilirken bizim gibi ülkelerde ise protestonun p’sine bile tahammül edilemiyor. Kim sesini yükseltirse “terör örgütü yandaşı” muamelesine tabi tutuluyor.
Türkiye’de yaşananların ekonomik yansımaları bir tarafa asıl düşündürücü olan uygulanan siyasetin, muhalif olanlara yapılanların artık “ileri demokrasi” adına ülkeyi kaosa sürükleyebilecek noktalara doğru hızla evrilmesi.
Geçmişte “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” veya “Kırmızı Kitap” olarak neredeyse “gizli anayasa ”ya göre hareket edenlerin şimdilerde bir şekilde yolu Silivri’ye çıkıyor.
Malum devletin sahipleri değişti diyerek özetleyeceğimiz durumun yansımaları yandaş/liberal tayfasına sorarsanız memleketin “daha demokratik olduğu” ve dolayısıyla “rejimin bağırsaklarının temizlendiğine” dair ilginç saptamalar olarak karşımıza çıkıyor.
Hiç kuşku yok, geçmişte iktidarların, “kendini devletin sahibi sananların” “çetelerin”, “derin devletin” günahları kapatılamaz bir biçimde ortada, zaten bugün ülkenin içinde bulunduğu kaosun sorumluları onlar.
Hal böyleyken şimdi yaşananları eleştirmemizin asıl nedeni “yeni sahiplerin” de eskilerden demokrasi karnesi açısından farklarının olmadığı gerçeği. Muhalif seslerin kısıldığı, bir şekilde yollarının Silivri’ye çıkarıldığı ortamda demokrasiden nasıl söz edebiliriz ki.
Kuşku ve kaygıların, eleştirilerin nedeni kurulan yeni müesses nizamın ülkeye gerçek anlamda demokrasi getir(e)meyeceğini düşündüren uygulamaları. Yeni efendiler biat etmeyi öneriyorlar, uyguladıkları politikalar ile.
Emekçilere, kürtlere, derelerine sahip çıkmak isteyen Anadolu’nun gerçek sahiplerine yani halka…
Bu dil ve söylem muhalif olanlara uygulananlarda böyle olduğu gibi memleketin en tepelerinde de dillendirilen “Kürt Sorununda” gelinen nokta açısından da böyle.
Bugün kime sorsanız bir sürü problemi sıralarken “Kürt Sorunu”nu listenin başına yazar. Hal böyleyken “açılım süreçleri ile “ toplumu umutlandıran iktidar bugün geldiği noktada “eski vesayetin” dilini ve söylemini çokça dillendirmeye başladı, adımlar atmaya devam ediyor.
90’lı yıllara dönülüyor.
Çiller dönemine yapılan göndermeler boşuna değil. Fark, askerin yerine polis gücünün getirilmesi.
Silahla, şiddetle çözüm olmadığı ortadayken, geçmişte yaşananları yeniden denemenin çözüm olacağını düşünmenin arka planını anlamak gerçekten zor, belki siyasi öngörüsüzlük, akıl tutuması. PKK, hükümeti son dönemde uyguladığı “terör” ile tamda istediği ortama, bataklığa çekmek istiyor diye düşünüyorum.
90’lı yılların sonrasında köprülerin altından çok sular aktı. KCK davası ile kürtler adına politika yapanları yargılarken PKK’nın elinin güçlendirildiğini görmemek nasıl açıklanır bilemiyorum. Örgüt mutlaka “ Size siyaset hakkı tanımıyorlar” propagandasını sonuna kadar kullanıyordur.
Ve bugün gelinen noktada Kürtlerin eskiye göre daha örgütlü, daha politik olmasının arkasında iktidarların uyguladığı yanlış politikaların olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.
80’li yıllarda “Üç buçuk eşkıya” diye görmezden gelinen, 90’lı yıllarda sağlıklı, demokratik politikalar üretemeyen iktidarlardan, bugünkü iktidarın son günlerde diline egemen olan söyleminin ne farkı var diye sormadan edemiyor insan.
Bir zamanlar iktidarın dillendirdiği daha sonra ise muhalefetin gündeme getirdiği “Akil adamlar” nerede diye sormak gerekiyor. Şiddetin, akan kanın bir arada yaşama iradesine hizmet etmediği ortada.
Siyaset, politikacılar dahası iktidarı ve muhalefeti ile sorunun silahla çözülmesi bir yana, çözümsüzlüğü hatta bir arada yaşama iradesini yok etmeye hizmet ettiğini nasıl göremiyor!
Gelinen süreçte denenmişi denemenin çıkar yol olmadığı ayan beyan ortadayken siyasetin nasıl ortak akıl oluşturulamadığını anlamak mümkün değil.
Gerçek şu, Türkiye son otuz yılına damga vuran şiddet nedeniyle travma yaşıyor. Yaşanan travmadan ötürü sağlıklı düşünemiyor, siyasetçilerde ortak akıl üretemeyip sorunları çözme iradesi gösteremiyor, bu durumu kabullenmeyen aydınların seslerini de dikkate değer görülmüyor ya da görmezden geliniyor.
Yaşananları çok boyutlu düşünmek gerekir. Anlamada, anlamlandırmada güçlük çekilen durumlarda sürecin uluslar arası boyutlarını da irdelemek gerekir. Hele iktidarın daha düne kadar “ortak bakanlar kurulu toplantısı” yaptığı Suriye konusundaki tutum değişikliğini hesaba katarsak; bunun yansımalarının -eskiden Suriye’nin örgüte verdiği destek göz önüne alındığında- da çok can sıkıcı noktalara varabileceğinin öngörülmesi gerekir. Gerekçeniz ne olursa olsun komşunun iç işlerine karışmak, ABD’nin dümen suyunda hareket etmenin sonuçları pahalıya patlayabilir.
Çöken, “Komşularla sıfır sorun!” masalı bir tarafa, üstelik Suriye’ye efelenirken adama sorarlar; ”Irak’ta milyonlarca Müslüman öldürülürken neredeydin?” diye.
Neresinden tutarsanız elinizde kalan gelişmelerin mantıklı bir açıklamasını bulmak gerçekten zor görünüyor. Gelişmeleri BOP ölçeğinde değerlendirmek, geçmişte ortaya atılan 20 ülkenin sınırları değişecek argümanına bakmakta çözüm değil. Kendi iç problemlerini çözemeyen Türkiye’nin yaşananlara bakıldığında çıktığı serüvenin endişe verici olduğunu söylemek gerekiyor.
İster ekonomi, isterseniz son günlerde artan şiddet ve yürütülen dış politikalar açısından bakın her bakımdan endişe taşımak kaçınılmaz olarak gözüküyor.
Doğrusu dünyanın yeni krizinin sonucunun büyük ölçekli şavaşlar olarak yansımalarını yaşayacağımıza dair kaygılarımı not etmeden geçemiyorum. Tarihe baktığımızda ekonomik bunalımların insanlığı savaşa götürdüğü gerçeği sonu bilinmez serüvenlere doğru sürüklendiğimizi düşünmemize yol açıyor.
Savaşsız, sömürüsüz, barışın egemen olduğu bir gelecek dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor.
Atatürk’ün sözü daha bir anlamlı bugünlerde; Yurtta barış, dünyada barış!