- Kategori
- Dostluk
Kar mı Yağdı Kütahya'nın Dağına

Odun-kömür kokusu, karlar, parke taşlı sokaklar...
Lapa lapa yağan karla başlardı her Şubat tatili yolculuğumuz… Bu yolculuklarda artık yaşamadığım ve yaşayamayacağım hislerle dolu olurdu yüreğim…
Ağır Ceza Hâkimi göreviyle son tayin yeri olan ve emekliliğinden sonra da serbest avukatlık yapan dedemin görevi nedeniyle geldikleri, annemin çocukluğuna ve genç kızlığına ev sahipliği yapan Kütahya’ya yolculuk… Annem daha ortaokuldayken, dedemin vefatı… İstanbul Sultanahmet’teki büyük yangında evleri yandığı için gidecek başka bir yer düşünemeyen, yıllardır edindikleri güzel dostlarıyla akrabadan öte olan, hem de çocukları okuyan anneannemin bu şehirde kalması... Anneannemden sonrada teyzemin bu şehirden ayrılmaması bizleri çok derin bağlarla bağlamıştır Kütahya’ya… Sanki o zamanlarda olup da bizim şimdi yoksun kaldığımız duyguların şehriydi Kütahya…
Sabah 08.30 da Ankara Tren Garı’ndan Motorlu Tren’le annemi, ablamı ve beni Kütahya’ya yolculayan babam… Trene önce bizleri bindirir, sonra bavullarımızı illaki kendisi yerleştirir, hissettirmeden şöyle bir yolcuları gözden geçirir, her şey içine sinerse rutin “ yolda annenizi üzmeyin, eğlenip dinlenip sağlıkla geri gelin “ tembihleriyle hepimizle öpüşerek vedalaşır sonra aşağı inip annemin “ hadi sen git bekleme “ ısrarlarına rağmen tren gözden kaybolana kadar el sallardı… Çünkü gideni uğurlamak, geleni karşılamak ailemizin olmazsa olmazlarındandı…
Ve burnumda hala babamın mis gibi Brüt parfümünün kokusu ki adeta babamla özdeşleşmiş bir kokuydu…( Son yıllarda hastalığı nedeniyle koku kullanması yasaktı ama son kullandığı şişeyi saklamış olmalı ki vefat ettiğinde dolabında yarısı boş yeşil Brüt şişesi hala duruyordu…)
Motorlu tren… Kırmızı ve karşılıklı dört kişinin oturduğu koltukları, ortada masası, koltukların üstünde bavullarımızın konacağı bölümleri, vagon restoranı , hep deliğinden aşağıya düşeceğimden korktuğum tuvaletleri ve insanların çok şık olarak bindikleri çocukluğumun en konforlu trenleriydi…Hala var mı bilmiyorum. Trenin rotası Ankara-Eskişehir-Kütahya-Balıkesir-İzmir’di ve her seferinde ya biz Kütahya’da inemeden kalkarsa paniği yaşardım içten içe…
Koltuklarımıza kurulup, babaya da el salladıktan sonra mutlaka hepimiz birbirimize hayırlı yolculuklar diler ve tren biraz ısındıktan sonra ki genelde çok sıcak olurdu, bere,kaşkol, eldiven ve mantolarımızı çıkarıp annemin hemen çantadan çıkararak açtığı pilli el radyosundan yayılan kısık müzik eşliğinde yumuşacık bir sohbete başlardık ve daha sohbet sürerken sabırsızlıkla ablam ve ben çantalarımızdan yol için alınan dergilerimizi, kitaplarımızı çıkarınca anneciğimde yolculuklarının vazgeçilmezi olan örgüsüne ya da dantel işine başlardı. Zaten son dönemlerinde rahatsızlanana kadar annemin boş oturduğunu hiç hatırlamıyorum. Okuldan geldiğinde ev işleriydi, yemekti vs. bittiği anda ertesi günün dersini hazırlar ya da okunacak yazılılar varsa onlara not verir, sonrasında kitap-gazete okumak , örgü-dantel-dikiş-kumaş çiçek-seramik vs. mutlaka elinde bir işi olurdu …Çünkü insanların eğilimi her alanda tüketmekten değil üretmekten yanaydı.
Bir müddet kitaplar okunduktan sonra anneciğimin özenle tren masasına serdiği örtünün üzerine, yolculuk için hazırlanan yemek paketinden önce dilimlenmiş meyveler, çikolatalar, kuruyemişler ve ıslak küçük elbezleri çıkardı…Bir yandan kitaplarımızı okur bir yandan yiyecekleri atıştırırken hafiften beni saran uykuya teslim olurdum her seferinde…Ve sonra annemin “ yavrucummm, kuzucummm hadi uyan artık yemeğimizi yiyeceğiz “ sesiyle kendime gelirdim …Çünkü bizim ailede öğün atlanması gibi bir şey asla söz konusu olamazdı. Her şartta 3 öğün aynı saatlerde düzenli olarak yenirdi… Tren masasının üstüne üçümüz için ayrı plastik tabaklara hazırlanmış ve hala hiçbir yemekte aynı tadı bulamadığım kızarmış kuru köfteleri-patatesleri, sigara böreklerini, haşlanmış yumurtaları, anne kekini vs. inanılmaz bir keyifle ve sohbetle siler süpürürdük…
( seyahat tabakları mutlak plastik olurdu düşüp kırılmalara karşı bir önlemdi sanırım çünkü kağıt tabaklar bardaklar henüz piyasalarda yerlerini almamıştı.)
Buharlanan tren camlarına resimler çizerek, dışarıda yağan lapa lapa kardan görebildiğimiz bozkır manzarasını sanki olağanüstü bir Monet tablosuymuş gibi seyrederek, ara istasyonlarda duran trenin etrafını sararak “ gazete gazete “ diye bağıran yırtık lastik ayakkabılı minicik çocuklara gözlerimiz dolarak, arada görünen karlar içindeki köylerin dumanı tüten yıkık dökük evleri üzerine hayali hikâyeler uydurarak, birbirimize bilmeceler sorarak sürerdi yolculuğumuz… Ki o arada da yolun çoğu bitmiş olurdu zaten… Kütahya’ya yarım saat kala annem, ablamın ve benim elimizi yüzümüzü sabunlu bezlerle siler, limon kolonyası sürer, saçlarımızı güzelce tarar, sonra kendi makyajını tazeler, parfümünü sıkar ve bizleri sıkı sıkı giydirerek bavullarımızı iniş kapısının yanına taşırdı ki bu arada da zaten upuzun öten düdük istasyona girdiğimizin habercisi olurdu…
O düdükle beraber kalp atışlarımın hızlandığını, tarifsiz bir heyecanın beni sardığını hissederdim…Çünkü teyzeme, şimdilerde konak denen 3 katlı dede evinin o büyülü havasına, evin her duvarını saran altın varaklı taş aynaların içinde kaybolmalara, kocaman çini kavanozlarla-vazolarla dolu odaların mistik havasını solumaya, odaların her köşesini kaplayan nişlerin içindeki biblolarla evcilik oynamaya, Anadolu’nun o sıcak kanlı sevecenliği gözlerinden yansıyan arkadaşlarıma, bizi kendi çocuklarından ayırmadan seven bağırlarına basan ve yıllardır unutamadığım komşu teyzelere ve amcalara, biz geleceğiz diye hazırladıkları haşhaşlı gözlemelere-mantılara-cimciklere-el açması böreklere, sokakları saran kömür-odun kokusuna, saçaklardan sarkan upuzun buz kütlelerine, çıtır çıtır yanan sobalı evlere, sobada kızarmış ekmek kokusuyla uyanmalara, yanımızda getirdiğimiz Şubat tatili ödevlerimizi son güne kadar yapmamalara , gece gezmelerinde paşa çayı – ev kurabiyesi-kavrulmuş kestane eşliğinde anlatılan masallara, büyükler içerde sohbeti koyulaştırdığı anda biz çocukların oturtulduğu ayrı bir odada yaşı biraz büyük olanlardan birinin çaktırmadan ışıkları kapatıp “ hayaletler – hortlaklar geliyorrrr “ diyerek kendi kendimizi korkutup çığlıklarla annelerimizin dizlerinin dibine kaçışmalarımıza sonra o kocaman 2-3 katlı evlerde tuvalete bile yalnız gidemeyişlerimize , buz tutmuş daracık parke sokaklarda faytonları çeken atların nalları kaydığı zaman hissettiğimiz korkuya, o buz gibi havaya fasılasız yağan kara aldırmadan sinemalarda gündüz kadınlar matinesine - gece aile matinesine gitmelerimiz yetmezmiş gibi eve geldiğimiz anda arkadaşlarımla o filmleri oynayarak canlandırmalarımıza ( ki Ankara’dan misafir geldiğim için her zaman Türkan Şoray- Hülya Koçyiğit-Filiz Akın olma ayrıcalığım vardı ) , Ankara pastanesinin efsane lezzeti ekler pastalarına, Cuma günleri kadınların “gezek “ diye isimlendirdikleri ev gezmelerinde oynanan tombalaya, mahallede hakimin, şoförün,subayın, öğretmenin, doktorun, kahvecinin, hemşirenin, terzinin , mübaşirin, mühendisin yan yana oturduğu evlerde iç içe yaşadığı sınıf ve meslek farkı gözetmeksizin kimsenin fakir zengin diye ayrılmadığı sadece ama sadece “ insanlığın “ iliklerinize kadar hissedildiği Kütahya’ya kavuşmanın müjdecisiydi o tiz upuzun düdük sesi…
Her kar yağdığında, susuzluk gibi bir özlem dilimde türkü olup “ Kar mı yağdı Kütahya’nın Dağına Aman Aman “ derken bir yandan da Saray Mahallesi Spor sokak No: 32 ye bir daha hiç gidemeyecek olmanın sızısı, alev alev yakar içimi çinilerin o kobalt mavisiyle…
Sevtap Özkahraman
21 / 11 / 2017