Karadeniz yaylalarında, yeşilin en görülmemiş tonunda kayboluşlar / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Karadeniz yaylalarında, yeşilin en görülmemiş tonunda kayboluşlar

Karadeniz yaylalarında, yeşilin en görülmemiş tonunda kayboluşlar
 


Ankara’ya en yakın deniz kasabası ve şimdi marka balıkçı restoranlarına sahip Amasra’yı 1988 yılında keşfetmiş, ondan sonra müdavimi olmuştuk, ancak efsane Karadeniz yaylalarına gitmek, 2004 Ağustos’unda mümkün oldu.


Gezi planlaması konusunda uzman bir dostumuzun aylar öncesinden yaptığı kusursuz organizasyonla, unutulmaz ve dopdolu bir hafta yaşadık. Zira, Karadeniz’e program yapmadan gitmek riskli. Kalınacak yerler, uğranılacak güzergahlar, yeme içme yerlerini önceden belirleyip gitmek gerekiyor, mevsim olarak da temmuz-ağustos, az yağış aldığı için ideal.

Ankara’dan arabayla çıktığımız yolculuğumuza ilk molayı, Ordu İkizevler otelde veriyoruz. Karadeniz’i günbatımıyla burada karşılıyor, sabah otelin bahçesinde kahvaltı keyfiyle devam ediyoruz. Burası, temiz, şık bir butik otel olarak, listemizin olumlular bölümünde yerini alıyor.

Önceden rezervasyonlu gittiğimiz, Ordu’nun sahil şeridinde yer alan Mıdı Lokantası’nda Karadeniz mutfağının ilk kez tanıştığım dıblesini ( küçük küçük doğranmış taze fasulyeler soğanla kavrularak ve pirinç eklenerek yapılan yöresel bir yemek) tadıyoruz, kara lahana sarması, hamsi tava, mıhlama diğer yemekler. Daha sonra bulduğum tarifle dıbleyi kolaylıkla yaptığım pratik yemekler portföyüme ekledim, soğuk olarak da servis edilebilen değişik bir tat.

Ordu’da verilen molanın ardından, sabah erkenden yola koyularak öğle yemeği molamızı Samsun’da pide yemek üzere veriyoruz. Yumurtalı, kavurmalı, kapalı, açık her çeşit nefis lezzetli pideler! Her pide tadışımda olduğu gibi “İtalyanlar pizzayı tüm dünyaya satıyor, biz niye pideyi satamıyoruz?” diye aklımdan geçiriyorum.


Ordu ve Samsun'la Karadenizi yaşamaya başlıyoruz, ama ben heyecanla derin Karadenizi bekliyorum ve uzun bir yoldan sonra, efsane Ayder yaylarına varıyor, bayırın sonunda yer alan ahşap bina Fora Pansiyon’ u buluyoruz. Eşyalarımız, yoldan pansiyona kurulu yöresel icat halat sistemiyle taşınıyor, biz tırmanıyoruz.

Yeşilin en görülmemiş tonundaki çam ormanlarına bakan Fora Pansiyon'un terasında, nem ve toprak kokan oksijeni içime çekerek “bugüne kadar gördüğüm en sıra dışı, en dokunulmamış manzara ” olduğunu düşünerek, gördüğüm sahneyi dondurarak, unutulmayacak görüntüler portföyüme kaydediyorum.

Pansiyonun sahipleri Karadenizli karı-koca, dünya tatlısı Kader ile Mehmet, iki çocuklarıyla burayı hem işletiyorlar, hem de yaşıyorlar. Kader’in kendi elleriyle yaptığı bulunmaz yöresel yemekler ve oksijen iştahımızı iyice açıyor, kara lahana çorbası ve mısırlı ekmek tarifini almakta da, daha sonra yapmakta da gecikmiyorum!

Karadeniz insanı çalışkan, güleryüzlü, toprağına sahip. Özellikle kadınlarının çalışma hayatında çok da başarılı olduklarına birçok kez şahit oldum.

TRT ekibi de Ayder'de çekim yapıyor, onlarla beraber biz de kameralarımızı çalıştırıp, orada bulunan halkın hemen toplanarak tulum eşliğinde oynadığı horon oyunlarını seyrediyoruz. İlk kez konuk olduğumuz yörük çadırında, kocaman döküm soba üzerinde kaynayan çay ve gözlemenin tadına da bakarak, kadınlarla sohbet ederken, tarihin sayfalarında kayboluyoruz adeta. Yağmursuz olmazdı, yaylanın tepelerinden dönerken yakalanıyoruz meşhur Karadeniz yağmuruna ve ıslanarak dönüyoruz çoluk, çocuk.

Gezimizin ertesi gününde, meşakkatli bir yoldan sonra, ne bulacağımızı merakla beklediğimiz Artvin Karagöl’e varıyoruz. Burada kalınabilecek tek yer olan Orman Bakanlığı’ndan tahsisli bir alan üzerine kurulmuş, eski solculardan Babu (lakabı bu) nun işlettiği yerde konaklıyor, geceleri dışarıda yanan ateşin yanında, ayın aydınlattığı orman ve gölün yaydığı romantizm havasında, yemeğimizi yiyor, daha sonra içeride şömine yanında ısınıyoruz.

Babu’nun ısrarı ve bize arazi cipini vermesiyle ertesi sabah bilinmeyene olan yolculuğumuza başlıyoruz. Çiçek dağına çıkıp kayınvalidesini bulacağız, oradan da kayıp Alevi köyüne gideceğiz. Bittiğinde bize, “ne cesaret, nasıl da göze aldık” dedirtecek maceramız başlıyor.

Arazi cipini, doğru dürüst yolun olmadığı bir güzergahtan , “camel trophy” tarzında sürerek, Şavşat’a varıyoruz. Buradan tırmanmaya devam ederek, cipin arkasında toz bulutlarına bulanarak ve düşmemek için büyük bir mücadele vererek, ahşap yayla evlerinde su molası veriyoruz, florayı tanımaya çalışıyoruz, kokularıyla, renkleriyle…

Kayınvalidenin ahşap yayla evinin olduğu dağa geliyoruz, kapısını çalıyoruz, “biz Babu’nun misafirleri” diyerek giriyoruz, bu çok ilginç yayla evine. Misafirperverliğiyle bize kaymaklı yeni pişmiş mısır ekmeği ikram ediyor, kendi yaptığı peynirle, sobanın üzerinde kaynayan taze çayla beraber. Nefis tatları sorunca, odanın tavanına asılı yayığı gösteriyor , taze sütten kaymağın orada olduğunu anlatmak için.

Evden çıkıyoruz, horozların öttüğü bahçelerden geçerek dağın ucuna vardığımızda muhteşem bir sürprizle karşılaşıyoruz. Dağların arasından, kendini bir cevher gibi gösteren konakladığımız Karagöl. Bütün yaşadıklarımızdan, yeterince büyülenmiş ayrılarak, kayıp Alevi köyünü bulmak üzere yola devam ediyoruz.

Bilinmeyene olan yolculuğumuzun devamı var…




Not: Fotoğraf, Karagöl/Artvin.


 
Toplam blog
: 144
: 1429
Kayıt tarihi
: 12.09.07
 
 

ODTÜ İşletme mezunuyum, felsefe bölümünde master eğitimi aldım, uzun yıllar bankacılık ve finansm..