- Kategori
- Öykü
Karbeyazı Gülibik - 1

Başlarken,
Karbeyazı Gülibik adlı hikâye, bin dokuz yüz altmışlı yıllarının ikinci yarısın hikâyesidir. Anlatılanlar; o yıllarda, Anadolu bozkırında yaşayan insanların sosyal, ekonomik şartlarının, duygu ve düşüncelerinin bir öyküsüdür. Öykünün geçtiği yerler, Orta Anadolu’nun birkaç köyü ve küçük bir ilçesidir.
Genç insanlarını Balkan Dağlarında, Şıpka Geçidinde, Doksanüç Harbinde, Yemen Çöllerinde, Çanakkale’ de, Kurtuluş Savaşında yitirmiş olan köyler ve ilçe, savaşlar sonrası derin bir sessizliğe gömülmüştü. İşte bu öykü, bu sessizliğin yavaş yavaş aşılmaya başlandığı dönemi anlatmaktadır.
O yıllarda, ilçe ve ilçenin köyleri; asker ocağından, baba ocağına yeni dönmüş ela gözlü, korkusuz yiğitlerini yurt dışına gönderiyordu. O gençlerin dönüşlerinde anlattıkları ve yanlarında getirdikleri Grundıg radyolar, bozkır insanının düşünce ufkunu genişletiyor çok ötelere taşıyordu.
Yurtdışına giden yağız yiğitlerin çoğu yeni evliydi. Kimileri askere gitmeden önce evlenmişlerdi. Taze gelinler, günleri günlere ekleyerek asker yolu beklemişlerdi. Kader, bu seferde genç gelinlerin yiğitlerini, onları, önüne katmış çok uzak diyarlara çalışmaya götürüyordu.
Gurbet ellere, çok uzak diyarlara gitmek yiğitler içinde çok zor oluyordu. Onlar; gözleri yaşlı, yanı çocuklu, taze sürmeli ceylanlarını, gözyaşlarını yüreklerinin derinliğine akıtan aksakallı babalarını, ağlamaktan göz çanağı kurumuş, yüreklerinden bir parça kopuyormuşçasına sızlayan analarını sılada bırakıp, kara trenlerle şehirler, ülkeler aşarak uzun gurbet yolculuğuna çıkıyorlardı.
Gittikleri ülkelerde hayım denilen işçi evlerinde kalan bu yiğitlerin tek amacı vardı. O da para kazanmaktı. Dillerini, dinlerini, kültürlerini bilmedikleri bu uzak ülkelerdeki tek arzuları, olabildiğince para biriktirerek memlekete paralı dönmekti. Bu amaçlarını gerçekleştirmek içinde başta hasretlik olmak üzere her türlü zorluğa katlanacaklardı. Başka da çareleri yoktu. Bu uzak diyarlarda, tahta bavullarında getirdikleri; bulgur, fasulye, mercimek, nohutla beslenmeye çalışan buğday benizli yiğitler, tüm zorluklara rağmen düşündüklerini de kararlılıkla yapıyorlardı. Ellerinde Grundıg radyo, ceplerinde para ile memleketlerine dönüyorlardı.
İşte, o ilk kuşak karaşın yiğitlerin; Almanya’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın ağır metal fabrikalarında, derin maden ocaklarında çalışarak, şehirlerini süpürüp, çöplerini toplayarak her türlü cefalara katlanarak getirdikleri alın teri paralar, Orta Anadolu’ nün o küçük ilçesi ile köylerinde değişimi, dönüşümü başlatmaya yetmişti. İlçede; daracık sokaklı, düz toprak örtü, tek katlı kerpiç evler yıkılıyor, yerine aralarında geniş yolların geçtiği kiremit çatılı, iki, üç katlı betonarme evler yapılıyordu. Şehircilik anlamında ilçe yeniden inşa ediliyordu.
Diğer yandan bozkır tarımında çalıştırılan atların, öküzlerin yerini traktörler almaya başlamıştı. Toprak, traktörle daha iyi işleniyor, traktörün girdiği her tarla ürün artışı sağlıyordu. Artık tarımda genç insanların kol ve kas gücüne de ihtiyaç kalmamıştı. Bozkırın ekonomik kan damarları yavaş yavaş atmaya başlamıştı. Bozkırın köyleri ve ilçe; kendi iç tüketimine yönelik sınırlı, durağan ekonomiden çıkıp, pazar ekonomisine geçiyordu.
Değişim, dönüşüm sancılı oluyordu. Değişim ve dönüşüm, ilçe ile köylerinden toplu göçleri başlatmıştı. Göçler, yurt dışına gidenlerden daha fazlası yurt içine, başta Ankara olmak üzere Ülkenin büyük şehirlerine oluyordu. Göçlerle birlikte üretim, tüketim ilişkileri de değişmeye başlamıştı. Göç ve değişim, önceden oluşmuş değerleri, dengeleri sarsıyordu. İşte bu hikâye, bunlardan çok azını anlatıyor.
Öykünün kurgusunda, Mucur İlçesinde, İlçenin Asmakaradam Köyünde, Karacaali Köyünde ve çevre köylerde yaşamış kişiler bulunmakta. Öykünün asıl dramatik heyecanlı coşkusunda; bilgili, basiretli bir şekilde karşılıklı konuşan, fikir alış verişinde bulunan, birbiriyle tartışan Karbeyazı Gülibik, Benekli Tavuk ve diğer tavuklarda bulunuyor.
*****
Karbeyazı Gülibik, doğrusu Benekli’yi dik ve mert duruşundan dolayı seviyordu. Akıllı konuşmalarından, söyleyeceği bir şeyi azgını eğmeden, dilini sağa sola çevirmeden doğrudan söylemesinden dolayı çok beğeniyordu. Ona karşı gizliden gizliye bir hayranlık duyuyordu. Benekli, folluk yumurtasında çıkmış köy kökenli akıllı bir tavuktu. Karbeyazı Gülibik ise her bir kümesde yüzlercesinin bir arada yaşadığı çiftlik tavuğunun yumurtasından çıkmıştı. Şehir kökenliydi. Narin bir duruşu olmasına rağmen daha ataktı. Temkinli hareket eden Benekli ve çoğu köy kökenli tavuklara göre Karbeyazı Gülibik daha yürekli, medeni cesaret sahibi ve korkusuzdu.
İbiş Çelik,(1) o yıllarda Asmakaradam Köyünde yaşıyordu. İbiş, kendi küllüğünde dolaşan Karbeyazı Gülibik, Benekli ve diğer tavukların sahibiydi. Evinin bitişiği vadinin yamacında bir çalı ağacı vardı. Çalı ağacı, baharın ilk ılık günlerinde sarıçiçeklerini açarak iğde kokusunu etrafına yayan, dallı, budaklı koskoca bir ağaçtı. (2) Çalı ağacının gölgesi; Karbeyazı Gülibik, Benekli dahil tüm tavukların yaz aylarında, en çok uğradıkları yerdi. Güneşin yeryüzüne dik vurduğu, sıcakların bozkırın taşını, toprağını kavurduğu bir zamanda, tavuklar, bu gölgeyi çok seviyorlardı. Her gün ayakları ile oydukları nemli kaya kisi toprağa göğüslerini verip yatıyorlardı. Kanatlarını serin toprak üstüne sererek önlerindeki vadinin güzelliklerini uzun uzadıya seyrediyor, seyrederken de içleri geçiyor, gözleri dalıyor, tatlı tatlı kestiriyorlardı. Tavuklar her gün kuşluk vaktinden ikindi vaktinin serinliğine kadar çalı ağacının gölgesinde kalıyorlardı.
Zamanın öğleden ikindiye döndüğü vakitlerde; ağacın dalları arasında güneş ışıklarını yere doğru sızdırsa bile, çalı ağacını gölgesi yine de serin kalıyordu. Kimi yaşı ilerlemiş tavuklar, çoğu zamanda kısa bir kestirmeden sonra uyanıp, serin gölgede, kendi aralarında konuşuyorlardı. Çok geçmiyor, konuşmalar tartışmaya dönüşüyordu.
Aslında; o yıllarda tavuklar, bu günün toplumsal, insani değer ve ilişkilerine benzer olan kendi ilişkiler yumağını tartışıyorlardı. Bu tartışmaların içeriği bazen çok uzun ve çarpıcı oluyordu. Tartışmalar diğer tavuklar arasında, özellikle de genç tavuklar arasında yankı buluyor, onlarda dayanılmaz bir heyecan yaratıyordu.
*****
Öyküde, o yıllarda yaşayan insanların günlük yaşantılarına, duygu ve düşüncelerine ilişkin kesitler de bulunuyor. Ancak açıkladığı gibi, bunlardan çok az bir kısmı serpiştirilmiş olarak Karbeyazı Gülibik döngüsü içinde anlatılıyor.
Öykü, umarım beğenilir.
Mehmet TURAN
Adana, 25 Nisan 2012
DSİ 6. Bölge Müd. Merkez Konukevi
___________________________________
Karbeyazı Gülibik - 1
Civcivlikten çıkıp, büyüdükçe Karbeyazı Gülibik’ te farklılıklarda belirmeye başlamıştı. Bazı yönleri ile diğer tavuklara hiç benzemiyordu. Bir kere tüyleri başından sonuna kadar bembeyazdı. Gülibik; benekli, kırcalı, hafif sarılı, siyaha yakın tüyü, teleği olan tavuklar gibi değildi. Hiç lekesiz kar beyazı tüyleri vardı. Yaşadığı küllükteki tavuklar dâhil, Asmakaradam Köyünün diğer küllükleri karış karış gezilse, Köyde yaşayan tüm tavuklar bir araya toplansa, aralarında Gülibik gibi tüyü, teleği, lekesiz bembeyaz olan başka bir tavuk bulunamazdı.
Büyük ayaklı, kalın, kaba duruşlu diğer tavuklarının yanında Karbeyazı Gülibik endamlı, daha kibar duruyordu. Narin ve nazlı bir duruşu vardı. Şöyle iyi bir alıcı göz ile bakıldığında, kendisinden farklı olan başka ayrıntılarda dikkat çekiyordu.
Bir kere Karbeyazı Gülibik’i diğer tavuklardan farklı yapan en önemli ayrıntı tepe tarağı ile gıdısıydı. Tepe tarağı ile gıdısı, görünüş olarak diğer tavuklara hiç benzemiyordu. Diğer tavukların gıdıları oldukça küçüktü. Tepe tarağı üstten basık, düz, çok kısa ve küttü. Buna karşılık Gülibik’in hemen üst gaganın ucunda başlayıp neredeyse başının ortasına kadar devam eden sağa yatmış etli, yassı, uçlarında geniş yırtıkları bulunan uzun tepe tarağı bulunuyordu. Yine, alt gagasının biraz gerisinde başlayan etli, aşağı sarkan uzun gıdısı vardı. Tepe tarağı, gıdısı ve ibiği gül kırmızısı rengindeydi.
Başka farklılıkları da vardı. Diğer tavukların başlarına göre daha küçük bir başının olması dikkat çekiyordu. Başı, tepe tarağı ile gıdıları arasına sıkışmış durumdaydı. Çok genç olmasına rağmen gözleri şımarık değildi. Başın yan yüzlerinde parlak, zeki, canlı ve çok derinden bakan kararlı gözleri vardı. Gülibik’te diğer tavuklarda olmayan böylesi cesur gözleri keşfetmek hiç de zor olmuyordu.
Baştan hemen sonra kısa bir boyun bulunuyordu. Diğer tavuklarda olmayan boyundan kuyruk sokumuna doğru hafif meyilli düzgün bir sırt çizgisine sahipti. Kuyruk sokumundan yukarıya doğru dikleşen yumuşak yelpaze görünümlü kuyruk telekleri vardı. Yelpaze kuyruk, Gülibik’e diğer tavuklarda olmayan bir başka görüntü, güzellik kazandırıyordu.
Dolgun olamayan baldırları, kısa ince bacakları, narin ayakları, uzun uçlu tırnakları vardı.
Karbeyazı Gülibik hemcinslerine göre daha zayıftı. Güçsüz görünmesine rağmen aradaki farkı, akıllı davranışlarıyla kapatmasını iyi biliyordu. Baş tarağı ile gıdılarının normalden büyük olması, kendi küllük tavuklarından başka komşu küllük tavukların da dikkatini çekiyordu.
Baş tarağı ile gıdıları daha ilk bakışta başkalarının gözünde birazcık çirkin görünüyor olabilirdi. Ancak Gülibik’i daha yakından tanıyanlar, onun akıllı yaklaşım ve davranışlarını gördükçe, baş tarağı ile gıdılarının çirkinliği bir süre sonra fark edilmez oluyordu. Çirkinlik, bir daha görünmemek üzere Gülibik’ e bakan her tavuğun gözleri içinde kaybolup gidiyordu.
Kesin olan şu ki, Karbeyazı Gülibik aklını daha iyi kullanıyordu. Kendisini hiçbir tavuğa ezdirmiyordu. Ne oluyor diye çevresindeki olup bitenleri iyi gözlemliyordu. Gördüklerini aklına ve yüreğine sorarak çok iyi değerlendiriyor, yorumluyordu.
Her şeyi daha inceden, çok iyi tahlil ederek hareket etmesi kendi türlerinin dikkatini çekmiyor değildi. Hem de çok dikkat çekiyordu. Belli etmemeye çalışsalar da Gülibik’in bu tavırları, dostları olan diğer tavuklar tarafından kimi zaman saygıyla, kimi zaman da kıskançlıkla karşılandığı oluyordu. Gülibik, kendini kıskanan tavukların kıskançlıklarını onların davranışlarından ve gözlerindeki ifadelerden hissediyor, anlıyordu.
Gülibik, kıskanç tavuklara kızmıyor değildi. Hem de çok kızıyordu. İçindeki bu duygu, mesafeli kalmasına sebep oluyordu. Onlarla kaynaşmasını engelliyordu. Gerçi hiçbir şeyi belli etmemeye çalışıyordu. Bir taraftan da hisleri ağır basıyor, düşünceye dalıyor, kendi iç dünyasına doğru yolculuk ediyordu. Yolculuk yaparken de kendisiyle konuşmadan edemiyordu. İçinden, kendi kendine :
“… Civcivlikten yeni çıktım. Annem tarafından yozuldum. Artık bu küllüğün kendi ayakları üzerinde duran genç bir tavuğu oldum. Şimdilerden daha iyi anlıyorum ki; ileride küçük, büyük, genç, yaşlı hepimiz bir arada yaşayacağız. Bir arada kalacağız. Aynı küllükte dolaşacağız. Aklım, gönlüm kabul etmese bile gördüklerimden öyle anlaşılıyor ki, her birimiz, tek bir horozun eşleri olarak birlikte yaşayacağız. Sabah, akşam her gün, birbirimizin yüzüne bakacağız. Onlarla dövüşlü, kavgalı olmak hiç de iyi olmaz. Onların kıskançlık nedeniyle bana laf atmalarına kulaklarımı tıkamalıyım. Hatta arkamdan söyledikleri, sonradan kulağıma gelen her kötü sözün de peşine düşmemeliyim. Bu sözleri duymamazlıktan gelmeliyim. Zira her kötü söz sahibine aittir. Ancak öyle bir hareket tarzı da ortaya koymalıyım ki, bu davranışlarımdan onlardan korkuyorum anlamı çıkartmasınlar.” diye düşündü.
Bir yandan da dost olan, dost gibi görünen tavuklara yakın olmaya gayret gösteriyordu. Onların çevresinde dolaşırken tek tavuk olarak yaşamanın zor olduğunu kabullenerek kendi kendine:
“Biz tavuk milletinin kaderi bu, bir arada yaşamak zorundayız. Yalnız başıma yaşayamam ki. İrademi kullanıp, kıskanç dostlarımla bir arada yaşamak istemiyorum diyemem ki... Annemin civciv iken bize anlattığı gibi bu gerçeği bu güne kadar hangi tavuk değiştirdi ki ben değiştireyim. Onlarla bir arada yaşamaya mecburum. İlişkilerimi uzun süreli olarak devam ettirmem gerekir. Bunun için de onların, bana gösterdikleri davranışlara göre çok iyi düşünülmüş politikalar geliştirmeliyim. Kırmadan, kırıp dökmeden, hiçbir tavuğu üzmeden, kendim de üzülmeden, tanrının bana verdiği ömrü iyi yaşamalıyım. Düşüncem, niyetim bu olmalı. Ancak her şey onların bana olan davranışlarına bağlı. Bazıları kışkırtma, fitne, fesatlık yapıp akılsız tavukları üzerime gönderirlerse işte o zaman işim zorlaşır. Şevkim kırılır. Mutsuz olurum. Yoksa…” diye öğütler verdi.
Karbeyazı Gülibik, böylesi düşünce ve tavırlara sahipti. Ancak tavuklar arasında birisini kendisine daha yakın buluyordu. Bu tavuğun adı Benekli’ydi. Benekli adını lakap olarak kendisi takmıştı. Kendisinden üç dört yaş büyüktü. Karakter olarak Benekli’nin diğer tavuklardan çok farklı olduğunu düşünüyordu. Benekli’nin kısa, kalın boynu, başında üsten bastırılmış gibi kalın, kısa düz tarağı vardı. Gagasının altında küçücük gıdıları bulunuyordu.
Benekli’ nin olmadığı bir zamanda, diğer tavuklar toplanmışlar Benekli hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Karbeyazı Gülibik, rastlantı olarak orada bulunuyordu. Biraz gerilerindeydi. Konuşulanları rahatlıkla duyuyordu. Benekli hakkında hiç de iyi konuşmuyorlardı. Karbeyazı Gülibik, kendince onların söyledikleri olumsuz görüşlere katılmıyordu. Benekli hakkında onların düşündükleri gibi düşünmüyordu.
Konuşan her tavuk: “Şu bizim kursağı dışına çıkık var ya…” diye söze başlıyordu. Kursağı çıkık olarak Benekli’ yi işaret ediyorlardı. Gerçekten Benekli’ nin kursağı biraz dışına çıkmış durumdaydı. Benekliyi kendisine rakip gören Çaparlı Tavuk, arkadaşlarına Benekli hakkında:
“Şu bizim kursağı dışına çıkık var ya… Çok konuşan, kendisini çok bilgili gören, olur olmaz her şeye burnunu sokan, birisidir. Her konu hakkında söyleyecek birçok sözü olmasına rağmen hiçbir iş yapmayan, aptalın tekidir. Öyle ki, yem yemekten başka bir şey düşünmeyen vurdumduymaz, rahatına düşkün, hiçbir şeyi umursamayan etrafındaki tavuk milletini cahil görerek küçümseyen, dik burunlu göbeklinin birisidir…” diyor, konuşmaları bu şekilde devam edip gidiyordu.
Gerçi Benekli yem yemeyi sevmiyor değildi, çok seviyordu. Hangi tavuk yem yemeyi sevmez ki. Ancak o yem yemeyi diğer tavuklardan daha çok seviyordu. İştahlıydı. Çabuk hareket ediyordu. Yerdeki yemleri seri bir şekilde topluyordu. Her yem yemesinde kendi önündeki yem tanelerini hızlı bir şekilde topladığı gibi gözünü ve gagasını daha iyi kullanarak diğer tavukların önündeki sağa sola saçılmış yemleri de topluyordu. Her yem yemesinde tıka basa karnını doyuruyordu. Kursağı bundan dolayı biraz öne çıkmış durumdaydı. Onun için kedisine “Göbekli” diyorlardı.
Benekli’nin çok hızlı davranıp, sağa sola saçılmış yemleri topladığı doğruydu. Açıktan bir şey söylememelerine rağmen başta Çaparlı olmak üzere çoğu tavuklar bunu Benekli’nin açgözlülüğü olarak düşünüyorlardı. Ancak Benekli bu konuda diğer tavuklara bir haksızlık, bir edepsizlik, bir adaletsizlik yaptığını düşünmüyordu. Benekli:
“Yem tanelerini seri bir şekilde toplarken sadece gözlerimi, gagamı, ayaklarımı değil, tüm benliğimi bu işe katarak yapıyorum.” diyordu. Benekli’ ye göre yaptığı iş bir doğa kanunuydu. Benekli:
“Her bir şey, kim elini çabuk tutarsa onun elinde kalır. Her kim aklını ve zamanını iyi kullanırsa başarı kendiliğinden gelir. Başarı onun olur. Ben de doğa kanununun gereğini yerine getiriyorum. Aklımı ve zamanımı iyi kullanarak bir düzine yem tanesine fazladan ibik vuruyorum. Bundan doğal ne olabilir ki…” diyordu.
*****
Halen annesinin ardından dolaşmasına rağmen Karbeyazı Gülibik’ de diğer kardeşleri gibi civcivlikten yeni çıkmış, genç piliç olmaya adım atmıştı. O sabah da kendisini genç piliç olarak hissettiği sabahlardan birisiydi. O günün sabahı da yaşadığı diğer sabahlar gibiydi. Sahipleri olan İbiş Çelik kümesin kapısını açmış, dışarıya yeni çıkmışlardı. Dışarısı, gökyüzünde bulutların olmadığı, sessiz, pırıl pırıl bir yaz sabahı idi. Sabahın erken saatlerinde bozkırın hafif üşüten bir serinliği vardı. Bozkırdaki zaman, ilkbaharın yaza geçtiği bir zamandı. Ufukta güneş yeni doğmuş, ilk ışıklarını tepelere, düzlüklere gönderiyordu. O Sabah da, erken saatlerde, anneleri ile birlikte yem aramaya gideceklerdi. Annelerinin peşinde yem ararken neşeli bir şekilde bir öne, bir arkaya, bir sağa, bir sola koşuşacaklardı.
Karbeyazı Gülibik annesini çok seviyordu. Annesine olan düşkünlüğü diğer kardeşlerin düşkünlüğünden daha fazlaydı. Annesini gözünün önünde ayırmak istemiyordu. Civcivlikten çıkıp, serpilip diğer kardeşleri gibi büyümesine, çoktan genç piliç işvesine bürünmesine rağmen tüm gün annesinin çok yakınında bulunuyordu. Ayaklarının dibinde dolaşmaktan zevk alıyordu.
Ancak o sabah, Karbeyazı Gülibik, annesinde bir tedirginlik olduğunu hissediyordu. Diğer zamanlarda annesini hiç bu halde görmemişti. Daha sabahın ilk saatleri olmasına rağmen annesinin gözlerinde yorgunluk, uykusuzluk akıyordu. Yoksa annesi bu gece hiç mi uyumamıştı? Uyumamışsa bunun sebebi neydi? Annesini her şeyden çok seviyordu. Onun üzülmesini istemiyordu. Bunun nedenini anlamalıyım diye düşüncelere dalmıştı ki annesinin yürümesi ile birden irkildi. Annesi kardeşlerini yem aramaya götürüyordu. O da diğer kardeşleri gibi bulundukları yeri terk ederek avludan dışarı çıktı. Anneleri ile birlikte yürümeye başladı.
Evin avlusunun bulunduğu yerdeki vadinin yamacında aşağıya inmişler, epeyce uzaklaşmışlardı. Kardeşleri dağınık bir şekilde annelerinin peşinde gidiyorlardı. Ot tohumu, böcek bulmak için annelerinin etrafında, gözleri yerde, sağa sola koşuşturuyorlardı. Karbeyazı Gülibik’ de her zaman ki gibi annesinin biraz ötesindeydi. Bir yandan yem arama, toplama gayreti içinde iken bir yandan da annesini izliyordu. Annesinin, tavırlarından üzüntüsünün nedenini öğrenmeye, çözmeye çalışıyordu.
Biraz daha gitmişlerdi ki annesi birdenbire durdu. Umursamaz gözler ile sağındaki, solundaki, önündeki yem bulma ve toplama gayreti içinde bulunan yavrularına öylesine baka kaldı. Uzun bir süre onları seyretti. Dalgındı. Geçmiş günler aklına gelmişti. Yavrularının yumurtadan ilk çıkışlarını, yumurtadan çıktıktan sonra düşerek, kalkarak ilk yürüyüşlerini, ilk yem yemeyi onlara öğretişini düşündü. Birlikte yaşadıkları günler, daha birçok şeyler, gözlerinin önünde şerit gibi akmaya başlamıştı. Az kalsın ağlayacaktı. Sonra kendi kendine:
“Sana ne oluyor? Niye bu kadar üzülüyorsun? Ayakta sağlam dur. Metanetli ol. Ayrılık denen şey yaşamın kendi gerçeğidir. Tüm canlılarda var. Ayrılık, ömür denilen yaşam çizgisinde hep olagelmiştir. Ayrılığın en kötüsü olan ölüm ayrılığı dahil, her türlü ayrılık, daha önceden de var olmuş, dünya durdukça da var olmaya devam edecektir. Üzülmek, hem de çok üzülmek, tüm canlılarda var olan ayrılık gerçeğini değiştirebilir mi? Geriye döndürebilir mi? Zamanı gelince onbinlerce yaprak hiç yaşamamış gibi soğuk bir gecede ayrılıp, dallarını terk etmiyorlar mı? Terk ediyorlar. Nice insanlar, nice tavuklar, nice kurtlar, kuşlar, böcekler ayrılık acısı çekmediler mi? Çektiler. Nitekim benim annemde böylesi bir sabahta, beni ve kardeşlerimi terk etmemiş miydi? Terk etmişti. Bizleri yüz üstü bırakıp gitmemiş miydi? Gitmişti. Tüm bunlara rağmen yavrularımı yozacağım, onlardan ayrılacağım diye neden boşu boşuna bu kadar çok üzülüyorum ki. Bütün gece uykusuz kalarak kendimi yıpratıp, harap ediyorum ki. Şu anda benim yapacağım şey, doğanın bir kanununa uymaktan öteye bir şey değildir. Bir tavuk başımla doğanın kanununa karşı gelemem ki. Sonra biz tavuk milletinin ata cettinden kim doğanın kanununa karşı gelmiştir ki ben geleyim.” diye böylesi düşüncelerle kendi iç çelişkilerini yaşıyordu. Birden kararını verdi.
“Zamanı çoktan geldi, geçiyor. Bu sabah, biz tavukların genlerine işlenmiş olan doğanın kanununa uyacağım. Doğa hükmünün gereğini yerine getireceğim. Yavrularım kendi ayakları üzerinde duracak kadar büyüdüler. Kocaman oldular. Bu sabah onları kendimden ayırıp, yozacağım. Yozup, bundan sonra yoluma yalnız gideceğim. Bu işi yaparken dayanıklı olmalıyım. Metanetli olmalıyım. Yüreğimi katılaştırmalıyım.” diyerek kendine söz verdi.
Tüylerinin üzerinde toz, toprak varmış gibi ayaklarının üzerinde kendini yukarıya kaldırdı. Kanatlarını birkaç kez yukarı kaldırıp aşağıya indirerek kendini son bir defa iyice silkti. Yine kendisiyle konuşmaya başladı:
“Oh be… Rahatladım. Biraz kendime geldim. Doğrudur, ilk kez anne oldum. İlk kez yavrularımı yozacağım. Bir annenin yavrularından ayrılması bu kadar mı zor olurmuş. Ancak çok zorda olsa bu işi bugün yapmalıyım. Eğer bu gün yapamazsam bir daha yapamam. Böylesi bir cesareti kendimde bulamam. Yüreğimin acısının altında ezilir kalırım. Hemen başlamalıyım.” düşüncelerini aklından geçirdi.
Karbeyazı Gülibik’ in annesi son bir cesaretle kendini toplayıp, titrek bir sesle yavrularına seslendi. Etrafında toplanmalarını istedi. Dağınık bir halde kendinden biraz uzakta toplanan yavrularına:
“Ey canımdan can olan yavrularım!
Hepiniz yavrularım olarak, birbirinizin kardeşleri olarak son bir defa gözü yaşlı annenizin etrafında toplanın. Anneniz olarak sizlere önemli açıklamalarım olacaktır. Öyle uzakta durmayın. Gün, öyle uzakta durulacak gün değildir. Yaklaşın biraz daha yaklaşın. Yaklaşın ki, nefesinizin sıcaklığını son bir defa yanımda hissedeyim, soluğunuzu çok yakınımda duyayım. Lütfen yavrularım yaklaşın. Daha da yaklaşın. Soluğunuzu, sıcaklığınızı son bir defa yanımda hissedeyim. Son bir defa…” dediği güne denk geliyordu, Karbeyazı Gülibik’in Benekli Tavuk’ la tanışmaları. O gün, Gülibik’in annesi:
“Biliyorum çocuklarım benden ilk defa çok farklı sözler duyacaksınız. Duyduklarınıza da çok üzüleceksiniz. Bir anne yavrularının üzülmesini ister mi? Hiçbir zaman asla istemez. Sizler de anne olma şerefine erdiğinizde göreceksiniz ki, o duyguları tattığınızda anlayacaksınız ki hiçbir anne, yavrularının üzülmesini istemez.
Yavrularım!
Tekrar bilmenizi isterim ki sizler, benim için dünyanın en değerli varlıklarısınız.
Benim güzellerim, yiğitlerim!
Bu güne kadar bir arada yaşadık. Yaşadığımız günlerin iyisi oldu, kötüsü oldu. Kötü günlerimizi hep birlikte sırtı sırta vererek, birbirimize destek olarak atlattık. Üzüntülerimizi hep beraber paylaştık. İyi günlerimizde de mutluluğun coşkusunu, sevginin o yüceliğini birlikte yaşadık. Ancak bu saatten sonra yollarımız ayrılıyor. Bundan böyle sizlerin benimle, benim de sizinle olan yollarımız ve sizin birbirinizle olan yollarınız ayrılıyor.
Tüyü güzellerim, dal boylu yiğitlerim!
Lütfen beni anlayışla karşılayın. Beni acımasız bir anne olarak bilmeyin. İyi bilin ki, bu ayrılık ezelden beri devam eden doğanın, ata cettimiz tavuk milletinin genlerine kodladığı bir hükmüdür. Bilin ki bu doğanın değiştirilemeyen, acımasız, amir bir hükmüdür.
Dikkat edin, yavrularım beni iyi dinleyin, iyi anlayın!
Benden önceki tüm tavuk milletinin yaptığı gibi ben de bu doğa kanuna uymak mecburiyetindeyim. Doğa kanunlarının akışına bu güne kadar tavuk milletinin içinde hiçbir tavuk engel olamamıştır. Ben de engel olamam. Düşüncelerimi açık, net bir şekilde sizlere aktardığımı düşünüyorum. Bu nedenle sizlere son kez yavrularım diyorum.
Yiğitlerim, gözleri sürmeli işvelilerim!
İyi bilin ve hiç aklınızda çıkartmayın ki, bu saatten sonra yollarımız ayrılıyor, Bu saatten sonra hiç birinize sahip çıkmayacağım. Hiç birinizi tanımayacağım. Sizlerde beni tanımayacaksınız. Kardeşler olarak da birbirinizi tanımayacaksınız. Bundan sonra herkes kendi yolunda gidecektir. Bundan sonra her birinizin attığı her adımın, her hareketin, her yaklaşımın sorumluğu kendisine ait olacaktır. Yine çok iyi bilmenizi isterim ki, cezayı gerektiren her bir olumsuzluktan aktavuk akbacağından, karatavuk karabacağından asılır. Bu sözümü asla unutmayın.
Ey parlak tüylülerim, Gülibiklilerim!
Benimle birlikte yaşadığınız her gün için sizlere öğütte bulundum. Çocuklarımın ayağına taş değmesin diyen bir ana yüreği ile sizlere seslendim. İyiyi, kötüyü anlattım. İlerideki yaşamınızda zor durumda kalıp başınız dara girmesin diye sizlere öğütte bulundum. Hayat dersi vermeye çalıştım. Ömür denilen yaşam çizgisinde yürürken verdiğim o öğütleri hiçbir zaman unutmayın. Hiç şüphesiz sizlerin yaşam tecrübesinden kazanacaklarınız da çok önemlidir. Ancak yaşadığınız ve kararsız kaldığınız her olay karşısında Annem bir zamanlar şöyle bir şey söylemişti diye öğütlerimi hatırlamayı, çözüm üretmeyi asla ihmal etmeyin.
Canımdan can olan yavrularım!
Bundan sonra ayakta kalmanız için kendi başınızın çaresine kendiniz bakacaksınız. Bu konuşmam, anneniz olarak sizlere yaptığım son konuşmamdır. Bundan sonraki günleriniz kötü olmasın. İyi ve güzel günleriniz olsun. Bunun için tanrıya duacıyım. Sağlıklı yaşadığınız her gün için sizler de tanrıya dua edin. Ayağınıza taş değmesin. Gözlerinizde yaş gelmesin. Kursağınız yemsiz kalmasın. Yolunuz açık olsun. Hoşça kalın.” diyerek hiçbir çocuğu ile kucaklaşmadan, koklaşmadan gözü yaşlı ayrılıp, sırtını dönüp gitmişti.
İşte annesinden ayrıldığı o gün, Karbeyazı Gülibik ‘in Benekli Tavuk ile ilk defa tanışıp, merhabalaştıkları gündü. O günden beri Benekli’yi tanıyordu. Annelerininkendilerini terk edip gittiği o gün, .......
Devam edecek...
Mehmet TURAN
Adana, 25 Nisan 2012
DSİ 6. Bölge Müd. Merkez Konukevi
__________________________________________
- (1)Anlatılan öykünün o yıllardaki en önemli kahramanlarından olan İbiş Çelik ve hanımı Fadime ÇELİK çoktan rahmetli oldular. Onlar, gençlik ve orta yaşlılık yılları geçip gitmesine rağmen biricik de olsa çocuk sahibi olamadılar. Hiç çocuk sevgisi tatmadan kocayıp, ihtiyarlayarak bu Dünyadan göçüp gittiler.
- Onlar, birbirlerine karşı çok saygılıydılar. Ömürlerinin tüm yıllarında hiç birbirlerinin gönüllerini kırmadılar. Yaşamlarının son günlerine kadar hiç eskimeyen ve eksilmeyen bir sevgi ile birbirlerine tutunarak yaşadılar. Onların sahibi oldukları tavuklara, evin ineğine, danasına yaşadıkları eve aşırı düşkünlükleri vardı. Bu düşkünlükleri bir sevgi miydi? Evet, gözlemlerime göre bir sevgiydi. Sevemedikleri çocukları yerine koydukları bir sevgiydi
- Birlikte yaşadıkları o evleri, bugün; duvarları uçmuş, tavanı çökmüş, harap bir haldedir.
- (2)O yıllarda, tavukların gölgesinde serinlediği, evlerinin bitişiği vadinin yamacındaki çalı ağacına gelince; çalı ağacı, bugün, arsızlık ederek çevresinde sahipsiz bulduğu boş yerleri de tutmuş, serpilerek daha da görkemli bir şekle bürünmüş haldedir. Kardan, yağmurdan, soğuktan, sıcaktan etkilenmeden yaz, kış bütün gün vadiyi seyrederek yaşamaya devam ediyor.
- İbiş ÇELİK ve hanımı Fadime ÇELİK ile Karbeyazı Gülibik, Benekli Tavuk ve diğer tavukların anılarını belleğinde taşıyan çalı ağacı, dilerim, kıyamete kadar her geçen yıl daha da gürleşip, serpilerek yine baharın o ılık günlerinde sarıçiçeklerini açarak, burcu burcu kokan iğde kokusunu etrafına yayarak yaşamaya devam eder.
Mehmet TURAN
Adana, 25 Nisan 2012
DSİ 6. Bölge Müd. Merkez Konukevi