​ Katmandu / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Haziran '12

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Katmandu

Katmandu
 

Nepal için “İndia light” (Hafif Hindistan) diyorlar. Sanırım haklılar da. Genelde her şeyin light’i biraz daha az lezzetlidir derler, ama Nepal tadı damakta kalan bir renkler ülkesi. Sınırı geçer geçmez, sihirli bir değnek değmişcesine sarıyor insanı hafiflik duygusu... Hindistan’da uzun ve ısrarcı bakışlara maruz kalmışlar için, Nepal insanının sakin gülümseyişi, sevilen ama çoktandır kaybedilmiş bir kitabı yeniden bulmak kadar sevindirici. Katmandu’nun dar sokaklarını, huzur dolu avlularını çocuksu bir heyecanla keşfederken, Newar (Katmandu vadisi halkı) mimarisine has, son derece zarif işlemeli ahşap pencerelerin gerisinden, bir çift gözün sizin “namaste”nize sürekli sımsıcak cevap veriyor olması, Katmandu’da var olmanın dayanılmaz hafifliğini beraberinde getiriyor. Belki de bu gözlerde ışıldayan, stupaların üzerinden dört bir yanı izleyen Buda’nın gözlerinden yayılan gizli enerji...

Katmandu, yapıları aşırı derecede bakımsız durumda olsa da, tarihi şehir dokusunu ve bu dokuyu duygusal olarak sahiplenmiş, geleneksel sosyal yapısını korumuş bir tapınaklar şehri. Bu korunmuşluğu sağlayan şey, tapınakların tükenmez çokluğu ve tapınaklara odaklı yaşam tarzının varlığı olsa gerek. Tabii şehrin tarih boyunca ciddi bir göç akımına uğramamış olması da önemli bir etken. Tapınakların birbirinden çok farklı mimari özelliklerine rağmen biraradalığı, görsel bir kargaşa yerine, birlikte var olabilmenin huzurlu çoşkusunu, ruhsal zenginliğini akıtıyor ortak mekânlara. Nepal mimarisi de insanları gibi hafiflik hissiyle besliyor algılarınızı. İnsanların doğası mı yansıyor mimariye, yoksa mimarinin doğası mı insanlara yansıyan?

Yüzyıllardır dağların yeşil, anaç kolları arasında saklanmış bu tapınaklar, yukarı doğru kıvrılan köşeli ve kademeli çatılarıyla – ki çoğu yeşil bitkiciklerin istilasına uğramış – ve rüzgârın dansına eşlik eden renkli dua bayraklarıyla, her an gökyüzüne doğru havalanacakmışcasına hareketliler.

Meydanlardaki şişkin, sevimli göbekli Budist stupalar ise, mandalanın üstüne oturmuş, içleri dolu, bembeyaz kubbeleriyle hiçbir yere kıpırdayacak halde değiller. Onlar, o yalın duruşlarıyla, sadece kucaklanmayı bekleyen ve hiçbir zaman erimeyecek birer kardan adam gibiler...

Bu şiirsel tapınakların ve sebze, meyva ve baharat satıcılarıyla bütünleşmiş ana meydanların güçlü cazibesinden kurtulmak pek kolay değil. Ancak, gizli mücevher kutulara benzeyen Katmandu avlularının sunduğu lezzeti de kaçırmamak gerek. Bu avluların sakin iç yaşamlarını izlemek, özellikle de gün batımı saatlerinde duyulan sosyalleşme melodilerini dinlemek ayrı bir keyif. Bir yanda geleneksel kıyafetleri, şemsiyeleri ve bidileri (sigaraları) ile derin sohbetlere dalmış yaşlı amcalar, bir yanda yün çilelerini yumaklara saran anneler... kuyudan yarışırcasına su çeken genç kızlar, pencerelerden avluya hafifçe sızan Nepal şarkıları... ve kendilerini oyunun tılsımına kaptırmış çocuklar... Seslerin kulağa hoş gelen doğallığıyla dopdolu avlular, küçük meydancıklar... Gürültüden çok uzak, bir ninni yumuşaklığında...

Güzel ve güler yüzlü çehresinin ötesinde, tabii ki Katmandu da tüm şehirler gibi kaçınılmaz sorunlarıyla baş başa: son yıllarda iyice arttığı söylenen nüfus ve araba yoğunluğuna yetersiz kalan yolları, arabalardan saçılan zehirlerin her geçen gün çoğalttığı hava kirliliği, Bagmati Nehrinin tüm kutsallığına rağmen bir çöp ve kirli su kanalı haline gelmiş olması...

Ben yine de, büyük bir özenle kağıttan yaptığı uçağın ucunu her atıştan önce kocaman üfleyerek kutsayan çocuğun çekik gözlerindeki mutluluğu düşünerek ayrılıyorum Katmandu’dan... Tapınaklara ve avlulara doyamadan...Ve biraz da İstanbul’daymışım hissiyle... Garip, ama içimde yoğun bir şekilde, “Herhalde Menderes dönemi öncesi İstanbul da böylesi keyifli ve özel bir yerdi” hissi ve bunu yitirmiş olmanın üzüntüsü...

Otobüsümüz Katmandu’dan uzaklaşıp dorukları pamucak bulutların arasında kaybolmuş, sarp ve yeşil dağların topuklarında kıvrıla kıvrıla yol aldıkça, benim taze dağ havası soluma umudum da yavaş yavaş kayboluyor bu kıvrımlarda. Geniş cüsseli otobüs ve kamyonlar, hem zehir bulutlarını hem de onarım bekleyen bozuk yollardan yükselen toz bulutlarını bırakıyorlar arkalarında, dağların sessizliğine... Bu duruma üzülerek, iri bir tarakla taranmış gibi katmer katmer açılarak nehire inen pirinç tarlalarına dalıyor gözlerim. Yanı başımda nehir, bir daralıyor, bir genişliyor... Gri gri... Birden beliriveriyor, her an kopacakmış gibi duran, daracık asma köprüler. Boşlukta sade bir gerdanlık gibi... Farkındayım, bir taraftan benzerlikler yakalamakla meşgul beynim. Ne kadar zor görüleni sadece salt varlığıyla algılamak. Daha önce yaşanmışlar, görülmüşler belleğin çetrefil çekmecelerinden taarruza başlıyor, haince... Sürücümüzün tekrar tekrar çaldığı kasetin sesiyle kendime geliyorum.

Birganj, döküntü bir sınır kasabası, ama beni hoş duygularla uğurluyor Nepal’den. Hindistan’a dönüş öncesi, beklenmedik son bir hoşluk sunuyor.  Tertemiz, ekose masa örtüleri, kadife kaplı tepsilerle servis yapan, kepli ve papyonlu garsonları, içleri dolu ve akar durumda olan pirinç tuzluk ve biberlikleri, plastik çiçek buketleri, Ganeş ve Şiva’nın resimleri ile Hotel Kailas Aile Yemek Salonu, tam bir Hindistan usulü  “Şark Ekspresi”…

Bu rüyamsı gecenin sabahında, bir kez daha, “Hello madam... hello madam...”lar korosuyla baş başayım, Raxaul’de...

2007, Katmandu

 
Toplam blog
: 78
: 427
Kayıt tarihi
: 01.11.11
 
 

Yaşam yolculuğu hepimizi farklı duraklarda indiriyor. Bu duraklara varmak için çeşitli eğitimler ..