- Kategori
- Edebiyat
Kayıp bir hikâyeci: Garo Alagöz

"Biliyorsunuz adım Garo'dur. Garo'larda, dikkat edin iyi insanlar olurlar. Kırk kişilik bir sınıfta Garo'lar yüzlerinden bellidir. Tanıdık İtalyanlar bana Garo adının bir anlamı olup olmadığını sorarlar. Ben de: - Garo, Garbis, Garabet. Yol gösteren demektir. Yani, ''Duçe'' demektir, derim. Malûm ya İtalyanlar Mussolini'ye ''Duçe'' önder, yani ''Yol Gösteren'' adını vermişlerdi. (...) Sevgili okuyucular, kim bilir sizin de ne güzel adlarınız vardır. Ben sizin adlarınızın da hayranıyım, onları da çok sever, taşıdığınız o adların önünde saygıyla eğilirim.'' (Dikris ve Garin adlı hikâyesinden. " İrma ve Elma Ağacı". Sayfa 38).
Garo Alagöz'ün adını kaç kişi duymuştur bilmiyorum. Benim okuduğum ilk hikâyecidir diyebilirim. Kitap Aralık, 1975'te çıkmış. Fiyatı 15 Lira'ymış. İşte ben de bu "İrma ve Elma Ağacı" adlı kitabı sayesinde tanıştım, Garo Alagöz'ün hikâyeleriyle.
Garo Alagöz hakkında bilgilerimiz sınırlı. Ermeni asıllı olduğunu ve hikâyelerinin Yunanistan'da, İtalya ve Fransa'da bazı gazetelerde yayınlandığını biliyoruz. Kitabın önsözünde yazdıkları şöyle: "Yayınlanacak bir kitabın başına önsöz yazmak âdet olmuş. Ben de bu âdeti çiğnemek istemedim. Fakat baktım da hikâyelerimde kendim üstüne hemen her şeyi yazmışım. Dolayısıyle bu önsözde sizlere söyleyecek o kadar az şeyim kalmış ki...
1970'ten bugüne İstanbul'da çıkan bazı dergi ve gazetelerde aralıksız her hafta bir hikâye yazdım. Bunlardan bazıları yabancı dillere çevrildi. Okurlardan da teşvik görünce bu hikâyelerimden 33 tanesini hiç bir ayrım yapmadan bu ufak kitapta yayınlamak istedim.
Şimdi okuyacaklarınız, bir kitap halinde yayınlanmaya değer mi, bilmiyorum. Şayet okunabiliyorsa ne mutlu bana... Fakat hikâyelerimi sevmezseniz lütfen darılmayın bana. Ben onları sizin için öylesine iyi bir niyetle yazdım ki..! "
Öylesi bir tevazuyla öykülerini İrma ve Elma Ağacı, O Her Şeyi Çift Severdi ve Sıcak Yazın Getirdiği Öyküler adlı üç kitapta toplayan Garo Alagöz, yılgın ve savrulmuş bireylerin yer yer erotizme, melankoliye ve duyarsızlığa sığınarak sürdürdükleri yaşama tutkusunu, ayakta kalma savaşını anlattı.
Garo Alagöz'ün ' Tren Yolculuğu ' ile ' İrma ve Elma Ağacı ' adlı hikâyelerine bakalım. Her şeyden önce kısa kısa cümlelerle yazmış Alagöz. Bu yüzden de hikâyeleri rahat okunuyor. Kısa cümleler hem berrak, hem de yalın bir anlatım sağlamış. Bugün bir çok hikâyecinin sorunudur bu... Ele alınan konuyu açık ve yalın dille anlatmak varken, süslü ve dolaylı bir anlatıma ihtiyaç duymak neden?
Bence öykünün nasıl yazılacağı üzerine yeterince düşünmüyoruz. Türkçe’nin olanaklarını araştırmıyoruz. Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında yayınlanan eserlere bakalım. Orada dilin kullanımıyla ilgili yeni bakış açıları var. Okundukça yazarı zenginleştirecek malzemeler var.
Hikâyenin dil içinde yapılandığını söyledik. Peki, dilden sonra gelen malzememiz nedir? Bana öyle geliyor ki, seçilen tema. Yani "aslî konu, sanat eserlerinde işlenen öz konu. Bir hikâyede, öğretici veya edebî bir eserde işlenen düşünce, görüş."
Dergilerde yayınlanan bazı hikâyelere baktığımız zamansa, tema değil, "temaruz" görüyoruz... "Kendini hasta gibi gösterme" var. Bu hastalık hem anlatıcıyı, hem de anlatılanı kapsamakta. Etrafımızı sürrealizmi bilmeyen, kendini ve eserini marjinal göstermeye çalışan sözümona yazarlar çeviriyor... Oysa okuyucu okuduğu metne "temaşa etmek", "hoşlanarak bakmak" ister...
İşte Alagöz'ün hikâyelerine böyle bakıyorsunuz. Neden? Çünkü hikâyelerde zorlama yok. Diğer hikâyeleri gibi bu iki hikâyesi de, sunilikten, yapmacıktan uzak. Okuyup bitirdiğinizde yapma çiçeklerin aldatıcılığını değil, gerçek bir karanfilin kokusunu duyuyorsunuz. Bunun nedenlerinden başlıcası, tema. Alagöz, "günlük yaşamın içinden seçilmiş konular"ı yazmış. Gençlik anımsamaları, aşklar, ilginç tesadüfler...
Alagöz kitabındaki diğer hikâyeleri gibi, bu iki hikâyeyi de "ben" zamiriyle aktarmış. Kendi yaşantısından malzemeler çıkararak da hikâyeler yazmış. Bunu özellikle "İrma ve Elma Ağacı"nda görüyoruz. Ancak, öyküleri anı/öykü karışımı olmamış...
Murathan Mungan'ın deyişiyle "yaşantısal malzeme" kullanımı birçok öyküde vardır. Ancak bu hem yazar, hem de okur için tehlikeli bir alandır. Böyle öykülerde okuyucu yazılanları, anı zannedebilir. Alagöz, bunu bir şaşırtmaca olarak da kullanmıştır. Yaşantısal malzemesini öykü formu içine, başarıyla oturtmuştur...
Murathan Mungan, yaşantısal malzemeyle ilgili olarak şunları söylemiş: "Başlangıçtan beri yaşantısal malzemenin yapıntıya dönüştürülmesi, edebiyat için temel sorunlarımdan biri olmuştur.
Edebiyatı, hayatım roman saydığımdan değil, hayatımın, yazım için nasıl kullanışlı bir şey olduğunu erken yaşlarda kavradığımdan, bunu doğru biçimde yapmak, yaşananların şiddetiyle edebiyatın kırılganlığı arasındaki dengeyi sağlamak, yapıtı, kendi malzemesinin sarsıntıları karşısında edebi bakımdan dayanıklı kılmayı öğrenmek için. Okurlar, çoğu kez yazarın ben’ini, yazdıklarının yanlış yerlerinde ararlar.
Yaşantısal malzeme üzerinde yükselen bir metin söz konusu olduğunda, yazarın yazıda 'ben' dediği kişiyi, birebir kendisi sanırlar. Yazarın, anlatısını kurarken, 'ben' dediği kişiyle, yazar arasında dolaysız kaba bir birebirlik ilişkisi kurarak, yazdıklarını bir edebi metin olarak değil de, bir hatıra defteri, bir günlük gibi okurlar.
Yazarın yazdıklarına bakarak, yaşamıyla yazdıkları arasında doğruluk ve tutarlılık sağlaması yapmaya çalışırlar. Böylelikle de yazar, kendi yazdıklarının malzemesinden, istemeden de olsa kendisine sahte bir kişisel tarih yaratmış olur.
Oysa iyi bir yazarın 'ben'i, anlattığı kahramanlarda değil, yazısında gizlidir; yazdıklarının içinde gizli 'ben' dir. Çıplak gözle görülmez. Yalnızca görülmüş sanılır. Onu, ancak metin okumasını bilenler görür. Edebiyat bilmenin, edebiyat okumanın has okura sağladığı bir ayrıcalıktır bu."
Her hikâyede iki türlü zaman vardır: İlki öykünün ilerleyişiyle ilgilidir. Hikâyeye nasıl başladık? Yavaş mı, hızlı mı? Hikâyemiz doğru hızla ilerliyor mu? Hikâyemizin sonu nasıl olacak? Bütün bunlar, hikâyemizin yazılışıyla ilgili "dış zaman" dır. Dış zaman, okunmaya değer, anlamlı bir malzemeyi doğru kullanmak için şarttır.
İkincisi ise "iç zaman" dır. İç zaman, anlattığımız temada kullandığımız zamandır. Geçmişi mi anlatıyoruz yoksa şimdiyi mi? Nasıl bir hızla anlatıyoruz? Geri dönüşler var mı? Hikayenin özgünlüğünü biraz da bu iç zaman seçimi belirler.
Eğer hikâyemizde gereksiz ayrıntılar varsa, bu hikayemizin uzamasına ve okurun sıkılmasına neden olur. Sözcük ve anlam tasarrufuna, bir hikâyecinin dikkat etmesi gerekir. Yoksa, aksayan bir 'dış zaman', metni gereksiz ayrıntılara boğar, okuru yorar...
Garo Alagöz'ün hikâyelerinde dış zaman, akıcı bir şekilde ilerlemekte. Bunun nedeni, hikâyenin belirli bir şablon içinde, yalın anlatım sayesinde hızla ilerlenmesidir. İç zaman ise, İrma ve Elma Ağacı'nda geçmiştir. Bize 'Love Story' filmini ve müziğini hatırlatır. Sonra da şimdiye döner ve ilerler. Arada sıçrayışlar vardır. 'El Bimbo' plağının alınışı, işten dönüş bu sıçramalardır. Ancak bunlar hikâyenin aksamasına değil, daha akıcı sağlamasına neden olmuştur. Tıpkı ara ara verilen diyaloglar gibi...
Tren Yolculuğu'nda kullanılan diyaloglar, hem bize kızı tanıtır hem de akıcılığı sağlar. İç zaman şimdidir. Tren istasyonuyla başlar ve adım adım ilerler. Dış zaman ise, hikâyenin adıyla belirlenmiştir. Bir 'tren yolculuğu'dur, bu zaman...
Yazar, her iki hikâyesinde de bizimle sohbet eder gibi aktarmaktadır hikâyesini. Yer yer espriyle okurun ilgisini canlı tutar. Böylece hikâyelerin özündeki hümanizm de, iyice ortaya çıkar. Bu da, okuyucuyla arasında sımsıcak bir bağ kurmasını sağlar...
Sonuç olarak, kayıp da olsa her iyi hikâyecinin bize vereceği çok şey var... Garo Alagöz de hem alçakgönüllülüğü, hem de Ermeni asıllı olmasına rağmen tertemiz Türkçe'siyle, adı gibi bize 'yol gösteriyor'...
*
GARO ALAGÖZ
İRMA ve ELMA AĞACI
Birkaç yıl önce sinemalarda oynayan meşhur "Love Story" filmini ve müziğini hepiniz hatırlarsınız tabiî. O ne güzel film, o ne güzel müzikti, değil mi? Özellikle müziği, insanı bir hayal âlemine daldırıyor ve kendinden geçirerek o filmi kendisi yaşıyormuş kanısını veriyordu sanki.
Ben o günler o müziğin plağını çocuklara aldırtmış ve aynı akşam da dinlemeye koyulmuştum. Müzik beni o kadar etkilemişti ki, bir ara şunun nağmelerini dinlerken bir hikâye yazayım, belki ilham gelir "Love Story" gibi bir eser yaratırım dedim. Derhal kâğıt kalemi alarak büyük kızıma:
- Dikris, yavrum o plağı birkaç defa koy. İlham alarak bir şeyler yazacağım, dedim.
Plak dönmeye başladı ve ben de yazmaya koyuldum. Plak çalıyor ben yazıyordum, o çalıyor ben yazıyordum. Bu şekilde müzikle çalışıp, ondan ilham alarak büyük eserler veren ne yazarlar, ressamlar, heykeltraşlar tanımışımdır ben.
Aradan 20 - 25 dakika geçmiş, ben de yedi sekiz kâğıt doldurmuştum. Müzik beni o kadar etkilemiş, kendimden geçmiştim ki, kızımın yirminci defa plağı koyduğundan haberim bile yoktu. Sanki bizim evde değil de, başka dünyalarda yaşıyordum. Bir ara bizim kızın sesini işittim.
- Baba yoruldum artık plağı hep baştan koymaktan, daha yazıyı bitiremedin mi?
Ben:
- Aman Dikris kızım, bir iki defa daha koy, çok az kaldı, nerede ise bitiriyorum dedimse de:
- Baba biraz da Garin koysun, diyerek kız kardeşini çağırdı.
Plak yine dönmeye başladı. Ben yine melodinin etkisi altında yazmaya devam ediyorum. Sonunda hikâye bitti gibi. "Plağı durdurun", dedim. Sarhoş gibi olmuşum. Daha doğrusu afyon yutmuş gibiydim. Nedense o tatlı nağmeler beni çok etkilemiş, kendimden geçirmişti. Yazdıklarımı okumaya başladım. Aman Allahım, o ne sözler, ne saçmalıklar yazmamışım ki!.. Döktürdüklerim hemen hep aynı şeyler. Seni seviyorum, sensiz yaşayamam, sana tapıyorum, sen dünyanın en güzelisin filan falan. Başka bir tek kelime yok içinde. Birden sanki midem bulandı. Bu ne rezalet yazı, bu ne biçim hikâye idi. Sizin anlayacağınız, kâğıtları hemen oracıkta yırtıp attım. "Love Story" nin insanın içini burkan ezgisi bana nedense hiç ilham vermemiş, ancak aptallaştırmıştı. Bizim kızlar da boşuna en azından 45 dakika aynı plağı çalmışlardı.
Bugünlerde yine esaslı bir melodi çıkmış piyasaya. Radyoda, televizyonda işittikçe bir şeyler oluyor bana, âdeta coşuyorum. Çocuklara, "acaba ne bu parçanın adı" dediğimde, ikisi birden "El Bimbo, baba" dediler.
- Alalım mı baba bir tane?
- Alın.
Akşam eve gittiğimde çocuklar plağı almış, çalıyorlardı zaten. Plak insanı o kadar coşturan bir şeydi ki, ben daha evdekilere selâm bile vermeden kapıyı açan küçük kızıma sarıldığım gibi başladım dans etmeye. Aman o ne danstı, ne danstı. ne figürler yapmıyordum ki. "El Bimbo" plağı, hiç dans bilmeyen bir insanı bile mükemmelen oynatıp zıplatırdı. Beni çok coşturmuştu. Bu plak dönerken ve ben de bu kadar coşmuşken bir şeyler yapmalıydım. bir hikâye yazabilir, belki de bu insanı kendinden çıkaran melodinin sayesinde bir şaheser yaratabilirdim. Yine bizim büyük kıza:
- Aman Dikris yavrum, şu plağı birkaç defa koy da bir şeyler yazayım, dedim. Kızım plağı baştan koydu, ben de başladım yazmaya. Birden aklıma, hikâyeye güzel bir isim geldi. "İrma ve Elma Ağacı". Bu ismi çok beğenmiştim, belliydi ki, "El Bimbo" parçası bana büyük bir ilham verecek ve ben harika bir hikâye yazacaktım. Sonra, evet sonra nasıl devam etmeliydi hikâye. Onu da hemen buldum. Bugün fikirler bana arka arkaya geliyordu.
İrma genç bir kızdı. Siyah saçları, bembeyaz teni, dolgun vücudu vardı. İrma bir gün hastalanmıştı ve ben onu evinde ziyaret etmiştim. İrma'nın yatak odasına girdiğimde onu, üç dört kişinin rahatça yatabileceği kocaman bir yatak içinde mahzun mahzun oturur buldum. Üzerinde ince bir gecelik vardı. Geceliğin önü çok açıktı. Fakat o ne...
İrma'nın göğüslerinden, omuzlarından, kollarından ve sırtından dallar ve yapraklar çıkmıştı. Dalların üzerinde de İrma'nın göğüsleri kadar kocaman kırmızı elmalar asılı idi.
Ben yazıyor yazıyor yazıyordum. Artık bugün her şey belli idi. Bu "El Bimbo" müziği beni büyük eserler verecek şekilde etkilemişti.
Bundan istifade etmeliydim. Bu arada plak hiç durmadan yirminci kez çalıyordu belki de.
Şimdi artık hikâyenin en güzel yerine gelmiştim. Okuyucuları şaşırtacak bir buluşla hikâyeyi bitirmeliydim. Yazım, Dino Buzzati'nin "Karım ve Kanatları" hikâyesi gibi meşhur bir hikâye, bense büyük bir yazar oluyordum. Bunu hissetmeye başlamıştım. Çünkü artık tamamen kendimden çıkmış, İrma'nın ve elma ağacının etkisi altında kalmıştım.
Evet, bu defa oluyordu artık. Hayatımın en güzel hikâyesini yazıyordum. Sevinçten ne yapacağımı bilmiyordum. Kalbim hızla çarpıyor, kulaklarım uğulduyor, gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Sonunda istediğim olmuştu, meşhur bir yazar olmak üzereydim.
- Haydi Dikris, Garin kızlarım birkaç defa daha koyun şu plağı, durmayın durmayın, çabuk daha çabuk koyun ki, bana gelen bu ilhamı kaçırmış olmayayım, diyordum. Evet oluyor, hikâye bitiyor. İşte şimdi en güzel yerine geldim. Hikâyeyi hoş bir şekilde bitireceğim. "El Bimbo"nun coşkunun nağmeleri bana hikâyemin sonu için de ilham verecek.
O anda birinin yanımdan fırtına gibi geçtiğini, sonra da pikabın hızla kapandığını işittim. Arkadan kükrer gibi bir ses bağırıyordu:
- Yeter artık yeter, çünkü şimdi nerede ise çıldıracağım. El Bimbo'n da, saçma hikâyelerin de yerin dibine batsın! Of Allahım, aynı plağı kırk kez dinlemekten artık üstüme fenalık geldi. Deli olacağım galiba bu evde.
Karımdı bu. Birden ortalıkta bir sessizlik oldu. Müzik durunca, sanki benim de kolum kanadım kırılmıştı. Bende ne ilham kalmıştı, ne de takat. Şöyle ilk önce çocuklara, sonra da önümdeki kâğıtlara baktım. Hey Allahım, bunca yıldır çalışıyor, güzel bir hikâye yazmak için didiniyordum ve tam meşhur olacağım bir sırada ne yazık ki bana neler yapılıyor.
Sevgili okuyucularım, hikâyenin adını da ne güzel bulmuştum, değil mi? İRMA ve ELMA AĞACI...
Ocak, 1975