Keçiden özür dilememiz gerekiyor sanırım. / Tarih / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '16

 
Kategori
Tarih
 

Keçiden özür dilememiz gerekiyor sanırım.

Keçiden özür dilememiz gerekiyor sanırım.
 

"Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denirmiş"

Duymuşsunuzdur bu deyişi. Sözlüklere baktığımızda; bir işin ehlini bulmak mümkün değilse, bulduğumuzla yetiniriz, aranan kadar olmasa da yoklukta iş görür anlamındadır.

Yeni okuduğum bir kitapta (1) Ankara keçisinin öyküsünü okuyunca, köyümün keçisinin, yukarıdaki sözümüz nedeniyle, esaslı bir özürü hak ettiğini düşündüm. Hem de yerden göğe kadar.

Öyle değerliymiş ki, İngilizler, tiftik keçimizi, onunla birlikte kumaş dokuma ve boyama sırlarımızı çalmak için tam üç yüz yıl uğraşmışlar.

Ekmek teknesini korumaya çalışan atalarım "Gavura damızlık vermek uğursuzluktur" diyerek, Padişah'ın "verile" fermanına rağmen keçimizi kaptırmamak için direnmişler, üzerlerine gönderilen askerlere bile silahla karşı koymuşlar ama güçleri yetmemiş ne yazık ki.

Sonunda kaptırmışız keçiyi.

Bakalım bana hak verecek misiniz? Keçiden özür dilemeli miyiz?

Keçi çalma mücadelesi

1711 yılında Almanya 'da Pfalz bölgesinde bir Ankara keçisi çiftliği kurulmak istenmiş keçiler iklime uyum sağlayamadığı için başarısız olmuş.

1740 yılında keçimizi İsveç'e götürmek istemişler. Engel olmuşuz.

1778'de Venedikliler üretmeyi denemişler. İklime takılmışlar. Keçi iklime uyum sağlamamak için direnmiş İnadı tutmuş.

İngilizler de işi inada bindirmiş. Gizlice kaçırmayı planladıkları keçinin dünyada uyum sağlayabileceği iklimi araştırmışlar. Bula bula Afrika'nın güneyini bulmuşlar.

1830'larda 12 erkek,1 dişi keçi çalarak denizlerden aşırmışlar ama sevinçleri kursaklarında kalmış. Neden biliyor musunuz? Keçileri kısırlaştırmışız yola çıkmadan önce. İngilizler Afrika'ya varınca farkına varmışlar. Fena oyun oynamışız.

Halkın tepkisinden sakınmak için çaldıkları keçileri kaçırırlarken siyaha boyamışlar.

Neden İngilizler kumaş dokuma ve boyama sırlarımızın ve onun en kaliteli ham maddesini veren tiftik keçimizin peşine düşmüşler?

Kıskançlık desem inanır mısınız? 

Kıskançlık ama öyle alelade bir kıskançlık değil. Emperyal bir kıskançlık.

Küçük ve kendi halinde bir ülkenin, İngiterenin, Osmanlıya öykünerek onun gibi "emperyal" olabilmek için kendisine yol araması olarak tanımlar yazar Gerald MacLean bu olguyu. Adına da "emperyal kıskançlık" diyor. (2)

Emperyal kıskançlık.

Kraliçe Elizabeth'in tahta çıktığı 1550 li yıllarda, İngiltere, zayıf ve Avrupa siyasetine etkisi açısından nispeten önemsiz bir ülkeymiş.

Ülkede Osmanlı kültürüne ve toplumsal yapısına hayranlık duyulmaktaymış. Özellikle insanların eşitliği ve "liyakata" dayalı devlet düzeni herkesi özendirmekteymiş. Öyle ki pek çok Avrupalı çeşitli bahanelerle Osmanlı ülkesine gelmeye ve orada kalıcı olmaya çalışırmış. Bireyin gelişmesinin önü, ırkına, dinine, rengine bakılmaksızın alabildiğince açıkmış. Refah varmış. Adalet varmış.

Ne günlermiş değil mi? Liyakatı ve adaleti, eşit şartlarda serbest rekabeti esas alan devlet düzenini yozlaştırmasaymışız ne iyi olurmuş. Hayali bile cihan değer.

İngilizlere geri dönersek, kendi insanının "Türk"e özenmemesi için neler yapmışlar neler. "Türke dönmek" diye, küçültücü bir kavram yaratmışlar. 

Türke dönmeyi kötü göstermek için romanlar ve tiyatro oyunları yazmışlar. Bu yazımlarda "Türk"ü her türlü kötülüğün sebebi olarak göstermişler. Othello, Osmanlının cazibesine kapılıp, "Türk"e dönen bir oyun kahramanıdır. Kendisini öldürür. Ama, artık Türke dönüştüğü için, aslında içindeki "Türk" O nu öldürmüş olur.

Burada "Türk"ten kasıt Osmanlıya ait her şeydir. Padişah'ın Avrupadaki adı "Büyük Türk" tür.

Emperyal kıskançlığın temelinde kıskançlıkla birlikte Osmanlıya duyulan hayranlık vardır. Ama olgu bu kadar basit değildir, daha kapsamlı ve derindir.

Yazara göre: (2)

"Batılı Avrupalıların Asyalı halkları ve kültürleri radikal bir "ötekileştirme" bağlamında görmüş olmaları düşüncesi her ne kadar Batı emperyalizminin daha sonraki dönemlerinden bahsederken geçerlilik arz edebilir olsa da, sömürgecilik öncesi dönemi açıklamada emperyal kıskançlık kavramını kullanmak çok daha uygun olacaktır. Çünkü bu kavram hem özdeşleşme hem de farklılaşma, hem benzeşme, ve hem arzu ve cazibeye kapılmışlık hem de itici bulma hislerinin hepsini birden içermektedir."

"...Osmanlı kültürü ve toplumuna duyulan hayranlık imparatorluk kurma yolunda ilerleyen bir ulus olan İngilizlerin kendileri hakkındaki düşünüş ve tasvir biçimlerini önemli oranda etkilemiştir. On yedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyıl başında imparatorluk kurma emellerininin gerçekleşmesiyle, Osmanlılara karşı duyulan kıskançlık duygusunun yerini belki de her zaman mevcut olmuş olan bir üstünlük duygusundan kaynaklanan dostane bir kayıtsızlık almıştır."

Benim tarih okumalarıma göre; on dokuzuncu yüzyılda ise kayıtsızlığın yerini düşmanlık ve yok etme politikası almıştır. İngiltere 1880 yılından başlayarak, çok zayıfladığını ve artık yaşamayacağını düşündüğü Osmanlıyı yıkma ve mirasından mümkün olan en büyük payı alma politikasına dönmüş, Birinci Dünya Savaşı sonunda amacına ulaşmıştır.

İngilizler 1500'li yıllarda başlattıkları emperyal olma mücadelesinin askeri yönünü İspanyollara karşı yürütmüşlerdir. Hedef İspanyolların denizlerdeki üstünlüğünü kırarak deniz ticaret yollarını kendileri için açık tutmaktır. Bu nedenle Osmanlıyla düşmanlık yerine, onunla birlikte İspanyollara karşı ticari işbirliği yaparak bölgede ticaret kolaylıkları elde etmeyi hedeflemişlerdir. "Putperest" Katoliklere karşı İngiliz-Osmanlı işbirliği savını geliştirerek Avrupa'daki diğer ülkelerle yürüttüğü mücadelede Osmanlıyı yanına almaya çalışmışlardır.

Bu yaklaşımın 1580 yılında imzalanan ilk Osmanlı-İngiliz ticaret anlaşmasının yapılmasında etkili olduğu düşünülür. 

Osmanlıyla ticaret ilişkilerinde Fransızlar İngilizlerden öndeydi. 1536 tarihinde Omanlının Fransızlara tanıdığı imtiyazlar (kapitülasyon) İngilizlerin elini kolunu bağlıyordu. Osmanlı ülkesinde ticaret sadece Fransız bayraklı gemilerle ve Fransız yetkililerin kontrolu altında mümkündü.

İngilizler bu tekeli kırmaya çalışıyordu. Amaç alınacak doğu malları karşılığında Osmanlıya kendi mallarını Fransız kontrolu olmaksızın  serbestçe satabilmekti. 1580 yılında amaçlarına ulaştılar. İlk Osmanlı-İngiliz ticaret anlaşması bu tarihte imzalandı. Böylece İngilizler de "kapitülasyon" kervanına katıldılar. Adına bu gün anlaşma desek de, bu tek taraflı bir "ahidname"ydi. Osmanlı kendi isteğiyle karşısındaki devlete kendi ülkesinde ticaret yaparken bazı hak ve imtiyazlar veriyordu.

Osmanlının bu anlaşmayla verdiği imtiyazlar kumaşı,keçiyi, tiftiği ve hatta işlenmemiş tiftik ipliğini kapsamıyordu. Osmanlı güçlüydü ve tekelinin bilincindeydi. Onu gözü gibi koruyordu.

Avrupalı kumaş üreticileri Osmanlının Ankara keçisinin tiftiğinden üretilen kumaşlarla rekabet edemiyorlardı. 1640 yıllarında Ankara çevresinde 1355 tiftik tezgahı varmış ve her yıl 20.000 top kumaş yurt dışına satılırmış. Keçiyi kaçırma hikayesinin altında yatan gerçek buydu. Türkmen köylüleri, Moğolların önünden kaçıp, Osman Bey yönetiminde Anadoluya yerleşirken tiftik keçisi sürülerini de beraberlerinde getirmiş ve bölgeye yaymışlar. Tiftikten ipek gibi kumaşlar dokumuşlar. Avrupa saraylarındaki hanedan üyeleri "tiftik keçisi kumaşı" (sof) diyor başka bir şey demiyormuş.

İlk İngiliz büyük elçi İstanbul'da.

1580 yılında kapitülasyonu ele geçiren İngiltere, hemen 1853  yılında İstanbul'a elçi gönderir. Elçi Sir William Horborne idi. Kendisi önceden Osmanlı ülkesinde bir ticaret kuruluşunun temsilciliğini yapıyordu. Kraliçe Elisabeth elçisine bazı özel görevler vermişti:(1)

"1. Türkiye'de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun tohumu (anile) ve fidanı İngiltere'ye getirilecek.

 2. Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.

 3. Türkiye'de (kumaş) boyamakta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere'ye getirilecek.

 4. Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere'ye getirilecek.

 5. Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere'ye getirilecek.

 6. Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerler iyice incelenecek, İngiltere'de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.

 7. Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, boyama sanatı da öğrenilecek."

Kraliçe'nin elçisine verdiği sanayi casusluğu direktifi bu minval üzre devam eder. 

Başka bir direktifinde Kraliçe, iki Türk kumaş boyama ustasının ne pahasına olursa olsun İngitere'ye getirilmesini istiyordu.

Toplumun topyekün gücünün temsilcisi olarak askeri güç 

Bu direktiften ve  İngiliz yaklaşımlarından (emperyal kıskançlık), şu sonuçlara varmak mümkündür.

Osmanlı kumaş üretim ve boyama başta olmak üzere, her türlü sanayide Avrupa'dan ileridir. Avrupa Osmanlı sanayisinin üstünlüğünü kabul etmekte ve onun teknolojisini  kapmaya çalışmaktadır. Bu amaçla Kraliçe düzeyinde girişimlerde bulunmaktadır.

Osmanlının "liyakat"a ve "adalet"e dayanan devlet düzeni üstünlüğün arkasındaki gerçek güçtür.

Askeri güç Osmanlının Avrupalıya üstünlüğünün sebebi değil sonucudur.

Askeri gücü başta ekonomik, sosyal ve kültürel güçler olmak üzere ülkelerin topyekün milli gücü yaratır.

Tarih okumamızın nedeni, bizim yaptığımız gibi, meydan muharebelerini öğrenmek değildir. Amaç muharebelerin arkasında duran ve sonucu belirleyen, topyekün milli gücün neden başarılı olduğunu veya olamadığını anlamaktır.

Sosyal ve kültürel yapısı bozulan bir ülkenin ekonomik gücü azalmaya başlar. Azalan ekonomik güç zamanla askeri güce yansır ve yenilgiler başlar. Dışarıdan alınan borçla devlet yaşatılamaz, askeri güç idame ettirilemez. 

Osmanlının başına gelen budur. Tarihte pek çok ülkenin başına gelmiştir. 

1854 yılında dışarıdan borç almayan başlayan Osmanlı, zamanla borçlarını ödeyemez duruma düşmüş, Almanya'dan 5 milyon altın lira borç alarak girdiği Birinci Dünya Savaşı zaten içten çürümüş olan devletin sonu olmuştur. Enver Paşa, Allah rahmet eylesin, mevcudu korumaya çalışmak yerine, borç parayla dünyayı fethetme hayaline kapılarak sonu çabuklaştırmış ve sonuçta Osmanlı ATATÜRK' e gücü neredeyse tükenmiş bir ülke bırakmıştır. Osmanlının Cumhuriyete bıraktığı miras budur. Ülke, Kurtuluş Savaşında bu tükenmişliği iliklerinde hissetmiştir.

Tarih bilmeyenler Kurtuluş Savaşımıza neden "Türk Mucizesi" dendiğini anlayamazlar. Onlar öylesine ön yargılıdırlar ki Sakarya'da bazı birliklerde iki askere bir tüfek verilebilmesinin ne anlama geldiğini bile bimezler. O demektir ki, yeterli tüfeğimiz yok, arkadaşın şehit düşünce tüfeği sen kap ve savaşmaya devam et.

Bu asil milletin 1683'ten beri, kötü yönetimlerden, ekonomik ve teknolojik yetersizliklerden kaynaklanan eksiklikleri muharebe meydanında kanı ve canıyla kapatmak gibi bir hasleti hep olmuştur. Öyle olmasaydı bu günleri göremezdik zaten.

Balta Limanı Antlaşması-Yerli Dokuma Sanayimizin sonu. (1838)

Devran değişmiş, İngiltere emperyal bir güç olmuş, Osmanlı adım adım yok olmaya doğru gitmektedir. Öyle ki Mısır Valisi isyan etmiş, Anadolu'yu basmış, İstanbul'a doğru yürümüştür. Osmanlının gücü isyanı bastırmaya yetmemiştir. Devletin bekası tehlikededir. Dışarıdan yardım arandı.

İsyancı Vali, zaten haddini iyice aşmış, İngiliz mallarının Mısır ve Suriye'de satılmasını yasaklayarak İngiliz ticari çıkarlarını sekteye uğratmıştı. Hizaya getirilmeliydi. İngilizler devreye girdi.

Bakın bir taşla kaç kuş vurdular.

Osmanlıya "ben seni valine karşı korurum ama sen de kaldır şu tekelleri, gümrükleri, kısıtlamaları da yerli sanayini yok edip seni rahat rahat sömüreyim" dedi. Asıl amacı Osmanlıya yardım değildi tabii ki.

Osmanlı çaresizdi. Tahtı Mehmet Ali Paşa'ya bırakacak hali yoktu. Denize düşmüştü. Yılana sarıldı.

İngiliz mallarına uygulanan gümrükler kaldırıldı. Osmanlı pazarı ucuz İngiliz fabrika kumaşlarınca işgal edildi.

Anadolu'da "çıkrıklar durdu"

Yabancılara ham tiftik ve damızlık keçi satışı serbest kılındı. 

İngilizler Ankara'daki çiftliklerden en iyi damızlık keçileri seçtiler. Güney Afrika'da kurdukları çiftliklere götürdüler. 

Osmanlının tiftik kumaşı tekeli bitti.

Tiftik keçisi olayı elimizdeki değerleri koruyamayarak neler kaybettiğimizi ve zamanla nasıl ele-güne muhtaç duruma düştüğümüzü gösteren örneklerden sadece biridir.

Böyle olgular öyle çok ki.

Koca İmparatorluk kolay yıkılır mı?

Tarihi doğru okursak hepsini öğrenebilir ve geleceği daha doğru planlayabiliriz.

Lütfen tarih okuyun.

Ne dersiniz?

Keçiden özür dilesek mi?

 

1. Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı.        Cengiz ÖZAKINCI

2.  Doğuya Bakış                                                              Gerald MacLean

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Toplam blog
: 82
: 1739
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..