- Kategori
- Siyaset
Üç liderin anlayamadığım deyişleri
Kim ne dedi?
Siyaset dünyamızın üç önemli kişisi bu hafta yaptıkları konuşmalarda benim anlama yeteneğimi aşan şeyler söylediler.
"Söylerler tabii ki, sen anlayamıyorsan kabahat sende liderlerimizin ne günahı var" diyebilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz ama ben yine de anlayamadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.
Anlamayan sadece bensem, ki umarım öyledir, sorun yok. Boşverin gitsin.
Deyişleriyle ilgili görüş serdedeceğim üç liderimiz Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. Başbakan ve Ana Muhalefet Partisinin Sn. Lideridir.
E bana da bu yakışır zaten. Daha alt düzeydeki siyasetçilerle hiç işim olmaz.
Bana da bu yakışır zaten deyince bir gençlik anım canlandı. Hey gidi günler hey.
Gençken ara-sıra arkadaşlarla toplanıp gezer eğlenirdik. Canımız kadar sevdiğimiz, ancak içkiden çabuk etkilenen bir arkadaşımız vardı. İçkiyi koklasa bile hemen sarhoşlanır ve zaptedilmez olurdu. Bu nedenle biz kendisini gece gezmelerine pek katmak istemezdik.
Bir akşam ısrarlarına dayanamayıp, sıkıca tembihledikten sonra, yanımıza aldık. Ne çare can çıkmadan huy çıkar mı, bizim eğlence, arkadaşımız sayesinde başlamadan bitti. Canı sağolsun. Evine götürüp yatırdık.
Ertesi gün aramıza katıldığında dün akşam ne olduğu konusunda meraklı ve endişeli olduğu her halinden belliydi. Hiç bir şey hatırlamıyordu. İçi içini yiyor ama eleştirilirim korkusuyla soramıyor ve çaktırmadan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu.
Aslında önemli bir şey de olmamıştı ama konuyu hiç açmayarak kendisine akşama kadar eziyet ettik.
Eziyet yetmedi, kıvrak zekalı bir arkadaş şuna bir oyun oynayalım dedi. Aldı karşısına:
"Dün akşam için sana ne kadar teşekkür etsek azdır azizim. Hepimizin onurunu kurtardın. 15-20 kişilik bir grup bize sataştı. Seni tutamadık bir daldın tek başına içlerine, sorma gitsin. Perişan oldular. Bu arada sende de ufak tefek çizikler oldu. Helal olsun sana kardeşim" dedi.
Çizikler biz onu yerlerden kaldırmaya çalışırken olmuştu ve kendisi de benim gibi ufak-tefekti ama ne gam.
Temiz yürekli saf arkadaşımız rahatladı. Eleştiri beklerken övgüler düzülmüştü kendisine. Şöyle bir geriye yaslandı ve:
"Bana da bu yakışır zaten" dedi.
Kısa süre mutlu yaşamasına izin verdik. Sonra hep beraber çullandık üstüne.
Benim, bana da bu yakışır, söylemimi bu çerçevede anlarsanız sevinirim. Siyasetten anladığımı filan sanmayın.
Konuyu dağıttık yine. Haydi toparlayalım.
Bu hafta, hepsi mealen;
Cumhurbaşkanımız İsrailli bir gazetecinin, Trump'un seçim sürecindeki konuşmalarına dikkat çeken sorusuna; seçim biter, o konuşmalar bir kenara konulur, şeklinde cevap verdi.
Başbakanımız, ekonomik durum ve doların Türk Lirası karşısında değer kazanması konusunda; elle gelen düğün bayram dedi.
Ana Muhalefet Partisi Lideri, kadınları övmeye çalışırken; kadınlardan korkana erkek denmez, dedi.
Alalım sazı elimize ve sayın büyüklerimize ne demek istediklerini soralım bakalım.
Sn.Cumhurbaşkanım:
"Seçim biter o konuşmalar bir kenara konulur" deyişiniz dikkatli tercüme edilmezse, Sn.Trump'un propaganda döneminde söylediklerini uygulamayacağını, aslında özüyle sözü bir olmayan, güvenilmez bir kişi olduğunu düşündüğünüz şeklinde yorumlanabilir.
Deyişinizi doğru okuyan bir kişi, söyleminizin Trump'un şahsına yönelik olmadığını, politikacıların seçim dönemindeki söylemleriyle sonraki uygulamalarının farklı olabileceğine dair genel bir analiz olduğunu anlar elbet.
Anlar anlamasına da korkarım doğru anlaşılsa da derdimiz bitmiyor.
"Seçim dönemlerinde oy almak için aslı astarı olmayan şeyler söylenebilir mi" diye size soru sorabilir yakında bir batılı gazeteci. Hatta bununla da yetinmeyip "siz halka tutmayacağınız sözleri vererek mi oy alıyorsunuz" bile diyebilir, gelin de çıkın işin içinden.
Batı demokrasilerinde seçimlerden önce verilen sözlerin seçimden sonra tutulup tutulmadığı basın tarafından yakından izlenir. Sapmalar halkın dikkatine getirilir. Halkın güvenini kaybeden politikacı bir daha aday bile olamaz. Şartlar değiştiğinde politikalarda da değişiklikler olabilir, ancak deklere edilen ana çizgiden sapma olmaz. Sapan politikacı ya dürüst olmamakla ya da ülke gerçeklerini bilmeden aday olmakla suçlanır.
Siz basını benden çok daha iyi bilirsiniz ama ben size onların "yorum" kabiliyetleriyle ilgili bir fıkra anlatayım.
Bir belediye başkan adayı ne yapsa gazetecilere yaranamıyormuş. Dilemiş ki, öyle bir şey yapayım ki beni eleştiremesinler, hatta hayran olsunlar diye dilek tutmuş. Dileği kabul görmüş. Sabah erkenden bütün gazetecileri çağırmış ve İstanbul Boğazında denizin üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya iki-üç kez gidip gelmiş.
Mutluluktan uçarak ertesi günkü gazeteleri beklemeye başlamış. Almış eline gazeteyi birinci sayfada tam manşet.
"Belediye başkan adayı yüzme bilmiyor"
Gelelim Trump'a, görev için seçtiği adamlarının demeçlerine baktığımızda seçimden önce söylediklerini hiç de kenara koyacaklarmış izlenimi vermiyorlar.
Sadece terörün olduğu ülkelerden değil, bölgelerden bile ülkelerine insan almamaktan söz ediyorlar şimdi. Her halde Ortadoğuyu kastediyorlar.
Bekleyelim bakalım ne olacak.
Sizin bir bildiğiniz vardır mutlaka da ben sade bir vatandaş olarak bunu neden dediğinizi anlamadım. Siz böyle söylerseniz adamın bize olumlu bakacağı varsa bile, korkarım, iki kere düşünür.
Ben olsam; bazı konularda yaklaşımlarımız farklı ama bunlar konuşularak çözülür, mealinde bir şeyler söyler, İsrailli gazeteciye istismar edebileceği bir koz vermezdim.
Sn. Başbakanım:
Söylediğiniz "elle gelen düğün bayram" sözünün konuyla ilgisini kurmak güç.
Kişisel anlamda, başımıza kötü bir şey geldiğinde, eğer aynı şey başkalarının da başına gelirse bundan bir nevi teselli ve olumsuzluğa karşı ortak dayanma gücü çıkarırız.
Öğrenciyken sınavdan düşük not aldığımızda, hemen başka düşük not alan var mı diye aranırız. Varsa tasamız azalır. Hele sınıfın çalışkanlarından biri de düşük not almışsa endişemiz hemen biter. Notu filan unutup sinemaya gideriz.
Burada tasayı paylaşmak kadar, başarısızlığı genelleştirerek, nedenini kendi üstümüzden atıp, başkasına yüklemenin rahatlığı da vardır. Psikolojide buna "yansıtma" denir. Düşük not alan başkaları da varsa kabahati öğretmene atmak daha kolay olur.
Tenis oynarken topu dışarı atan oyuncu refleksle hemen raketine bakar. Bu davranış, kabahat bende değil, rakette, bana değil rakete bakın demektir. İçgüdüsel bir davranıştır.
Konuyu daha bilimsel olarak ele alan sosyologlar, elle gelen düğün bayram, yaklaşımının nedenini "kişisel yetersizlik" duygusuna bağlarlar. Hayat acımasızdır ve yanlış yaptıkça bizi törpüler. Yanlış yapmaktan korkarız. Yanlış yaptığımızda, yanımıza aynı yanlışı yapan başkalarını almak isteriz. Yalnız kalmak istemeyiz. Kötü şeyler olacaksa aman sadece bana olmasın, başkalarına da olsun ki sadece ben başarısız görünmeyeyim deriz.
Bu güvensizlik, özgürlük içinde demokratik ortamda yaşamaktan çekinen insanlar ortaya çıkarır. Genelleşirse "tebaa" özellikli bir toplumsal yapı ortaya çıkar. Özgürlük, kişiye yaşamıyla ilgili kararlar alma sorumluluğunu yükler. Kendine güvenen insan için bu olgu onur, güvenmeyen insan için gereksiz bir yüktür. Güvensiz insan kendisiyle ilgili kararların başkası tarafından alınmasını ister. Böylelikle yanlış yapma riskinden kurtulacağını düşünür. İster ki herkes bir kumaşın iplikleri gibi birbirinin aynısı olsun ve diğerinden ayırd edilemesin.
Söylemeye çalıştıklarım konunun kişisel yönüdür ve sizinle ilgisi yoktur. Çünkü siz ,ülkenin yönetim sorumluluğu omuzlarınızda olduğu çin, kendi adınıza değil ülke adına konuyu yorumluyorsunuz.
Başta da söylediğim gibi, bu deyişi, ülke davranışları açısından yorumlamak kolay değil. Şuur altınız size "bunun sorumlusu sen değilsin, savun kendini" demiş olabilir ki doğaldır. Ben kendinizi savunmanızı anlarım. Anlamadığım savunma şekliniz.
Ben olsam şöyle söylerdim diyemiyorum. En iyisi bu deyişi anılan konuyla ilgili olarak hiç söylememek olabilirdi.
İki nedenle:
Birincisi, ekonomik bir olumsuzluk başımıza diğer ülkelerle birlikte de gelse hiç hoşa gidecek bir şey değildir. Hiç de "düğün-bayram" duygusu yaratmaz. Aaa ne güzel bize geldi ama onlara da geldi diye sevinecek halimiz de yok. Kendimiz için de onlar için de üzülürüz.
İkincisi, siz mutlaka benden daha iyi biliyorsunuz. Yoksulumuz çoktur ve bıçak sırtında güçlükle yaşamlarını sürdürmektedirler. Ekonomik güçlükler olabilir ama diğer ülkelerle birlikte olursa "düğün-bayram" dersek üzülürler. Düğün ve bayram onlara mutlu oldukları ender günleri hatırlatır.
Sn. Ana Muhalefet Partisi Lideri:
"Kadından korkana erkek denmez" deyişi o kadar anlamsız ki, neresinden tutsam bilmiyorum. Bizim köyde böyle anlamsızlıklar için kullanılan bir söz vardır. "Dam üstünde saksağan, kaz beline vurmayı" deriz biz. Bunu söyleyince herkes susar.
Ben de susacağım da bir tek şey söyledikten sonra. Erkek ve kadın sözcükleri YARADAN'ın ortaya koyduğu cinsiyet farkını gösteren biyolojik tanımlardır. Cesareti veya korkaklığı tanımlamazlar.
Bilmem düşünür müsünüz, en iyisi özür dilemek olabilir ama bilin ki bu özür riskli bir özür olacaktır. Çünkü kabahat büyüktür. Özrü ise kabahatinden bile büyük olabilir.
Ben olsam, nasıl böyle bir şey söyledim diye utanır ve susardım.
Özür nasıl kabahatten daha büyük olabilir derseniz size de bir fıkra anlatayım.
Padişah'ın canı sıkılmış. Dalkavuğuna "öyle bir şey yap ki özrü kabahatinden büyük olsun" demiş. Dalkavuğu almış bir telaş, başaramazsa kelle gidecek.
Medivenleri çıkan padişaha arkadan yaklaşıp poposuna şaplağı yapıştırmış. Padişah hışımla dönmüş, "ölüm fermanını imzaladın sen" demiş.
Dalkavukta laf mı yok.
"Özür dilerim padişahım, sizi sultanım sandım" demiş.
Kelleyi kurtarmış.
Sonuç:
Böyle yazılardan sonra "sürç-ü lisan ettiysek affola" demek adettendir.
Ben öyle demeyi düşünmüyorum.
Çünkü neredeyse eminim lisanımın sürçtüğünden.
Kısaca.
Affola.