- Kategori
- Felsefe
Kelimeleri sorgulayan acı'yla zamanın yüzleşme hikayesi

"hangi yarama tuz bassam acılarım okyonus..."
İki fedayi gibi akreple-yelkovan... Tutmuşlar kolumdan beni zamanın ötesine taşıyorlar içimdeki dönme dolapta... her yeni gün bu hayatın lunaparkında bir bilet gibi doğan güneşe kesiliyor... Evden her sabah çıkarken yanıma aldığımdan emin olduğum ruhum hangi arada kaçıyorsa içimden, kalbimin açık kalan kapısının ceranından üşüyor düşlerim... Ser- verip sır vermeyen -çe de yok kaç zamandır, neden olacak ki zaten yine yollarda kayıp bir kentin eskicisi gibiyim, her sabah uyandığım pencereler benim parmak izlerimden yoksun yabancı bir dışarıya bakıyorlar... Tanıdık olmayan bu pencerelerden dışarı baktığımda bende kendi içimin dışında kalıyorum... Akşam bana ait olduğunu düşündüğüm eşiğime geldiğimde bir bakmışım ruhum çökmüç düşlerinin dizine elinde de topladığı bir buket hayalle beni bekliyor... Sonra bir bakıyorum zamanın fedayiai şu akreple-yelkovan yaka paça atıyorlar şehrin aydınlığından güneşi dışarı... Geceyide hunnarca sorguluyorlar ay ışığında... Bütün gün özenle toğladığı hayallerden buketi kağıdın üzerine bırakmış ruhum... Bende toparlayıp buketi, solmasınlar diye mürekkeple suluyorum işte...
Ve ben hayallerimi mürekkebin ellerine bırakırken, şimdi Anadolunun bir köyünde(hepsi olmasa da olur) Ali çekmiş kafayı dayanmış Nadirenin kapısına "-sen hoş bir sedasın zamanın her zerresinde içimden gelip geçennnn... "diye aşkının manifesto bildirisini okuyor köylülere... Uyanan köyün en yaşlısı Cengiz dede zamanın fedayilerince sürülmeden daha bu yaşlara kendisinin dayandığı omzunun izi hala aşkla sızlayan o kapıyı anımsıyor, oturup sedire bir cigara yakıyor dumanından siyah-beyaz bir film yansıyor gözlerinin perdesine... Her gün okula gitmek için üç k.m. yürümek zorunluluğundan akreple-yelkovana yenik düşenlerden biri olan yusuf da köyün aşk şaşkını yüzünden daha erken ayakta bugün, yüreğini dayamış pencereye ilk defa bir aşkın seranat sahnesini seyrediyor düşlerinin locasından, öğretmeninin ödev verdiği kompozisyonun konuğu oluyor bu aşk hikayesi... Güneş hafiften kendini gösteriyor topladığı aydınlık kalabalıkla kendini, bu yazı Nadirenin evinin önünde sızan Alinin yüzünü, sedirde sabah çayını yudumlayan Cengiz dedenin demli yüreğini ve Yusufun da okul yolunu aydınlatarak bitiyor...
evet okuyucu sen hala neden duruyorsun,
Bugün Anadolunun aydınlık sıcaklığı gibi Anadolu gibi "seni seviyorum"demiyorsun aldığın nefese...