- Kategori
- Öykü
Kenar Mahalle!

Hasan’ın ruhunda bir kasvet dolaşıyor, tıpkı havaya çöken kasvet gibi. Yağmur bulutları ağırlığını iyiden iyiye hissetirmeye başladığı bir anda Hasan, ağır ağır botlarına doğru uzandı ve ayağını botların kalın ağzından içeri sokup, bağcıklarını bağlayıp, yanı başındaki askıdan kabanını aldı ve kapıdan usulca dışarıya çıktı. İkinci kattan yavaş ve ağır adımlarla dış kapıya doğru yürümeye başladı. Dışarıda yağmur atıştırmaya başlamıştı ve Hasan hemen karşı yola geçerek yürümeye devam etti.
İçinden “kahretsin” diyordu.
“Yine yağmur ve yine etraf çamur deryası olacak. Ne sıkıcı bir gün” diye geçirmeye başladı.
Güneştepe’nin ara sokaklarından geçip soluğu köprü durağında almıştı ve yağan yağmurunda etkisiyle alabildiğine ıslanmıştı.
“Neden şemsiye almadım” diye içinden geçirdi.
“En azından bu kadar ıslanmazdım” diye düşündü.
Kahveler durağına geldiğinde yolun hemen karşısında ve köşede bulunan binanın kuytu bir yerine tünemiş olan Çetin ve Mecit’i gördü.
Soğukta sigaralarını yakmış için için çekiyor ve etraftan gelip geçene laf atıyorlardı.
Çetin’le, Mecit, karşıdan gelen Hasan’ı gördüler ve bir lafta Hasan’a atıp, takılmaya başladılar.
-Hop Hasan, nere oğlum, hiç pas vermiyon.
Hasan
-Kahveye doğru çıkıyorum.
Çetin
-Gavede ne var aslanım, gel şurada iki lafın belini gıralım.
-Ben gideyim Çeto, başka zaman kırarız iki lafın belini.
Mecit
-Gel aslanım, gonuşalım la, Neredesin gaç zamandır?
-Okuldayım, nerede olacağım?
-Okul nassı gidiyo?
-Fena sayılmaz işte. Gidiyor. Okul gidiyor, bende gidiyorum.
-Ne zaman bitirecen okulu?
-Seneye biter bir aksilik olmazsa. Neyse bana eyvallah, gelirseniz kahvede görüşürüz.
Hızlı adımlarla ayrıldı yanlarından ve Güngören Yolundan yürümeye devam etti Hasan.
Çetin’le, Mecit, Hasan’ın arkasından baka kaldılar.
Mecit
-Çoğ artis bi çocuğ la bu Hasan’da, gendisini çoğmu yükseklerde görüyo, nedir?
Çetin
-Yoğ aslanım, ne yüksekte görecek, efendi çocuğ, kimseynen bi alıp veremediği yoğ.
Çocukluktan tanışıyorlardı Hasan, Çetin ve Mecit. Taaaaa küçük yaşlardan beri tanışırlardı, aynı mahallede büyümüşlerdi ve ilkokulu aynı sınıfta okumuşlardı. Çetin’le, Mecit ve mahallenin diğer çocukları ilkokuldan sonra okumamışlardı. Ya konfeksiyoncu olmuşlardı, yada oto tamir işlerine girmişlerdi, meslek sahibi olmaya çalışıyorlardı. Çetin hafif kamburumsu, kaba saba bir çocuktu. Muşluydu. Hiçbir lafına, sözüne güven olmazdı. Mecit Almanya’da doğmuştu. Babası daha Mecit ve kardeşi Refik küçük yaştayken Almanya’dan kesin dönüş yapmış, Güngören’de bir ev alıp oraya yerleşmişlerdi. Hiçbir zaman sevmemişti bunları Hasan. Aynı mahallede olmak, çocukluktan beri aynı mahallede büyümüş olmaktan öte bir de aynı sınıfta okumuşlardı ilkokulu. Mahallenin bütün gençleri gibi Çetin’le, Mecit’te, fırının yanındaki kahveye takılır, çalışma saatlerinin dışında zamanlarını kahvede okey yada yanık oynayarak geçirirlerdi. Ağızları bozuktu. Her laflarının önünde ve arkasında küfür eksik olmazdı.
Hasan kahvenin kapısına geldi ve ağırca kapıyı açarak içeriye girdi. Sobanın yanında Ufuk’la, Rami tünemiş, sohbet ediyorlardı. Fırıncı Ercan’da yanlarında gazete okuyor ve Fenerbahçe ile ilgili yorumları anlatıyordu Rami’ye.
Ufuk
-O Hasan bey hoş geldiniz. Hangi rüzgâr attı seni buralara. Nerelerdesin?
Hasan
-Evdeydim, ders çalışıyordum, biraz çıkayım dedim dışarı.
Ufuk
-Arada sırada gelsene, kendini unutturuyorsun.
-Fırsatım olmuyor.
Rami
-Dersler nasıl gidiyor?
-Fena değil.
Ercan
-Fenerin maçlarını izliyor musun?
-Fırsat bulursam izliyorum. Ama şu aralar bayağı bir yoğundum. Vize sınavları vardı. Gece yarılarına kadar ders ders ve ders. Başka da bir şey yoktu hayatımda.
Hemen yan masada Takoz Erdoğan, Kâmil, Sebo ve Fuat okey oynuyorlardı. Etrafları ile bütün ilişkilerini kesmişler, sadece oyuna odaklanmışlardı. Fuat burnundan soluyordu. Zaten ne zaman oyunu kaybedecek olsa sinir harbi yapardı ve bu sebepten dolayı Fuat’la kimse okey oynamak istemezdi. Takoz Erdoğan uyuz uyuz gülerek Hasan’a dönüp
-Oooo kardeş hoş gelmişsin. Gözümüz yollarda kaldı.
Hasan
-…………………
Her hangi bir cevap vermeden sadece hafif bir gülümseme ile karşılık verdi Takoz Erdoğan’a.
Takoz Erdoğan’ın küçük bir kamyonu vardı ve nakliye işleri ile uğraşırdı. Gününün hemen hemen tamamı kahvede geçerdi. İşi olan Takoz Erdoğan’ı kahvede bulurdu ve kahve onun adresiydi. Fuat ise 30 yaşında ağır vasıta şoförlüğü yapıyordu ve bir inşaat firmasının kamyonunu sürüyordu. Hergün sabah erkenden kalkıp Hereke’ye gidiyor ve çimento fabrikasında sıraya girip arabayı çimento ile doldurduktan sonra tekrar Güngören’e dönüyordu. İş olmadığı zamanlarda soluğu kahvede alıp, gece yarısına kadar okey oynuyordu. Yatmadan yatmaya eve gidiyordu Fuat.
Sebo ise parke döşemesi yapan bir ustaydı. Sessiz, içine kapanık, mazlum bir adamdı. Sormadığın sürece konuşmayan cinslerden ve en keyif aldığı şey okey oynamaktı.
Kâmil ise masanın en genci ve en bitirimiydi. Ağzından küfür eksik olmaz ve her lafını küfürle süslerdi. Bitirimlik ve kabadayılıkta kimse eline su dökemezdi Kamil’in. 1.90 boyunda, zayıf, ince suratlı bir çocuktu Kâmil. Delikanlılık en önemli ayrımdı Kâmil için. Konfeksiyon işçisiydi. Usta makineciydi. Makineyi nasıl kullandığını en ince ayrıntısına kadar anlatır, yamuk yapan patronu nasıl çaktırmadan zarara uğrattığından bahsederdi. İşin dışında günü kahvede geçerdi Kâmil’in de.
Hasan sobanın yanında iyiden iyiye kurumuştu ve sobanın yanındaki diğerleri sohbeti koyulaştırmış, geçen gün Rami ile Ahmet arasındaki kavgadan bahsediyorlardı. Hasan’ın haberi yoktu bu kavgadan. Ahmet, Rami’nin hile yaptığını dile getirmiş ve Rami bu duruma bozulup Ahmet’e bir yumruk atmış. Bunun üzerine ortalık bir anda karışmış ve kahvenin koskocaman camı tamda orta yerinde kırılmış.
Rami halen hıncını alamamış ve yine Ahmet’ten hiddetle bahsediyordu.
-Puşt, öyle bir sinirlerimi ayağa kaldırdıki, lan oğlum yapmadım diyorum, halen bana iftira atıyor, lan yapmadım işte, yalan mı söyleyeceğim.
Hiddeti halen süren Rami
-Ufuk aslanım, sende oradaydın, hile var mıydı?
-Ben görmedim.
-Yemin ederim yalan söylemiyorum. Puşt Ahmet ortalığı kıllandırıyor. Hayatım boyunca hile yapmadım ben arkadaş, nasıl bana iftira atıyorsun. Bir de arkadaş olacağız. Ulan senelerdir beni tanır. Senelerdir buraya gelir gider. Aynı takımda top oynadık. Be puşt, beni tanımıyor musun? Anam avradım olsun araya girmeselerdi hastanelik edecektim onu.
Hasan
-Ne gerek var. Oyunu bırak çekil kenara, değer mi?
Rami
-Ne demek abi? Adam onca kişinin içinde iftira atıyor bana. “Çekil” olur mu?
Hasan
-Valla bilmem Rami. Bir oyun için ne kadar değer, bilinmez.
Rami
-Yok abi, ben kendime hileci dedirtmem.
Yan masada okeye kendisini kaptırmış olan Takoz Erdoğan lafa girdi.
-Kardeşim, adam ortalığı bulandırmaktan başka bir şey bilmiyorki.
Rami
-Sende ordaydın demi lan Erdoğan. Erdoğan’a sor abi. Adam nasıl ortalığı karıştırdı. Kavga çıkarmakta haksız mıyım?
Takoz Erdoğan
-Abi, adam hak etti yumruğu. Ben onu bunu bilmem.
Az sonra içeriye Çetin’le, Mecit girdi. Yağan yağmurda sırıl sıklam olmuşlardı ve içeriye girer girmez Çetin o kaba ve gür sesi ile,
-“Hüseyin, çay ver çay” diye bağırdı.
Hüseyin
-“Çek iki çay yağlı tarafından” diyerek ocakçıya bir anons geçti.
Çetin hemen yan taraftaki masanın başına geçip “Yanığçı yok mu, yanığçı?” diyerek etrafa laf göndermeye başladı.
Mecit’te karşısına geçip “Hadi la Hüseyin, yanığ oynayalım” diyerek oyuna üçüncü aramaya başladılar.
Yan masadan Yusuf atladı ve yanığa dördüncü oldu. Hüseyin yanık kâğıtlarını getirip oyunu başlattı.
Hasan’ı iyice bir sıkıntı basmıştı. Önündeki kimi gazetelere göz atmaya başladı ve Ufuk’a dönerek “yarın Fener’in maçı kimle?”
Ufuk
-Antep’le.
Hasan
-Nasıl Antep’in durumu?
Ufuk
-Alırız maçı. Ben fark bekliyorum.
Hasan
-Gidecek misin maça?
-Ufuk
-Belli olmaz.
Lafa Fırıncı Ercan’da karıştı ve
-Valla işim olmasaydı yarın kesin giderdim maça. Gel Ufuk lan, gidelim yarın maça.
Ufuk
-Söz veremem. Bir arkadaş gelecek yarın Çorlu’dan. Eğer gelmez ise gideriz.
Fırıncı Ercan
-Bilet bulunur mu acaba?
Hasan
-Zor gibi.
Ufuk
-Buluruz buluruz.
Kahvenin kapısı açıldı ve içeriye bu defa Mustafa girdi.
-Selamın Aleyküm ahali.
Kahvedekilerin her birisinden ayrı ayrı “aleyküm selam” lafları çıktı.
Mustafa’da doğruca sobanın yanına geçti ve
-Ne haber Hasan?
Hasan
-İyidir Mustafa, senden ne haber?
Mustafa
-Ne olsun? Sürünüyoruz.
Mustafa bir çay istedikten sonra sobanın yanına bir sandalye çekip oturdu.
-E arkadaşlar, ne haberlersiniz? Kedi gibi ne tünemişsiniz sobanın başına?
Rami
-Oyuncu bekliyoruz.
Mustafa
-E hadi kalkın bir okey kuralım.
Ufuk
-Yok abi, ben oynamıyorum.
Mustafa
-Hasan sen oynar mısın?
Hasan
-Boş ver Mustafa oyunu, hadi gel rakı içmeye gidelim.
Mustafa
-Daha erken değil mi? Hem nerede içeceğiz?
Hasan
-Değer’e gidelim.
Mustafa
-Hadi kalk gidelim.
Hasan’la, Mustafa ayağa kalktılar ve “hadi beyler, gelen var mı rakı içmeye?” diye Mustafa etrafa laf gönderdi.
Fuat
-Siz gidin, birazdan oyun bitsin, bende gelirim.
Ufuk
-“Hadi gidelim” diyerek ayağa kalktı ve üçü birlikte kahveden dışarı çıktılar ve hemen sokağın sonundaki Değer Birahanesine doğru yürümeye başladılar.
Yağmur iyice şiddetlenmişti.