- Kategori
- Kişisel Gelişim
Kendi sesinizi bulun
Karadeniz`in küçük bir köyünde, dünyaya geldiğimde; evde bulunan sadece ninem, babaannem ve annem, bayram etmişlerdi. Artık, evin bir erkeği vardı ve, o da bendim. Önce, evin ilk çocuğu ve ayrıca erkek olmam dolayısıyla bana, aşırı ilgi gösterilmesi; sonra da , erkek işlerinin bana yaptırılması dolayısıyla büyüklükle birlikte sevgi ve saygı görerek büyümeye başladım.
Bir sabah, annemin odasındaki pencerede, bir adamı, sigara içerken gördüğümde; koşa koşa, ahırda süt sağmakta olan babaannemin yanına giderek heyecanla, "Babaanne babaanne, annemin odasında bir adam var" dediğimde, babaannem: "Oğlum, o senin babandır baban" demesini hâlâ unutamıyorum. O zaman beş yaşındaydım. Babaannemi duyan babamın ağladığını, babam bize yıllar sonra anlatmıştı.
Ninem hep derdi ki, "Oğlum, akıllı olmak yetmez, ona sahip çıkmasını da ögrenmen gerekir" Babaannemse: "Oğlum, babanıza güvenmeyin, o her tuvalete gittiğinde, İstanbul`dan bir ev satın alarak dönerdi. Sen sen ol oku, büyük adam ol, paran olsun..." O zamanlar, okumanın amacı,`para kazanmak`tı. Belki, hâlâ öyledir.
Annemin ise, konuşmaya bile hakkı yoktu. 18-19 yaşlarında beni doğurmuş, okuma yazması olmayan; bırakın şehir, kasaba yüzü bile görmeyen -hâlâ cocuk sayılan- ama , canla başla çalışan bir melekti.
Babam, denizci olduğundan ve uzak seferlere gittiğinden; 2- 3 yılda bir eve gelir, tohumunu tarlasina atar, birkaç hafta sonra yine çekip giderdi. Bu, hep böyle devam etti. Şimdi beş kardeşiz.
Ekin biçme zamanıydı. Bir akşam, gündüzden topladığımız mısırları ayıklarken ninem: "Bir dahaki ekin biçme zamanında yanınızda olamayacağım. Ama, benim için hiç üzülmeyin. Ben, hayatımı dolu dolu yaşadım.Zaman geldi, gitmek olmaz. Ama, her ölüm, yeni bir başlangıçtır." gibi laflar ettiğinde; o zamanlar, ne demek istediğini hiç anlayamamıştım. Aynı akşamın sabahında annem, her sabah yaptığı gibi, yeni sağılmış, taze sütünü odasına götürdüğünde, o dağ ninem, sonsuz uykusuna dalmıştı bile.
Bir gün, okuldan eve döndüğümde anneme, "Anne anne, öğretmenin sorduğu soruya bir tek ben cevap verebildim" dediğimde, annemin gözlerinden akan yaşların sebebine bir anlam verememiş. onu üzdüğümü sanarak ben de ağlamıştım.
Köyümüze ilk radyoyu, o zamanlar, Almanya`da çalışan bir komşumuz getirmiş, onların evinde görmüş; her okul dönüşü evlerinden çıkmaz olmuştum.
Yine bir gün, ineklerimizi otlatmakta olan babaannemin yanına heyecanla ve kendine güvenen bir edayla koşup, "Babaanne, babaanne, radyoda konuşan adam, sorduğu bilmecenin cevabını benden duyup, aynısını söyledi" dediğimde, babaannemin, "Aferin, benim akıllı oğluma " demesi, beni nasıl gururlandırmıştı.
Annem, okuma yazma bilmezdi ama, hâlâ; okuma yazmayı ve aritmetiği bana , annemin öğrettiğini iddia ediyorum. Sebebini sormayın! Belki, okumam için gösterdiği aşırı ilgi; belki, her yeni bir şey öğrendiğimde, ki bu - küçük bir şey olsa dahi - beni desteklemesinin üzerimde yarattığı güven duygusu. Belki, onu sevindirmek, yalnızlığını unutturabilmek için göstermiş olduğum aşırı bir "öğrenme" isteğim... Aslında, "belki" ler, o kadar çok ki..!
Beşinci sınıftaydım. Anladığınız gibi, okulun en iyisiydim. Bir gün, dönem ortasında sınıfımıza, İstanbul`dan gelmiş bir kızın başladığını gördük. Aman Allahım! Kız, güzel mi güzel, akıllı mı akıllı, bilgili mi bilgili, cilveli mi cilveli. Kızda ne ararsan var! Evet, artık papucum dama atılmıştı. İçten içe kıza düşmanlık besliyor; fakat, çok da seviyordum. Hani, karşılıksız ama, ilk göz ağrım, kara sevdam. Daha on iki yaşındayım ama, yanıp tutuşuyorum. Akşamları, köyün yüksek bir tepesine çıkıp, nara`lar atıyor; avazım çıktığı kadar bağırarak söylediğim türkülerle duygularımı ona iletmeye çalışıyordum. Kısa zamanda bütün köylüler bunu farketmişler, fakat, bana olan sevgilerinden ve de inançlarından dolayı bu işi, bıyıkaltı ve şakalaşmalarla geçiştiriyorlardı.
Anlayacagınız, o kız geldikten sonra, gerek okulda ve gerekse köyde, ikinci kümeye düşmüştüm. Herkes onu konuşuyor, herkes onu seviyor ve herkes ona ilgi gösteriyor gibi geliyordu bana. Çünkü, o gelmeden, bütün ilgi benim üzerimdeydi; veya ben öyle zannediyordum.
Bendeki bu kıskançlığı, bu kızgınlığı, bu itilmişliği yeniden elde edebilmek, öğretmenimin, köylülerin, hatta ve hatta annemin ve babaannemin güven ve sevgilerini tekrar kazanabilmek için, var gücümle çalıştım. (unutmayın, küçük bir köyde yaşıyoruz ve ben henüz 12 yaşındayım.)
İlkokul bitirme sınavında, ögretmenim bana, "Osmanlı İmparatorluğu hakkında bildiğin en iyi bir konuyu anlat" diye bir soru yöneltmiş ve yanındaki ögretmenle koyu bir sohbete dalmıştı. Neden sonra, benimle ilgilenmeye başladığında ben; Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan başlamış, kitaptaki bir kelimeyi dahi atlamadan, II. Murat`ın (Fatih`in babası) Varna savaşına kadar gelmiştim. Diğer öğretmenin şaşkın bakışları altında, benim öğretmenim, elindeki sopayı üstüme doğru atarak "Çık dışarı, çık dışarı" demesindeki nuansı anlamış, mutluluktan havalara uçmuştum. Tek arzum, karnemin o kızdan daha iyi olmasıydı.
Hiç, o kızla birebir konuşamadım.(utangaçlığıma da verebilirsiniz).İlkokuldan sonra da hiç karşılaşmadık. Fakat o kız benim hayatta, annemden sonra en güçlü itici gücüm oldu. Hâlâ o alışkanlıklar, o itici güçlerdir ki, beni hayata bağlıyor: Hanımıma, annem gibi sıcak, samimi, sevgi ve saygılı davranmamın; çocuklarıma, -çocukluk duygularımı hatırlamama sebep olan o kız sayesinde; sevgi ve şefkatle yaklaşabilmemin kökleri oldular.
VİZYON : Annem ve o kız sayesinde; hayallerimin sadece fantezi olmaktan çıkması, kendi potansiyelimin farkına varabilmemi, hayal gücümü zenginleştirmeleri; belleğimi canlı tutabilmemi; geleceğime güvenmemi; hep yüksekte tutunmamı ve hep "umut" etmemi sağladılar.
DİSİPLİN : Arkadaslarım gezip eğlenirken ben, annemin ve daha sonra O KIZ´ın gözüne girebilmem için canla başla çalışmam bana; çalışma disiplinini, zorluklara katlanabilmeyi ve irademe sahip olabilmeyi öğretti.
Bana, "Bu iş yapılmalı" yerine; "Bu işi yapmak isterim" gibi, özgür kalarak, koşulsuz sevme ve çalışma disiplini aşılayarak, hayatta başarılı, saygın ve toplumda sosyal yeri olan bir insan olmamı sağladılar.
TUTKU : Anneme ve o kız`a, kalpten bağlıydım. İyimser, heyecan dolu, coşkulu, duygulu; başarılı olabilmem için, "kararlı" bir insan olmama sebep oldular.Ateşimin devamlı yanık tutulması, onların sayesinde oldu. Yaşama, şevk ve istekle bağlı kalabilme duygularımı geliştirdiler. İÇSEL SESİM oldular. Kendi özelliklerimin farkına varmamı, var olduğumu, ka`le alındığımı, benimsendiğimi, bana inandırdılar. Bu tutkularımın hâlâ devam etmesine yardımcı oldular.
VİCDAN : Ahlaklı olmam, bunu evrensel bir boyuta taşıyabilmeme, egomu-benliğimi- yenebilmeme, başkalarına yardım etmeme, dolayısıyla da, "ögretmenlik" gibi kutsal bir mesleği edinmeme, bunun için, "özverili" olmama; "araç" ve "amaç" i karıştırmamama ışık tuttular. Sağolsunlar...
Vizyonumu, Disiplinimi ve Tutkumu, "VİCDAN" lı olmam sayesinde elde ettim.
VİCDAN, RUHTUR. RUHLAR ÖLMEZ. ÖLEN SADECE "BEDEN" İMİZDİR.
RUHUMUZUN ŞİFRESİ, VİCDANIMIZIN SESİDİR.
Sonra da GÖNLÜM`E :
"ÖGRENMEK İSTEDİKCE ÖĞRETEN OLDUN
EY GÖNÜL, SONUNDA ÖĞRETMEN OLDUN"
diyerek de, gönlümün "gönlünü" aldım...