- Kategori
- Gündelik Yaşam
Kendine dikkat et
2010 senesini uğurlayalı birkaç gün oluyor. Ne diyelim barış dolu bir sene olsun her sene tekrar ediyoruz ya bu afili kelimeyi. Bizi mutlu et artık. Borçlusun bize bunu.
Gül ablam hafta sonu yanımdaydı. Van da. Yeni yıl gül kokulu ablamı getirmişti bana. Ne istenir ki başka? Ortak gülüşleriniz, hüzünlerinizi paylaştığınız canınızın bir parçası… Eksik olan ne ki? Öptüm doyasıya, sarıldık, birbirimizi sevgilere boğduk… Yürüdük… Arada aklımıza birbirimizi ne çok sevdiğimiz geldi de hatırladıkça öptük yine birbirimizi yol ortasında. Aklım uzaklarda değildi, şu andaydı. Seninle aynı havayı solumak kol kolayken. Seninle yan yana yürümek birkaç günlüğüne de olsa. Güzellikleri getirdin bana, memleketimi, hasretliklerimi…
Nedense pek sevemediğim bu şehri bir de gül ablam yanımdayken sevmeyi denemek lazım gelirdi. Dostcan Elif'in de dediği gibi her şehrin bir ruhu vardır, bu dediğini önüme almış yürüyoruz şimdi ablamla, uymaya çalıştık şehrin ritmine, anlamayı denedik ruhunu. Bıraktım kendimi, akıp gitti insanlar iki yanımdan… Dâhil olmaya çalıştım tüm önyargılarımdan arındırarak kendimi. Sanki biraz daha sevimli miydi ne? Böyle düşünmeme sebep şüphesiz ki ablamın yanımda olmasıydı. Aynı zamanda ablamın bu şehirden nefret etmesi onu sevmemem üzerinde de bir baskı yaratıyordu. Ona göre iki şehir çok güzeldir: ilki Diyarbakır diğeri ise Ankara. Canım istanbulum yoktur onun listesinde. Hele yok mu Diyarbakır ı anlatışı, merak duygumu körükler her defasında.
Kol kola gezdiğimiz caddelerin bitmesini istemiyordum. Güzel anlara ev sahipliği ediyordu. Sözüm ona ben de ev sahibesi. Geçici şehrimi gezdirmekteyim zaten her şeyinden haberi olan ablama. Arada durup adres soranlar oluyordu ya bana, içten içe gülüyordum kendime. Sorduğu adresi bilmemle beraber şehre adapte olduğumun da sinyallerini veriyordu ki ben her ne kadar parçası olarak göremezsem de kendimi bu şehrin. Önyargılıyım biliyorum, ama erken daha. Bir şehri sevmenize neden orada yaşadıklarınızdır… Yaşanmışlıklarıdır insanların… Alıştırmaya çalışırken seni o şehir sende seyirci kalmayaksın tüm bunlar olurkene.
Kar ile karşılaştık yeni seneyi. Güzel bir kış akşamıydı. Ablam ile yürüdüğümüz çamurlu yollar bile güzel. Beraber isyan ettik yanımızdan geçen arabanın üstümüze sıçrattığı suya. “bak görüyor musun sen nasıl da ıslattı !” yol bitti her seferinde, biz de baştan aldık bıkmadan… Günü kovalarken gece, bunu nasıl yaptığını anlayamadık bile
. Arkadaşlarımdan bahsettim, derslerden, hocalardan, olaylardan, kitaplardan. Annemden bahset dedim, babam nasıl? Keyfi yerinde mi? Yiğenler büyüyorlar demi biz farkında olmadan. Annemin sağlığı iyiymiş. Yiğenlerin de güzelliklerine güzellik katıyor her yeni gün. Ya babam? Babam durgunlaşmış. Pek keyfi yokmuş. Kendi içine açılmış, orada bir dünya yaratmış. Geçmişine “keşke” deyip iç çekerken, geleceğine “nasıl olacak” diye kederleniyormuş. Bir baba olarak koca yüreğini yoran şey buymuş. Suskunluğuyla mühürlemiş. Dayanamıyor ayrılıklara, en küçük kızını da gönderdi ya uzaklara. Bu yaştan sonra olacak şey miydi? Yaşlanmak nasıl da ağrına gider insanın. Ne de çetin bir şeydir. Ruhun kabullenmese de, ellerin, sonra yorgun bakan gözlerin nasıl da ele verir seni. Bazen ruh yaşlanır ilkin. Aynı durgunluk ruhuna iner ya, işte o zaman hayat akmaz, dünya sorunlu bir yer haline gelir. Olumsuzlukları düşünür de güzele açamazsın düşüncelerini. Peki ya babama göre yaşlı olan neydi? Vücudu mu? Ruhu mu? Ya da her ikisi. Geçen zamana mı dert yansam, gelecek vaat eden hayata mı?
Ablamla geçen bu kısa hafta sonum çok güzeldi şüphesiz. Her açıdan içimi hoş eden düşüncesi iyi geldi. Son yemeğimizi yedik, son resmimizi çektik, son sohbetimizi ettik, kızdı bana ablam, yemek yemeyi ihmal etme dedi, sonra yorma gözlerini, sağlıksız okumalar yapma dedi, beni düşünme ben iyiyim, üzülme sakın bak sen üzülürsen ben de üzülürüm dedi. Son kez yürüdük beraber otobüsün oraya kadar. Sarıldık son kez. Zaten yirmi gün sonra görüşecektik. En azından şimdilik son kezdi. Nokta değildi bizimkiler, sadece geçici virgüllerdi… Ve el salladım arkasından, o da bana. O gidendi ben kalan. Gitti…
Bırakıverdim kendimi müziğe… Lorenna Mckennit' in hüzün dolu sesi fon müziği oldu ayrılığımıza. Beremi geçirdim kafama. Sahi ya, soğuktu bu şehir. Pek bir hoyrattı gölünden taraf gelen rüzgârı. Kolumda beni ısıtacak biri de yok. Kendine dikkat et demişti ablam. Öyle yaptım ben de. Yolu hızlı adımlarla bitirdim. Hemen bitmesini istedim. Hâlbuki aynı yol dün ne de kısa gelmişti.
Binidm otobüse, kampuse gitmek üzere. Tuhaf bir hal var üzerimde, kaşlarım çatık. Sonra raht bırakıyorum kendimi. Meğer ne de kasmışım kendimi. Başımı ağrıttı kulağımdaki müzik, çıkardım ben de kulaklıkları. Unutma! Kulaklık zararlı. Ablam demişti, zaten yasak Sema' ya müziği kulaklıktan dinlemek. Gözlerinden sonra bir de kulaklara bir şey olursa ya Allah korusun. Çıkardım bende. Bir uyaran yoktu yanımda. Çok kere “neden sigara içiyorsun ablacan ya!” desem de ondan bana gelen cevap şu: “sen neden kola içiyorsun peki? O da buna eşdeğer, zararlı. Ne vakit bırakırsan kola içmeyi bende azaltmaya çalışacağım sigarayı.” Ablamın şartına bak sen! Kolayı bıraktığım vakit anlaşma sağlanacaktı. Peki, sayın tiryakim! Bırakabilecek misiniz o malumu? İki taraflı anlaşma sağlanamadığından ikimizde zehirleye duruyoruz birbirimizi. Otobüste çalan şarkı güldürüyor beni. Keza sözler şöyle: “tahsilli, tahsilli… Verme bana tescili!” not ettim bir yere… İlkinde ezberleyip, sonrasında ben de eşlik ediyorum adını bile bilmediğim türkücüye. Lorenna Mckennitten sonra pek bir güzel gidiyorJ müzik zevk meselesi baksanıza. Tartışmasız ki bu konu hakkında tartışılmıyor. Vardım yurduma. Başım ağrıyor maruz kaldığım müzikler sonrası. Ablam mesaj attı: “sema, elif şafak bir hoş ediyor adamı! Nasıl da güzel…” ona yolculuk boyunca okuması için verdiğim firarperest adlı kitabından bahsediyor. Başım ağrıyor diyorum, bilse kulaklıktan olduğunu… “söyle o başına, akıllı olsun ağrımasın, üzmesin seni…” tamam deyip gülüyorum. Geçiyor birkaç dakika sonra…
Teşekkürler ablam, yaşattığın o güzel iki gün için…