- Kategori
- İnançlar
Kendini arayan insan

Severek okuduğum son dönem Türk feylosoflarından birisi (Ferid Kam 1864 1944) maddi ve manevi sahalardaki aymazlığımızı şu şekilde dile getiriyor: ‘Bizim maddi servetimiz yeraltında, manevi servetimiz kitap sayfalarında kalmıştır. Halimiz, milyonları bulunduran (Tabi ki bugün milyonlarca doları demeliyiz(!)) bir definenin üzerine oturup, önüne çanak koyan, elleri havada, gözleri gökte, gelene geçene karşı: ‘Allah Rızası için beş kuruş!’ diye bağıran bir dilencinin halinden farklı değildir. Doğu’nun gizli hazinelerinde saklı bulunan değerli elmaslar, yakutlar, zümrütler, inciler (gerek kaçırılarak gerek gaflettenten gerekse hortumlanarak) nasıl Batı’ya taşındı ise, irfan hazinesinde mevcut bulunan değerli marifet cevherleri de (ilgisizlik ve bilgisizlikten) öylece Batı’ya çekilmiş, hala da çekilmektedir.’ (Feit Kam: Vahdet-i Vucud (Sadeleştiren: E. Cebecioğlu), Ank. 1994, S.79)
Bu aymazlığın sebeb-i hikmeti ne? Bu soruya ikna edici bir cevap da muhakkak pekçok detaylar, irdelemeler ve yorumlar arz-ı endam edecektir. Fakat ben mevzuyu hiç de öyle dallandırıp budaklandırmak niyetinde değilim. Tevcih edilen suale, günün anlam ve önemini de dikkate alarak, sevgi, güven (itimat) ve güvenilirlik kavramları çerçevesinde bir karşılık bulmayı deneyeceğim.
Sahip olduğumuz maddi ve manevi servetten müstefid olamıyoruz. Bunun sebebi marazi bir hale gelen cehaletimizdir. cahilliğin tabii tezahürü ise başta kendimize arkasından kendi dışımızdakilere ve perde arkasında da Allah’a olan güvensizliktir.
Bugün bu marazi cehaletin bir yansıması olan güvensizlik yaşamımızın bütün birimlerini ve daha vahimi beyin hücrelerimizi istila etmiş durumda. Varoluşumuz adeta yabancı bir ‘menşe şahadetnamesi’ne (çıkış yeri diplomasına) endeksli. [Bugünlerde bu diplomanın Amarika’dan alınması zorunlu yarın Avrupa’dan muhtemelen gelecek günlerde de başka birilerine başvurmak durumunda kalacağız.] oysa varolmak için ‘yerli olmamız’ yani kendi kaynaklarımıza dönmemiz zaruridir.
Eskiler ‘insan bilmediğinin düşmanı olur’ derlermiş. Düşmanlıkta; karşı olmak, korku, emin olamamak ve ne olacağını bilememek vardır. Düşmanlık, muhabbete izin vermez. Cehlinden dolayı kendi kendine düşman olmak ise felakettir. Hepimiz ‘Sevgi ve Barış Dini’ olan İslam’ın mümtaz temsilcileriyiz. Nam-ı diğer müslümanlarız. Niçin yukarda arz ettiğim aymazlığın değişmez figüranlarıyız? Kendimizi ve iman ettiğimiz Allah’ı hakkı ile bilmiyoruz. Bilgisizlik ise korku, düşmanlık ve güvensizlik doğuruyor.
Oysa İslam güvenliği ve selameti, müslüman teslimiyeti, mü’min ise karşısındakine güven vermeyi gerektirir.
Artemis Tapınağının girişine Büyük Feylosof Sokrates’in şu meşhur sözü kazınmıştır: ‘Kendini bil!’ Hz. Muhammed de ‘Rabbini bilen kendini bilir’ demiştir. Birbirini kucaklayan bu iki ifade bizi, insanlık tarihinin en müşkil meselesi içine çekecektir: Kendini ve Rabbini bilmek. Hangi taraftan başlarsak başlayalım aynı hakikate ulaşacağız. Öylese biz, daha kolay sandığımız yönden meseleyi ele alalım. Kendimizden başlayalım. Kendimizi tahlil edebilirsek ve kendimizi anlarsak kendimizle barışırız. Kendimize güveniriz. Kendimizi severiz. Korkularımızdan kurtuluruz. Başkalarını ve Allahımızı sevmeyi ve onlara güvenmeyi öğreniriz.
‘Kendini bilme’ daha tutarlı bir ifade ile ‘kendini arama’dır. Farkında olalım veya olmayalım bizler kendimizi dolayısı ile Rabbimizi arıyoruz. Nerden geldik, ne haldeyiz, nereye gidiyoruz?
İnsanın yaratılış hikmetini anlatan Kur’ani kıssa aydınlatıcı bir dizi ipuçları vermektedir. Ve insanoğlunun, çağdaş bir edebiyatçının (Tevfik el-Hakim) ifadesi ile ‘yalınayak Cennet’ten sürülüşü manidardır.
Kısaca hatırlarsak: Allah, yeryüzünün halifesi bir insan yaratacağını Cennet sakinlerine bildirir. Melekler şöyle derler: ‘Ey Rabbimiz! Biz Seni hakkıyla övmüyor muyuz ki, yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökecek bir adem yaratmak istiyorsun?’ Bu serzeniş karşısında Allah: ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ der. Allah, Âdem’i yaratır ve ona eşyanın isimlerini öğretir.(2:31) Meleklerden Âdem’e secde etmelerini ister. Melekler emre karşı gelmezler fakat İblis secde etmez.
Bunun üzerine Allah ile İblis arasında şu konuşma geçer:
‘Ey İblis! Seni benim emrimden alıkoyan nedir? Kibirlenenlerden mi yoksa yücelenlerden mi oldun?’
İblis: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın, (7:12;38:76)
Allah: ‘İn oradan. Burada büyüklük taslaman haddin değil. Çık, sen aşağılıklardan birisin.
İblis: ‘Onların diriltilecekleri güne kadar bana süre ver.’
Allah: ‘Süre verilenlerdensin’
İblis: ‘İmdi beni ayartmandan ötürü, Senin doğru yolun
üzerine onlara karşı pusuda bekleyeceğim. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükürlü bulmayacaksın.
Allah: ‘Çık oradan, aşağılık kovulmuş biri olarak. Onlardan sana uyanla, andolsun ki Cehennem’i hep sizinle dolduracağım. (7: 13–18)
Kur’an bu diyaloğa farklı yerlerde başka ayrıntılar ekler:
İblis: ‘İmdi, Senin kudretine yemin ederim ki onların hepsini saptıracağım.’ (38:82))
‘Rabbim beni ayartmandan ötürü, ben de yeryüzünü onlara süslü göstereceğim ve onların hepsini ayartacağım. Ancak muhlis kuların bunun dışında.’
Allah: ‘Bu benim için doğru bir yol: Kullarıma gelince, azıp sana uyanlar dışında, onlar üzerinde bir yetkin olmayacak. Şüphesiz Cehennem onlar için vaadedilmiş bir yerdir.’ (15:39-43)
Bu beyanlar, Allah’a itaatsizliğinden dolayı şeytanlaşan İblisin hangi sebeple insana düşman olduğunu açıklıyor. Onu bu davranışa sürükleyen vasıflar; gurur, öfke ve kıskançlıktır. O, bulunduğu makamdan dolayı gururludur. Kendinden daha aşağı gördüğü bir avuç çamur karşısında secdeye kapanmasını istediğinden Allah’a kızgındır. Allah Adem’e özel bir ilgi gösterdiğinden Adem’i kıskanmaktadır. Dahası İblis kendinden o kadar emindir ki, Allah’ın onun bilmediği birşeyler bilebileceğine hiç ihtimal vermemektedir.
En ilgiç noktalardan birisi de İblis’in Allah’la girdiği pazarlıktır. Kıyamet Günü’ne kadar mühlet ister ve Allah ona müsade eder. İblis, Allah’ın kendisini kışkırttığını bundandolayı insanoğlunu ayartacağını iddia eder. Allah ise muhlis kullarının ona uymayacağını onlar üzerinde bir gücü olmadığını bildirir.
Dün olduğu gibi bugün de İblis sözünün arkasındadır. Görünen o ki, oldukça da başarılıdır. Bu gerçeği Allah, Kur’an’da itiraf eder: ‘İblis, insanlar hakkındaki zannını mü’minlerden bir grup müstesna doğruladı.(34:20)
İblis; hatayı, günahı, cehaleti, büyüklenmeyi, yanlış iş tutmayı özde kendini bilmemeyi ve kabul etmemeyi tecessüm ettiriyor. İnsan ise Allah’ın ilgisine ve güvenine mazhar olmuş bilen ve seçebilen bir varlık olarak tezahür ediyor.
Tercih edebilme kabiliyeti Âdem ile Havvay’ı şeytanın tuzağına düşürmüş ve Cennet’ten etmiştir. Bu olay, Kur’an’da aşşağıdaki gibi anlatılır:
‘Biz, ‘Ey Âdem, ’ dedik, ‘sen ve eşin Cennet’e yerleşin ve ondan dilediğiniz zaman rahatça yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yanlış yapanlardan olursunuz. Derken, şeytan oradan ayaklarını kaydırdı ve onları bulundukları yerden çıkardı.’ (2:35–36) ‘İnin birbirinize düşman olarak. Sizin için yeryüzünde bir süre bir konukluk ve eğlence vardır... Orada yaşayacaksınız ve orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.’ (7:24–25)
Bütün bunlara rağmen Allah, hâlâ insana özellikle muhlis kullarına güvenmektedir. Çünkü Allah, insanı fıtrat üzere yaratmıştır. Teknik anlamı ile fıtrat, asli tabiat veya doğuştan gelen yatkınlıktır. Bu, kişinin kendini ve Allah’ı doğuştan tanıdığını gösterir. Fakat insan, ‘nisyanla ma’luldur.’ Hatırlatılmaya ihtiyaç duyar. İşte peygamberler, bizlere kendimizle ve Allah’la alakalı unuttuklarımızı hatırlatan örnek insanlardır.
Kendini arayan insan, peygamberlerden istifade etmelidir. Peygamberler, bizlere birzamanlar Allah’ın iltifatına mazhar olmuş güven telkin eden varlıklar olduğumuzu hatırlatırlar. Onlar silkinip kendimize dönmemizi, çelişkilerden kurtulmamızı ve birbirimizi sevmemizi tavsiye ederler.
Peygamberimiz Hz. Muhammed de bütün diğerleri gibi örnek ahlakı ile bir modeldir. O, Kur’an’ı şahsında tecessüm ettiren eşsiz bir insandır. O, Kur’an’ın tebliğcisi Muhammed’ul Emin’dir.
Gel gör ki, böyle bir peygambere ümmet olan bizler ne âlemdeyiz? Biz, Allah’ın itimat ettiği insanlar mıyız yoksa İblisi haklı çıkartan hain varlıklar mı? Bana öyle geliyor ki, bahşedilen nimetten bihaber, yüklendiği sorumluluğu çoktan unutmuş içdünyası perişan, dışdünyası mefluç zavallılarız. Öyle olmasaydı, Rabbimizi küstürür müydük? Böylesine bir gafletle bu kadar rahat, vurdumduymaz olabilir miydik?
Herşeye rağmen Yüce Rabbimiz umutla, sabırla bekliyor. Unuttuğumuz benliklerimizi hatırlamamız için herhalde!
Bize emanet edileni heder etmeden geri vermek insani ve ahlaki bir ödevdir. Kur’an, bizlere kendi isteğimizle kabul ettiğimiz bir emanetten bahseder: ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara önerdik; ama onlar onu taşımayı reddettiler ve ondan korktular. Ve insan taşıdı onu. Şüphesiz o çok cahil, büyük yanlışlar yapan biridir. (33.72)
Emanet, korunması için birisine bırakılan kıymete haiz bir şeydir. Ayetten anlaşıldığına göre; Allah, insana değerli bir emanet bırakmış. Üstelik insan bu emaneti kainatta kabul eden biricik varlık. Gerçi bu biraz cahilliğimize ve kusurlu oluşumuza mebni. Ama herhalukarda emanet bize bırakıldığına göre güvenilir bir yanımız söz konusu. Bunun için Kur’an, başka bir ayette ‘Allah, size emanetleri sahiplerine geri vermenizi emreder.’ (4:58) demektedir.
Fakat insanların emanet aldığı şey ne idi?
Emanetin ne olduğunu anlayıp onu aldığımız gibi sahibine iade edebilmek için kendimize dönmemiz gerekiyor. Aynayı kendi yüzümüze tutunca anlarız ki, bütün diğer varlıklar gibi sahip olduğumuz herşey emanettir. Gerçekte bütün varlık Allah’a aittir. Er veya geç geri verilecektir. Bu kaderdir. Allah’tan gayrı herşey fanidir. Aslına yani Allah’a dönecektir ve dönmektedir. Bu dönüşe muhalif bir oluş imkân dâhilinde değildir. Fakat emanet ayeti bunlardan daha fazlasını içeriyor. İradi bir seçime işaret ediyor.
Otoritelerin çoğu, ‘emaneti’ Allah’ın halifeliği alduğunu söylerler. Halifelik ise tüm isimlerin öğretilmesine dayandırılır. Onu taşıyabilecek olan da sadece insandır. Fakat sadece insan olmak kafi değildir. Aynı yamanda Allah’ın kulu olmak gerekir.
Bu bağlamda şuurlu bir şekilde emaneti muhafaza edip sahibine teslim edebilmek kişinin kendini bilmesini gerektirir. Bu biliş gönüllü müslümanlıktır.
İnsanlar emaneti koruyor görünmemektedirler. Bütün peygamberler tarihi unutkan insana bu emaneti hatırlatma uğraşısı olarak özetlenebilir.
Kur’an’da aynı noktaya dikkat çeker:
‘Rabbin âdemin çocuklarına bellerinden zürriyetini alınca onları kendilerine şahit tuttu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ ‘Evet şahidiz!’ dediler’. (7.172)
‘Kıyamet Günü, ‘Biz bundan gafildik’ demeyesiniz diye, veya, ‘Daha önce babalarımız Allah’a şirk koştu; biz ise onlardan sonra gelen bir nesildik. Yoksa anlamsız ve boş işler yapanlar yüzünden bizi helak mi edeceksin?’ dememeniz için.’ (7:172–173)
Kendini okuyup anlamaya başlamak asli fıtrata dönüştür. Kendine, Allah’a ve diğerlerine karşı güvenin ve sevginin yeniden tesisidir. Kurtuluş kapısının anahtarıdır. Bu gerçeği Kur’an en güzel ve sade bir biçimde anlatıyor:
‘Sen asli iman sahibi olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın fıtratına’ ki O insanları ona göre meydana getirmiştir. Allah’ın yaratmasında hiçbir değişme olmaz. İşte bu dosdoğru dindir, ama insanların çoğu bilmez. O’na dönmek sureti ile (yüzünüzü dine çevirin). O’ndan sakının ve salat’ı ifa edin ve müşriklerden olmayın.’ (30:30–31)
Aslli fıtrata dönüş eğer istikamet üzere olursa; kişi, insan olmanın manasını kavramaya başlayacaktır. İstikamet, görev ve sorululuğunun bilincinde olmaktır. Allah’a gönüllü kulluktur.
Kulluk, Allah ile insan arasında kurulan dostani iletişimin kişideki tezahürüdür. Kulluk, Varlığı anlamlandırmadır. Kulluk, teminattır, itaattir, güvendir.
İnsan ve kul olarak yüzünü Allah’a dönmek, gönüllü mü’minliktir. Bu, karşındakine güven vemeyi gerektirir. El-mü’min sıfatı, eman veren, emin kılan manalarını da kapsamaktadır. Hem Allah’ı hem de onun kullarını niteler.
Hz. Muhammet, insan ve kuldu. O, güvenilir bir elçiydi. Bütün diğer peygamberler gibi o da bir zamanlar insana emanet edileni hatırlattı. Dürüstlüğü ve güvenirliği ile numune oldu.
Gerek Allah’a bağlanmada gerekse beşeri münasebetlerde güven, temel ilkedir. Güven, karşılıklıdır. Samimi bir ilişki veya bir topluluk ifsat edilmek isteniyorsa İlk yapılan ameliyye, güven duygusunun tahribidir. Türk insanının bugün güven duygusu zayıflatılmıştır. Vatandaş devletine, devlet vatandaşına, amir memuruna, memur amirine... güvenmemektedir. Güvenzizlik, yukarda izah ettiğim gibi, korku ve endişe doğurmaktadır. Kişi, bir filozofun ifadesi ile, ‘ bastığı yeri kayıyor’ sanıyor. Tutunacak bir dal, sığınacak bir kapı bulamıyor. Güçsüz ise ömrü, garip saldırılara maruz yalpalayıp yuvarlanmakla gelip geçiyor. Kelli felli ise baskı ve zulümle güvende kalma yolunu deniyor.
Güven duygusu zedelenmiş kişilerden oluşan bir toplumda kargaşa vardır. Huzur yoktur. Bunun sonu infialdir. Bu, tabii sonuçtur. Dışetmenler sadece bu süreci ya uzatırlar ya da hızlandırırlar.
İnsan, bütün ömrünü çalkantı içinde harcayamaz. Bu, onun yaradılışına terstir.
Güvensizlik, maneviyatın zayıflaması, Allah’a olan itimatın devre dışı bırakılmasıdır. Asli tabiattan kopuştur. Özün bozulmasıdır. Özden uzaklaşan insan, bunalıma girer. Anlamsızlığın içinde kaybolur ve heder olur gider.
Kendini arayan insan, ilk önce zayıflayan güven duygusunu kuvvetlendirmekle işe başlamalıdır. Kendini tanıdıkça güven yeniden tesis edilir. Kendine birzamanlar duyulan güvenin farkına vardıkça Allah’a olan güveni artar. Kendine ve Allah’a güvenen başkalarına da güvenir. Bu, güvenli bir toplumun inşasının startıdır.
Süleyman Dönmez