- Kategori
- Blog
Kerim Korkut - Hayatın Sırları

Yüzünde yalancı bir huzur, iyi adam tafralarıyla, elinde evine giderken aldığı bir somun ekmek, manavın köşeyi dönüyor her akşam. Aradakiler, yani bizler hayatın hamallarıyız. Dünyayı sırtımızda taşıyoruz. Ölünce her üç guruptan birer kişiyi inceleyin. Bizim guruptakilerin gözleri açık gittiklerini göreceksiniz. Yaşadıkları dönemde hangi istedikleri olmuştur ki kapansın.
Ahreti seçenler her sabah Adn cennetlerinin hayaliyle uyanırken dünyamızın özgür kuşları zaten cennette yaşadıklarını iddia edeceklerdir. Aradaki bizler ise bir yandan dua ederken öbür yandan Hatçe kızın fistanını çekiştirip duracağız.
Her şey bize yasak. Yemeğimizi bile gönül rahatlığıyla yiyemeyiz. Çoğumuzun yaşamında sadece beş mekân var. Ev, işyeri, mutfak, tuvalet, mezarlık. Birileri sanki bizi sürekli gözetliyor. Bir kadınla konuşsanız eşiniz hemen mahkemeye koşar. Bir erkekle çay bahçesinde otursanız maazallah eşiniz sizi öldürür. Vitrinlere, afişlere, gelip geçenlere bakıp yalanmaktan dillerimiz aşınır.
Bu çileli hayatımızın karşılığında bize verilen sadece”iyi insan” ödülüdür. Bu ödülü de çok azımız alır. Yaratılış olarak ciddisindir, suratsız derler. Tutumlusundur, cimri derler. Yemeğe içmeye düşkünsündür, pisboğaz derler. Aşka, sekse düşkünsündür; zampara, sapık derler. Şöyle biraz uzanayım desen, tembel derler. İyi insan olabilmen için hiçbir şey yapmaman, kısaca yaşamaman gerekir.
Aslında bu iyi insan olmanın pek de bir artısı yoktur. İbadetin eksik olduğu için Allah sevmez. Hep onu bunu düşünmekten fakir kalırsın bu sefer de kul sevmez. İyilik kelimesinin sadece adı güzeldir. Onu yediğinizde kesinlikle ağzınız tatlanmaz. Sizi iyilikle donattıkları zaman yaşamınız elinizden gider sadece kuru itibarınız kalır.
Bizler dünyanın düzenleyicileriyiz. Adımız “Hasan Efendi” ya da “Makbule Hanım” dır. Çevreyi temizleriz. İnsanları misafir ederiz. Düğünler yaparız. Oğlumuz kızlarla gezsin diye hamallık eder, kızımızın çocuğunu hani mümkün olsa biz doğurmak isteriz. Bizim hiç eğlencemiz yoktur. Parkta simit yer, Eminönü’nde balık ekmek, Sultanahmet’te bir külah dondurmaya fit oluruz. Paramız olsa bile özgürlüğümüz yoktur. Hani eşini elinden tutup sinemaya götürsen “Çocuk musunuz siz ayol? Bu yaşta utanmıyor musunuz” denilir. Bunu diyenler de sizin gibidirler aslında. Birbirimize hayatı zehir ederiz. Ne dindarların baskıları, ne de aşırıların korkusu değildir bizi yaşamaktan alıkoyan. Bizi bizim gibiler yiyip bitirir. Abuk sabuk kitapları okuya okuya, bilgisiz cahil insanları dinleye dinleye hepsi birer hoca kesilmişlerdir başımıza. Hele akraba, tanıdıksa her şeyinize karışırlar. Bu akraba, tanıdıktan uzak olmak için Alaska’ya gitmeyi bile düşünüyorum. Oralara gelemezler herhalde. Akraba, tanıdık tam anlamıyla baş belasıdır. Elli küsur yaşımdayım. Bugüne kadar bir akrabamdan, tanıdığımdan toplu iğne kadar fayda gördümse namerdim. Keşke leylekler getirseydi beni. Keşke ağaç kovuğunda büyüseydim.
Aradakiler Arasat’takiler gibidirler. Ne Tanrıya yaranırlar ne de kula. Bunların karılarıyla/kocalarıyla 30’uncu yılda 98 bininci kere birlikte olmaktan, karpuzu çekirdeğiyle yemekten ve kuşları seyretmekten zevk aldıkları söylenir. Sürekli bilmem hangi yazarın sıkıcı kitabını okumaları önerilir. Süslenip püslenip elaleme karşı havalı havalı gezmekten de mutlu olurlarmış. Hiç birine inanmıyorum. Yaşam 15 taşla oynanan bir tavla oyunudur. Taşlardan biri eksik olduğu zaman bu oyunu oynayamazsınız. Biz ise elimizde bir iki pulla yaşamı mars etmeye çalışıyoruz. Tabi ki biz mars oluyoruz. Daha ellisinde halimizi gören imam “Ne zaman öleceksin” diyor.