​ Kimin bayramı? Yeni bir Devrimci özneye doğru / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mayıs '11

 
Kategori
Güncel
 

Kimin bayramı? Yeni bir Devrimci özneye doğru

Kimin bayramı? Yeni bir Devrimci özneye doğru
 

Yeni bir devrimci özne zorunluluk haline geliyor.


1 Mayıs'ın sembolikleşen anlamının ötesinde, bu konuda artık en çok kafa yormamız gereken şey, emekçi veya işçi dediğimiz toplumsal kitlelerin-veya sınıfların- değişen doğası ve yeni aldığı biçim olsa gerek.
Yani çağımızda işçi kim? Emekçi kime denir? sorularını tekrardan ele almak zorunlu hale geliyor; çünkü yaşadığımız dünyada emek-sermaye paradoksu üzerinden işleyen mekanizma hala aşılamadı.
Aşılamaması bir yana mekanizmanın üretim (emek) kanadının üzerinden devasa bir silindirin geçtiği muhakkak ve bu silindiri kabaca küresel neo-kapitalizmin kendini dayatan yeni doğası olarak alabiliriz. Sistem en güçlü araçlarını (medya veya tüketim gibi) kendi lehine işleyecek biçimde düzenlerken kendisini öylesine dayatıyor ki, sonucunda kendi doğasını da yaratıyor kaçınılmaz olarak. Bu, yaşadığımız çağın yeni-insanının portresini de ortaya çıkartıyor aynı zamanda. Bu insan, pratik veya düşünsel her anlamda üretim üzerine değil tüketim üzerine programlanmış ve sisteme itaatkarlığı özellikleriyle öne çıkıyor.
İş böyle olunca, kapitalizmin zaferi kaçınılmazmış gibi algılanıyor toplumun genelince.
Ancak öyle mi gerçekten? Yani kapitalizmin zaferi 21.yüzyıla geldiğimizde kaçınılmaz hale mi gelmiştir?
Haşa!
Çünkü Kant'dan Hegel'e, Hegel'den Marks'a görürüz ki, diyalektik olmaksızın ne tarih ne de dönüşüm olabilir; dönüşüm olmaksızın da tarih ileriye gitmez, olsa olsa yerinde sayar. Öyleyse kapitalizm zaferini ilan etmiştir diye düşünüp üretici sınıfları göz ardı etmek, ona tarih sahnesinin silinmiş öznesi olarak bakmak ve bunun sonsuza dek böyle süreceğine inanmak yeni bir tür dogmacılığa saplanıp kalmak olmuyor mu?
Evet, hem de nasıl!
Üstelik şöyle bir gerçek her geçen an (şimdilik belli belirsiz de olsa) ortaya çıkmaktadır ki, o da, kapitalizmin çağımızın yeni statükosu olmaya başladığıdır!
Şöyle bir düşünelim: diyalektiğin zorunlu bir sonucu olarak, şey'ler doğası gereği kendi sonununa doğru yol almamış olsaydı, bugün ne bilim ne de teknoloji gelişebilir, skolastik bir toplumda sonsuza dek yaşıyor olurduk. Kapitalizm de kaçınılmaz olarak kendi sonuna doğru yol alan tarihsel bir süreçtir nihayetinde; hem doğada sonsuzluğa içkin hiçbir şey yoktur.
Öte yandan, haklı olarak, Marks'ın tezlerinden ve öngörülerinden neredeyse iki yüz yıl sonra neden hala devrim gerçekleşememiştir diye düşünülebilir.
Bu, çeşitli açılardan irdelenebilir; örneğin teknolojinin ilerlemesiyle kol emeğinin niceliksel değeri düşmüştür diye geçiştirilebilir. Ancak olayın perde arkasında daha önemli bir gerçek var: Kapitalizm hala ayaktadır; çünkü yapay ihtiyaçları gerçeklik buymuş gibi öylesine başarıyla ortaya çıkarmıştır ki, insanların nihai amacı, kişisel tüketim arzularının tatmin edilmesi olmuştur. Guy Debord'un deyimiyle bir "gösteri toplumu" yaratılmış ve herkes, hatta sistemin kendisi dahi bu gösterinin bir parçası olmaya göre düzenlenmiştir. Eğer gösterinin bir parçası olmayı reddediyorsanız otomatikman dışarıdasınız demektir.
Ancak sorun şuradadır ki ve kapitalizmin en büyük başarısı bu olmuştur, hemen herkes gösterinin bir parçası olmayı istemektedir, daha doğrusu başka bir dünyanın hayalini kurma ihtimali bile insanların ellerinden alınmıştır.
O halde şu kritik soruyu sormanın zamanı geliyor: ne yapmalı?
Bir kere işe şunu anlamakla başlamalı: eski tezler yeni çağın dinamiklerine göre yeniden düzenlenmeli!
Sosyalizm hep bu yüzden kaybetmemiş midir? Kapitalizm çağa göre esnek bir tutum alırken sosyalizm aynı başarıyı gösterememiştir ne yazık ki...
Ancak buna dair bir bilinç kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaya başlayacaktır, çıkması zorunludur da.
Bu bağlamda teorik alanda çalışmalar olmuyor değil. Hardt ve Negri'nin çalışmalarından, Woods gibi eski tüfeklerin yeni tezlerine kadar bunu görmekteyiz. Benim en ilginç bulduğum isimlerden birisi de Simon Critchley ve onun "Sonsuz Talep" isimli kitabı. Kitap Türkiye'de ne kadar ilgi gördü şüpheliyim ama, gerçekten de ilginç söylemlerle ortaya çıkıyor. Bunlardan en önemlisi, yeni bir etik özne yaratılmasının gerekliliğine dair. Öznesini (klasik proleterya) büyük ölçüde yitiren devrim, kapitalizmin ortalığı boş bulmasıyla ortaya çıkan yeni eziciliğinde yeni fırsatlara sahip aslında. Bu özne dışarıda kalanların taze bilinçlerinde şekillenecek ve ortaya çıkacaktır. Bu ise eski klasik tezlerin günümüzde esnekleşmesi ve gerekirse değişmesinden başka bir biçimde olamaz. Critchley bunu şu sözlerle destekliyor örneğin: "...bana öyle geliyor ki tarihin bu noktasında, gerek birleşik anarko-sendikalist veya anarko-komünist yoluyla gerekse de partinin aracılık edeceği devrimci proleter praksisi yoluyla devletin tamamen ortadan kaldırılması hedefine ulaşmayı umamayız. Klasik Marksizmde devlet, devrim ve sınıf tutarlı bir küme oluşturur." (Sf.121).
Yani yeni silahlarıyla kuşanmış düşmanı eski silahlarımızla yenemeyiz, işe bunu bilmekle başlamalıyız demiyor mu açıkça?
Şüphesiz...
Çünkü ancak böylece "ne yapmalı?" ya geçilebilir. Bu noktada ise Critchley'in şu önerisi son derece ciddiye alınmalı gibime geliyor: "...bu tarihsel konjonktürde oluşturulması gereken şey, sol bir popülizmdir." (Sf.156)
Gerçekten de sol teoride olamayacak denli radikal bir söylem görünse de, bence oldukça gerçekçi. Sol, nasıl ki sağ kendisine göre daha pragmatist, ona karşı aynı şekilde tavır alabilmeli günümüzde; çünkü bu artık zorunludur.
Bundan birkaç sene önce yaşadığım bir olayı hatırlıyorum da; solda gözüken sevdiğim bir arkadaşım, büyük bir markanın tişörtlerine "Che Guevara" baskıları yapmasına nasıl da öfkelenmişti. Ona göre bu olmaması gereken birşeydi, hatta maskaralıktı. Bende ona katılmadığımı, bunun bir zararı olmayacağını hatta iyi bile olduğunu söylemiştim.
Son olarak, klasik Marksist açıdan devlet-devrim-sınıf kümesinin dağılmasından sonra sol kimi hedef alacak peki?
Şöyle düşünüyorum ben...
Dünyanın ihtiyacı olan sol, işçilerden beyaz yakalılara, çevrecilerden eşcinsellere, gençlerden nihilistlere ve işsizlerden orta sınıflara kadar dışarıda kalan herkesi içine alabilecek bir sol olmalı. İş, bu toplumsal kesitlere böylesi bir bilinci uyandıran görüngülerin ve söylemlerin ortaya çıkarılmasında. Çünkü yeni bir devrimci praksise böyle ulaşılabilir.
İşte bu yüzden, sadece emekçilerin değil, tüm insanlığın 1 Mayıs'ı kutlu olsun diyorum. 

 

Kaynakça:
Simon Critchley-Sonsuz Talep (Metis Yayınları, 2009)
Guy Debord-Gösteri Toplumu (Ayrıntı Yayınları, 2010) 

 
Toplam blog
: 47
: 1149
Kayıt tarihi
: 24.11.10
 
 

Praksise düşünceden varan bir romancı, kültür eleştirmeni, otodidakt bir feylesof, yaşam gözlemci..