- Kategori
- Gündelik Yaşam
Kırıntı
Mesai saatim çok erken başladığı için, hemen hemen tüm şirket çalışanları kahvaltımızı iş yerinde yapıyoruz. Bu işten oldukça karlı çıkan bir kafeteryamız da var tabi.
Kafeterya fabrika bahçesinde kurulu. Güzel havalarda insanlar bahçede kahvaltı ediyorlar. Diğer günler ise siariş verip masamıza gidiyoruz ve getiriyolar işte tostumuzu, çayımızı falan...
Fakat ben on günlerde bir değişiklik yapmaya başladım. Hava yağmurlu da olsa, soğuk da olsa, dışarıda ediyorum kahvaltımı. Gerçekten de içim açılıyor. Çay çabuk soğuyor tabi, hızlı hızlı içmek gerekiyor biraz. Bir yandan da lan mesai başladı ben haşa buradayım diye içim içimi yiyor. Ama olsun. Heyecanlı oluyor. Bazen kuşlar bile ötüyor, ya da bana öyle geliyor.
Bu sabah kahvaltı ederken birisi arkamdan geldi, "oo sende mi artık yağmur-soğuk dinlemeden dışarıda kahvaltı edenlerdensin?" diye sordu. Artık emekliliği yaklamış bir abiydi. Ayaküstü sohbet etmişliğimiz vardı. "Vallahi abi dedim, aynı masada hergün 9-10 saat geçiyor. 10 dakika da eksik geçsin" dedim.
"Sen de bana benziyorsun" dedi.
"Abi" dedim "sen galiba benim 28 sene sonraki halimsin?" "Doğrudur" dedi. Önce biraz duygulanır gibi oldu, sonra yüzü ciddileşti. Bizi dinleyen kimsenin olup olmadığını görmek için şöye bir etrafını kolaçan etti ve bana yaklaşıp
"kaç buradan evlat" dedi.
Doğrusu bu "evlat" kelimesini kullanmasa daha iyi gibiydi. Çünkü sanki bir filmdeymişiz de seslendirilmiş gibi olmuştu ve bu da yakalanan sıcak ilişkiyi biraz zedeliyordu nazarımda.
"Babalık" dedim. "Sen 30 sene kaçamamışsın, ben nasıl kaçayım" dedim.
Yere baktı. Ben de baktım. Karıncalar simitimden dağılan kırıntıları taşıyorlardı.
Kafeterya fabrika bahçesinde kurulu. Güzel havalarda insanlar bahçede kahvaltı ediyorlar. Diğer günler ise siariş verip masamıza gidiyoruz ve getiriyolar işte tostumuzu, çayımızı falan...
Fakat ben on günlerde bir değişiklik yapmaya başladım. Hava yağmurlu da olsa, soğuk da olsa, dışarıda ediyorum kahvaltımı. Gerçekten de içim açılıyor. Çay çabuk soğuyor tabi, hızlı hızlı içmek gerekiyor biraz. Bir yandan da lan mesai başladı ben haşa buradayım diye içim içimi yiyor. Ama olsun. Heyecanlı oluyor. Bazen kuşlar bile ötüyor, ya da bana öyle geliyor.
Bu sabah kahvaltı ederken birisi arkamdan geldi, "oo sende mi artık yağmur-soğuk dinlemeden dışarıda kahvaltı edenlerdensin?" diye sordu. Artık emekliliği yaklamış bir abiydi. Ayaküstü sohbet etmişliğimiz vardı. "Vallahi abi dedim, aynı masada hergün 9-10 saat geçiyor. 10 dakika da eksik geçsin" dedim.
"Sen de bana benziyorsun" dedi.
"Abi" dedim "sen galiba benim 28 sene sonraki halimsin?" "Doğrudur" dedi. Önce biraz duygulanır gibi oldu, sonra yüzü ciddileşti. Bizi dinleyen kimsenin olup olmadığını görmek için şöye bir etrafını kolaçan etti ve bana yaklaşıp
"kaç buradan evlat" dedi.
Doğrusu bu "evlat" kelimesini kullanmasa daha iyi gibiydi. Çünkü sanki bir filmdeymişiz de seslendirilmiş gibi olmuştu ve bu da yakalanan sıcak ilişkiyi biraz zedeliyordu nazarımda.
"Babalık" dedim. "Sen 30 sene kaçamamışsın, ben nasıl kaçayım" dedim.
Yere baktı. Ben de baktım. Karıncalar simitimden dağılan kırıntıları taşıyorlardı.