- Kategori
- Deneme
Kırmızı Elbise giyinme günü !

KIRMIZI ELBİSELİ KADIN
Garipti bu gün her şey! Gün garip başlamıştı. Uyunmak da istememişti hoş güne başlamak için. Karanlıkda değildi ki hava içine kasvet damlaları dolsun, hatta biriksin, hatta oradan tüm bedenine yayılsın. Yoktu öyle bir şey! Tam tersi günlük güneşlik... Birkaç ismini bilmediği, sesini daha önce duymadığı kuş penceresinde ona seranad yapmış, onu uyandırmıştı. Zorlanmıştı belki kalkarken ama kuşların sesi ve güneşin parlak ışığı onu kendine getirmişti. Böyle bir günde yatakta ne işi vardı?
Onun deyimi ile tonlarca iş onu bekliyordu üstelik. Kalkmalı, giyinmeli ve gitmeliydi. Nereye?
Öyle ya bir yere gitmekdi dileği! Biryerlerde olmakdı niyeti!
Parka gidip kuşlara yem verecek hali yoktu nasılsa! Arkadaşlarına da gitmek istemiyordu canı, zaten hergün onlarla haşır neşir! Yok – yok o bu tatil gününü farklı değerlendirmek istiyordu. O bu hafta sonu iznini aklında kalan, biriktirdiği hatıraların içine katacağı birkaç anısı olması için iyi yaşamak istiyordu.
Hava güzel, ful enerji… Ne yapmalı o zaman? Buldum, dedi.
İlk başta kendimle olmalı, kendimi bu güzel güne hazırlamalıyım.
Önce bir duş, sonra kurulunma, saçlar – başlar ve makyaj ardından parfümle ve elbise! Ne giyeceğim? İşte zor bir karar! Öyle ya ne giyecekti ki!
Daha gideceği yeri belirlememişti…
Hallederim dedi. İçinde garip bir coşku, bilmediği bir heyecan vardı. Buna sebep güneşin günlerdir yağan yağmurdan sonra ortaya çıkmasımıydı, kuşların müthiş şarkıları ile güne başlamasımıydı yada çok yorgun geçen bu haftadan sonra bu günün tatil günü olmasımıydı? Bilmiyordu. Çokda umurunda değildi.
Bugünü doyasıya yaşayacaktı.
Hızla kalktı, hemen çayını demledi. Minik bir kahvaaltı her zaman ona iyi gelirdi. Birkaç bardak çay ise bu işin tuzu biberi, kendinin enerji depolamasıydı.
Kahvaltısını keyifle yaptı. Duşa girdi. Hayret! Uzun yıllardan sonra ilk kez duşta şarkı söylediğini farketti. Hoşuna gitti. Sesini biraz daha yükseltti. Belki evsahibi, Itır teyze şaşıracaktı, deli kıza ne oldu da sabah sabah böyle bağırarak şarkı söylüyor diyecekti ama kimin umurundaydı ki? Duştan sonra, bornozla bir kahve keyfi yaptı. Saçlar kurutuldu, şekillendirildi. Makyajda bitmişti. Sıra giyinmeye gelmişti.
Dolabını açtı, spor bir şeyler giyecekti, bu gün tatil günüydü. Sonra gözüne kırmızı elbisesi çarptı. Uzun zaman önce özel bir gece için almıştı bu elbiseyi bir kucak dolusu da para ödemişti. Hiç giymemişti. Onu giyecek bir geceye gitmemişti ki. Elbise ona o elbiseye bakmıştı aylardır. Şimdi olduğu gibi…
Aniden karar verdi. Kırmızı elbisemi giyeceğim.
Pazar günü! Tatil günü! Tek başına!
Neden olmasın?
İlla biri için mi giyeceğim veya bir yere gitmek için mi?
Bugün farklı bir gün, içim çoşkuyla dolu. Kırmızı elbise giyme günü!
Böyle bir günmü varmış? Dedi kendi kendine, daha bir keyiflendi.
Elbiseyi giydi aynanın karısına geçti. Hoppala! Bu elbiseyi aldığı zamanı hatırlıyordu, fermuarına çekmekte zorlanmıştı mağazada. Şimdi rahatlıkla giyebilmişti. Bu onun dahada keyiflenmesini sağladı. Yaşasın dedi. Ayakkabıları seçmek zaten zor değildi. Siyah muhteşem ayakkabılar elbise alındığında alınmıştı. Yüksek topukluydu, güzeldi, bir kadını olduğundan daha zayıf, daha zarif, daha cazibeli yapan ayakkabılardandı. Aynada birsüre ayakkabılarını da izledi. Tamamdır dedi. Küçükbir çanta gerekli ama bu kadarda abarmayayım dedi, herhalde gece çantasıda olmazdı. Yine küçük bir çanta olmalıydı. Öylede yaptı küçük bir çanta aldı. Aynada sonkez kendini inceledikten sonra, bir şarkı tutturdu ve kapısından dışarı çıktı. Kilitlendiğinden emin olduktan sonra asansörde son kez aynada kendini inceledi.
Allah kahretmesin ya bayağı güzelim.
Gülümsedi, birde kendine öpücük attı.
Dışarı çıktığında apartamının kapısı önünde durmak zorunda kaldı. Öyle ya hangi tarafa gidecekti. Sağa yok sola. Hay Allah nereye gidiyordu. Taksi de çağırmamıştı. Hoş arabaya binecek modda da değildi. Yürümeliyim dedi. Yürüdü.
Karar verdi. Parka doğru gidecekti.
Belki sabah kendini uyandıran kuşların ailelerini ziyaret ederdi.
Yok artık dedi kendine! Bayağı bir saçmalamaktayım!
Yinede aldırmadı, parka doğru yürüdü. Daha parka yeni gelmişti ki, birileri koşuyor, birileri tut diye bağırıyordu. Ne olduğunu anlamadan, karşıdan gelen iri yarı bir adam, onun üstüne atladı ve genç kadını sıkıca tuttu. Bununla da kalmadı, başına silah dayadı. Genç kadın neye döndüğünü anlamadı. Korkacak bile zamanı olmamıştı. Adamın nefesi kulağının dibinde, sesi beyninin içindeydi.
Yaklaşmayın bu kadını öldürürüm.
Öldürmek mi? Kim öldürüyor, niye öldürüyor, niye beni öldürüyor? İş ciddiydi. Karşısında iki polis onlara yaklaşıyolardı. İçlerinden biri bağırdı.
Kadını bırak, teslim ol. Adam bağırdı.
Bu kadını öldürürüm, yaklaşmayın.
İyi de beni niye öldürüyor? Ben bunları tanımıyorum ki, ne yapıyorlar? Aklına bir film çekildiği, doğaçlamada rolün içine kendinin daldığını düşündü. Evet, böyle olmalıydı. Yoksa güpe gündüz evlerinin hemen yanındaki parkta böyle kaçan ve kovalayan polis hikayesimi olurdu. Farkına varmadan rahatalmış gibi oldu.
Adam başından namluyu boyna doğru indirmişti. Boynuna silahın namlusunu bastıran adama seslendi.
Rol değil mi bu, filmmi çekiyorsunuz? Adam şaşırdı. Deli misin kadın sus öldüreceğim seni. Anladım dedi sustu. Yahu bu adam şaka mı yapıyor? Yoksa gerçekten bu karşımdakiler polis mi? Adamın kendini acıtarak arkaya doğru çekişinden bunun rol olmadığını anlamaya başladı. Korktu. Yahu ne oluyor? Gerçekten beni öldürecek misin? Beni tanımıyorsun bile, manyak mısın sen? Bırak beni bak ben kırmızı elbise giydim. Ne saçmalıyorum ben dedi. Sabahtan beri kırmızı elbiseye takmıştı, aklına o geldı. Adam bir şey söylemedi ya da söyledi. Ya havle dediğini hatırlıyordu. Polis bağırıyor, adam bağırıyor, polis yaklaşıyor, adam kendiyle aka arka uzaklaşıyordu. Adamın sesi kulaklarını sağır edecek halde çınlıyordu. İşte o anda gerçeği kavradı. Kızgınlığı adamdan ziyade kendine olmaya başladı. Hay senin aklına tüküreyim. Ne halt etmeye Pazar sabahı yollara döküldün. Oh olsun işte sana, aptal kadın azdın mı?
NEYİN VAR SENİN? KIRMIZI ELBİSEYMİŞ, YOK PAZARMIŞ, YOK KUŞMUŞ, YOK GÜNEŞMİŞ.
Al işte gördün kuşu, güneşi. Durmadan söyleniyordu ki adam bağırdı. Kadın sus vallahi seni geberteceğim. Konsantremi bozuyorsun, sussana kadın. Taktın kırmızı elbiseye, manyak mısın kadın? Hem ne halt etmeye kırmızı elbise giydin? Bugün kırmızı elbise giyinme günümü? Kadın daha da çok söylenmeye başladı. Ne yapayım aldığımdan beri giydim mi? Dünyanın parasını ödedim ben ona biliyor musun? Onu alacağım diye neler çektim. Hem biliyor musun o dünyanın parası. Kredi kartına taksit yaptılar da öyle aldım. Aldım da ne oldu sanki bir işe mi yaradı. Güya biri vardı da ona güzel görülecektim de! Adam bağırdı. Kadın sussana ya! Sen ne biçim bir kadınsın. Biraz sonra öldüreceğim seni diyorum sen kırmızı elbiseyi nasıl aldığını anlatıyorsun. Senin kocan nasıl dayanıyor sana anlamadım ki. Naydut adam, benim kocam mı var. Ben ne kadar bahtsız bir kadınım biliyor musun sen? Ben dedim ki kuştu, güneşti, kırmızıydı bak başıma gelenlere! Kadın sus. Sus demek kolay, sen benim yerimde ol da sus. Kadın vallahi öldüreceğim seni! Sıkar öyle kolaydıd eğil mi adam öldürmek? Adam yan gözle kadına bakıyordu. Çattık vallahi çattık. Çattın mı asıl ben çattım, sana göre ne var, boynunda silah dayalı olan benim, oh beyim senin keyfin yerinde. Benim mi yerinde?
Adam bir anda güldü, kadın adama dirseği ile böğrüne vurdu, polisler koştu, adam elini çekti, polisler üstüne atladı.
Bunlar o kadar kısa sürede olduki kendi bile anlamadı. Sonra yerde yatan adama baktı, adam hala söyleniyor kendine küfürler ediyordu, tedit ediyordu. Senin yüzünden senin çenen yüzünden yakalandım. Bunu senin yanında bırakmam bana bak kırmızılı duydun mu beni. İşte o anda delirdi. Polisler, adamı yatırmışlar, ellerini kelepçelemişlerdi. Yerde yatan adamın yanına gitti, böğrüne – böğrüne yüksek topuklu ayakkabısı ile vurmaya başladı. Adam bağırıyorken o bir yandan söyleniyor bir yandan vurmaya devam ediyordu.
Kırk yılın başı bir gün dışarı çıkmışım, üstelik kırmızı şık elbisemi giymişim sen beni esir mi aldın, alçak adam. Adam kıvranırken polisler boş bulunmuş kadını izliyorlardı, hatta biri de gülüyordu. Sonra diğeri kadının yanına geldi.
Hanımefendi adalet onun cezasını verecek siz vermeyin dedi.
Kadın daha da kızmıştı.
İyi de biraz önce adalet yüzünden ben ölüyordum. Ben dirseğimle böğrüne vurmayaydım adalet yoluna gidiyordum. Bırakın bırakın ben şöyle bir hıncımı alayım. Genç kadın adama saldıracakken, polisler tutular.
Bizimle karakola geleceksiniz.
Ne? Birde karakola mı geleceğim. Yapmayın yahu ben kırk yılın başı bir Pazar günü kırmızı elbisemi giydim tatil yapacağım. Tatil mi bu elbise ile mi? Ne varmış elbisemde? Ne istersem onu giyerim. Ben gelmem işim var. Hanımefendi zorluk çıkarmayın yoksa zorla götürürüm sizi. İyi aman gidelim. Ama bu adamla ben aynı araca bilmem haberiniz olsun.
Ayrı ayrı gelmişlerdi. Genç kadını bir odaya koydular bir bayan polis geldi.
Siz sanırım bir düğüne ya da bir kokteyle filan gidecekken bu olay başınıza geldi. Yok ben parka gidiyordum. Parka böyle bir kıyafetle Pazar günü mü gidiyorsunuz? Giderim ne var. O zaman da böyle bir olayın başınıza gelmesi hiç anormal değil. Öyle mi niye bu adam boğamı kırmızı görünce bana saldırdı. Siz beni niye sorguya çekiyorsunuz anlamadım. Mağdur durumda olan benim. Yok canım adam da mağdur üç kaburga kemiği kırılmış. Oh olsun o da benim boynuma silahını dayadı. Siz kırmızı! Sustu. Elbisenin dekoltesinin bu kadar geniş olduğunu kadının tuhaf bakışlarından sonra fark etti. Öyle ya göğüslerinin yarısı dışarıda duruyordu. Kadından sonra bir başka polis geldi, sonra bir başkası. Pazar günü parkta, böyle bir kırmızı dekoltesi çok olan elbise ile ne işi varmış? Hay Allah ya! Canım istedi. Güneş doğdu, kuş şarkı söyledi, hava güzel. Polis şaşırdı. Hava mı güzel dışarıda yağmur kıyamet! Ne, nasıl? Yağmur mu yağıyor? Evet, bardaktan boşanırcasına!
Haydi canım sen de!
Bundan sonra olanlarda garipti. Garip günün devamıydı. Polisler sorular, adres tesbitleri, sabıka kayıtları, tel numaraları ardından serbest olduğu söylendi birde beyaz bir şemsiye verdiler. Dışarı çıktı. Yağmur yağıyordu. Ne güneş vardı, ne kuş. O zaman fark etti. Çantası da yoktu. O hengâmede çantası kimbilir nereye gitmişti. Hemen geri döndü. Biraz önceki polisler sanki kaybolmuşlardı. Başka polislere derdini anlattı. Yine adresler, yine tel numaraları. Bekledi. Baktı çare yok. Kalktı. Dışarı çıktı. Yağmur yağıyordu. Ayağında yüksek topuklu oldukça şık ama bir çok yeri açık olan ayakkabısı, sırtında dekoltesi çok olan kırmızı elbisesi, elinde bu kıyafete hiç mi hiç yakışmayan beyaz şemsiye! Evi çok uzakta değildi. Yürüyebilirdi. Yürüdükçe yağmur hızlandı, yürüdükçe arabaların hızı arttı. Öyle bir hal aldı ki nerede ise her geçen araba ona birikmiş yerdeki suları atma, fışkırtma yarışmasına girmiş gibi geçer hale geldi. Hiç aldırmıyordu. Heyttt! Ben bu güne bugün esir alındım, boğazıma silah dayandı, haydut dövdüm, karakoldakileri canından bezdirdim. Bir iki yağmur suyunun bana zararı mı olur? Daha bunu yeni demiştiki yol kenarında birikmiş, göl olmuş gibi suyu kocaman bir araba başından aşağı boca etti. Tam anlamı ile banyo yapmış gibi olmuştu. Yan taraftan gelen bu büyük su darbesine şemsiye de hiçbir şey yapamamıştı. Gözlerindeki boyalar birbirine girmişti. Gözlerinin içine bile çamurlu su kaçmış açamıyordu. Üstü başı yapış yapış ıslaktı. Tam o anda nasıl olduğunu anlamadığı bir rüzgâr şemsiyesini ters düz etti. Sinirinden ağlayacak haldeydi. Havada sanki bahar değil kışa dönüşmüştü. Bir anda eksilere inmişti! Titriyordu. Hızla gideyim biran önce evde olayım derken ayakkabının ön tarafındaki iki ince banttan biri kopunca; yeter be! Diye bağırdı. Yüksek sesle devam etti.
BU NE YA! BU NE?
Gelip geçen hatta üstünde hırka veya ceket olan bununla da üşüyor gibi görünenler ona garip garip bakıyorlardı. Islak elbise her yerine yapışmıştı. Ayakkabının biri kopunca o sinirle ikisini de çıkarttı, yolun yan tarafına fırlattı. Yalın ayak gidiyordu.
Sanki ayakları buz parçalarına basıyordu. Titriyordu. Hızlı adımlarla eve gitti.
Devamlı söyleniyordu. Bildiği lügatındaki bütün küfürleri, ağza alınmayacak sözleri bağırarak söylüyordu. Sonunda dairesinin olduğu apartmana geldi. Asansörde kapıcı ile karşılaştı. Kapıcı gülecek gibi olunca, parmağını kaldırdı, sus işareti yaptı. Gözlerini büyüttü, kaşlarını çattı. Adamcağız hiçbir şey söyleyemedi. Evin kapısına geldi. Bir anda olduğu yere yığılma isteği duydu. Evin anahtarı yoktu ki. Çanta ile o da gitmişti. Biraz önceki kapıcıya sesinin çıktığı kadar bağırdı.
Ahmettt, çabuk gel buraya hemen gel. Onun sesi duvarlarda bir çeşit esneme yapmıştı adeta! Ahmet, çöpleri nereye koydu, nasıl fırladı geldi bilinmez! Buyurlar, ablalardan sonra genç kadının sesi koridorlarda yankılanmaya başladı. Hemen Itır teyzeden benim evin yedek anahtarını getir, sakın geç kalma yemin ederim seni öldürürüm. Kapıcı neye döndüğünü anlayamamıştı. Sakin, hanımefendi bu kadına ne olmuştu da bu hale gelmişti. Itır teyzeye hangi ara gitti, anahtarları istedi, geldi ve kapıyı açtı bilimez, bilinen genç kadının homurdanarak, küfürlerin bini beş para misali devam ederek içeri girmesi ve kapıyı kapatmasıydı. Kapıyı nasıl çarpı ise ki bu çarpış dillere şayandı. Uykuda olanlar kesin uyanmışlardı. Duvarlar esnemeyle kalmamış temel yerinden sallanmıştı. Kapıcı hızla kendi dairesine giderken hala bu kadına ne olduğunu düşünüyordu. Genç kadın titreyerek içeri adım atmıştı ki, evin telefonu çaldı. Açmadı. Telefonun susacağı yoktu. Baktı olmayacak gitti açtı. Arkadaşı arıyordu. Üstelik önce kızgın, neredesin? Sabahtan beri cebini arıyorum niye açmıyorsun? Ardından meraklı; söylesene kızım çatlatma neredeydin de açmıyorsun? Dahasında da, şimdi beni iyi dinle hani bir adam vardı ya sen onu çok beğenmiştin. Adam bizim Ragıba seninle ilgili çok güzel şeyler söylemiş. Bu akşam kuzeninin düğünü varmış. Çırağan sarayında, bizleri davet etti. Özellikle senin gelmeni istiyor. Haydi hayatım bu iş oldu. Hani kırmızı elbise almıştın ya onu giyersin… Daha sözünü tam bitirmemişti ki genç kadın patladı. Bana kırmızı elbise deme, bana kırmızı bile deme, kırmızı ruj deme, kırmızı elma deme. Bana güneşten söz etme, bana kuşlardan söz etme anladın mı?
Arkadaşı neye döndüğünü şaşırmıştı. Anladım anladımda! Sözünü bitiremedi, genç kadın telefonu kapatmıştı. Sonra banyoya gitti. Üstünde kırmızı elbise ile duşun altına girdi. Bir süre öylece kaldı. Bu süre ne kadardı bilmiyordu. Ayakları ağrıyınca oturdu. Duş bir sürede öyle aktı. Sonra soyundu duşunu aldı. Bornozunu giyindi. Boğazında gıcıklanmalara, öksürük ve hapşurukların üst üstegelmesine aldırmadı. Kahvesini yaptı. Aynaya baktı.
NEREDE KALMIŞTIK!
Nazan Şara Şatana