​ Kıskançlık Üzerine / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '10

 
Kategori
Felsefe
 

Kıskançlık Üzerine

Kıskançlık Üzerine
 

Her şeyin anlamını yitirdiği yerdedir... Sormayın bu halini, kendisi de bilmez ki nerdedir...


Kıskançlık Üzerine

Kıskançlık ateşi, düşmeye görsün yüreğe
Hem düştüğü yeri yakar, hem düşüreni...

“Biraz kıskançlık duyarsanız,
Yaşarken ölmenin ne demek olduğunu anlarsınız”
demiş bir bilge..
Birazı bile ölümü yaşatırsa kıskançlığın, çoğu neleri yaşatmaz ki..
Beyinin durduğu, aklın tutulduğu yerde
Hangi duygu nefsin bencilliğene kilitlenmez ki....
Sevgi ise, çok gerilerde kalmıştır,
Yetişebilmek için bu öfke seline..

Öfke duyulan, yalnız kıskandıran ve kıskanılan değildir,
Kıskanmanın yersiz olduğu söylemi de öfkelendirir artık.
Bencilliğin körüklediği ego, öyle coşar ki
Kişi, kendi aklına dahi düşman kesilir,
Kıskançlık ateşini yeterince beslemiyor diye...

Mevlana; “kıskançlığın ateşten meydana geldiğini” söyler.
Her ne kadar “kıskançlık sonradan öğrenilen şeydir” dese de Dattillio...
Kıskanmayı, kim sonradan öğrenmez ki…
Önce sevmeyi öğrenmek gerekir, kıskanmayı bilmek için...

İnsan çevresini umursamadan geçirir yaşamını, ta ki kıskanılanı tanıyana dek…
Sonra, öyle körlemesi bir sahiplenme duygusu kaplar ki aklını
İlk boğulan, sevilen olur bu kıskançlık selinde…
Daha sonra kişinin kendisi...

Kıskançlığın, kıskananda açtığı yarayı vurgulamak için,
“Kıskançlık, duyguların en korkuncu olduğu kadar, en aldatıcısıdır” der, Oursler.
“İnsanı alçaltan ve küçülten bir duygudur” demekte gecikmez Tolstoy..
Her kıskançlığın varacağı yerde “alçalma” ve “küçülme” bekler kıskananı.
Ve gelinen noktada çok şey kalmaz; “kendim ettim kendim buldum” dan başka...

Bir kuş sıkılarak, ne kadar avuçta tutulabilir ki..
Uçmak onun doğasındadır…
Hiç kimse bir diğeri için doğmadığı gibi
Hiç kimse bir diğerinin alın yazısı da değildir.

“Kıskançlık ruhun hastalığıdır” der Dryden.
Hasta bir ruh, kimi rahatsız etmez ki,
Karşıdakine ne verebilir, hastalığından başka..

Kıskançlıkla el ele verdiğinde gurur, öyle tahripkar olur ki
Bundan böyle ne kıskanan, ne de kıskanılan iflah eder.
Hâlbuki “sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış” der bilgeler.
Bu sözün anlamını ise, ancak yaşayan bilir.

Gurur, sevginin düşmanıdır.
Gurur, her olduğu yerde, bir adım daha önde olmak ister sevgiden.
Sevgi ise... asla gururu barındırmaz içinde..
Onun için denir şarkılar da "aşkta gurur olmaz" diye..

İnsan nefsinin en ateşli yakıtıdır, kıskançlık ve gurur...
Her insan, içindeki şeytanın Kabesi olan nefsinde
Bir tutam barındırır, kıskanma ve gurur duygusundan.

Belki, biraz kıskanılmanın gönül okşayacağı düşünülse de
Akla getirilmeyen, gerçekte kıskançlığın freni olmadığıdır.
Biraz olarak yola çıkar da, her adımda giderek katlanır.
Ve başlar kıskanan; "Küçük bir sızı isterim, bağrıma sancılar girer" demeye.

“Hafif esintiler küçük ateşleri körükler ama,
Rüzgâr, fırtınaya dönünce ne ateş kalır ne kül.”

Demesinde olduğu gibi Shakespeare Ustanın,
Her küçük kıskançlığın kaderindeir, fırtınaya dönüşmek.

Susmak, katlanmak, kıskançlığı bir ateş olarak içinde gizlemek de, çözüm değildir .
Gizli de olsa, içte yanan her şey, acıtmaya başlar zamanla.
“Susan kıskançlıktan korkmalı” diye uyarır Riverol.
En iyisi, kıskançlığı kabullenmek ya da onunla yaşamak da değildir.
Onunla yaşanamayacağını ancak yaşayan bilir...
Sunulan tek seçenektir kıskanana,kıskançlığı yok etmeye çalışmak.
Yürekte barınan kıskançlık, keskin sirke gibidir,
Doğal olarak da ilk zarar vereceği yer yine yürek olur...

"Gizli derdim kalbimdedir,
Onu ancak çeken bilir”
lafı bile anlatmaya yetmez, kıskançlık acısını..
Gerisi, kimi kıskandığına bağlı olarak duygularının kesişmesine kalır.
Ancak bir ipte karşılaştığında iki cambaz, olacaklar daha başından bellidir.
Ya da deli deliyi gördüğünde, birisi saklamamakta ısrar ederse değneğini…
...yandı gülüm keten helva olayı..
Bir kez geçirmeye görsün nefis, aklın dizginlerini ele,
Aklın süzgeci delinir de, kıskançlığın tortusu kaplar en güzel duyguları..
Geriye kalansa.....!!!! Bataklıkta açan pis kokulu kıskançlık çiçeğidir...

Kıskançlıkla el ele veren gururun, ilk yok ettiği; kıskananın güveni, sevgisi, saygısı olur.
Bütün koruyucu kalkanlarını kaybeden, bir zamanların canım cicimcileri
Kaçınılmaz olarak düşmanı olur birbirlerinin,
Hem de çektiği mutsuzluğu diğerine de yaşatmak, bedelini ödetmek için, intikam yolu gözleyerek..
Öyle bir düşmanlıktır ki bu, beslendiği yer geçmişte yaşanan sevgi paylaşımları olur …
Tatmayanların zannettiği gibi, kıskançlık, asla sevgi olmadığı gibi, onur da değildir.
Sadece ve sadece kıskananın yaşadığı çaresizliğin adıdır, kıskançlık...

“Seven insan kıskanır” lafı,
Ya da; “Her kadın biraz kıskanılmaktan hoşlanır” lafı
Sadece cehenneme giden yola döşenmiş iyi niyet taşlarının kamuflajıdır.
Doğası gereğidir, en şiddetli zehirlerin kristal kadehte sunulması..
Ehhh doğal olarak, adına kıskançlık denen çift taraflı öldürücü zehirin sunulması da
Sevgi kadehiyle olmalı... ki en zayıf yerinden, yüreğinden duygularından vurabilsin diğerini...

Kıskançlık, aynı zamanda mutsuzluk veren bir hastalıktır,
Belki baskılarsın ama, kökünü kazımak uzun zamanı gerektirir...
"Gözden uzak olanın, gönülden de ırak olacağına" bel bağlanır...
Aslında doktoru da, dermanı da kendisidir insanın...
Kişi, ancak kendisi tedavi edebilir, kendisini.
Bu hastalığa tutulanın, mutsuzlukları, uyumsuzlukları,
Sevdiğini, sahiplenme egosunun ölçüsüzlüğünden kaynaklanır
Hele bir karıştırılmaya görsün birbirine "sevmekle", "mülkiyetine geçirmek".

Daha kimse rastlamamıştır "kıskancım ve mutluyum" diyene,
Ya da "kıskançlıkla bir yere varana",
Ya da “kıskanarak mutlu olana”.

Her ne kadar Moliere;
“Kıskanç, daha çok sever,
Ama kıskanç olmayan, daha iyi sever
” dese de
Engin bir deniz olan bu filozofun bahsettiği “daha çok sevme” kapsamında,
Sevilenin her şeyine sahip olma ve onu kendine bağımlı kılma isteği ile
Onu kaybetme korkusundan kaynaklanan sahiplenme duygusudur gerçekte ağır basan....

Kıskançlık, doğal olarak tarafların uyumsuzluğu sonucu ortaya çıkar.
Gerçekte tek taraflıdır ve bir tarafın diğeri üzerindeki ısrarı üzerine kurulur.
Kıskanan aynı zamanda sorgulayıcıdır,
Ancak,“Bütün yargılayanların gözünden bir cellât bakar” der Nietzsche.
Büyük usta Shakespeare ise;
”Vefasız sevgiliye duyulan ümit en kötüsüdür,
Sadece işkenceyi uzatır”
şeklinde özetler bu trajediyi.

Görmüş, geçirmiş ve yaşamış Mevlana verir ancak en iyi öğüdü;
“Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.”

Aman Hayyam usta... unuttum sanma,
Sen her zaman en abi sözü söylersin.

Uğrunda dertlere düştüğüm sevgili
Bir başkasına tutulmuş, o da dertli,
Derdimin dermanı, kendi derdinde,
Hekim, hasta olunca kime gitmeli?

Ehh sağol yani..
...ben de, tam adamına sormuşum..

NOT: Bu bloga, Emine Supçinin "Gecenin Sessizliğine Düşen Çığlık" adlı blogunda; miyavlayarak, vızıklayarak, suçlu kedi gibi alttan alarak tartışanları, konuşturarak yorumlamamızı istemesi üzerine başladım. Tarafların tartışmalarını, en genel neden olan"aldatma ve kıskanma" üzerine kurguladım. Ancak konuya girince baktım kaptırmış gidiyorum. Yorum sınırını (1000 kelime) aşan kısmı blog haline geldi.

 
Toplam blog
: 193
: 1045
Kayıt tarihi
: 01.08.07
 
 

Bilecik doğumluyum. Emekli Eğitimciyim. Ankara'da ve yazları Kuşadası'nda yaşıyorum Günlük uğraşl..