- Kategori
- Kültür - Sanat
Kitapsız Şairler I/ Ali Ekber Ataş

“Onun Şiire Hep Vakti Var...”
Yayıncılığın içinden çıkılmaz bir durum aldığı günümüzde, belki de en zor şey, bir şiir kitabının basılma sürecidir. Gerçi parasını ödedikten sonra, çağımızda hiçbir şey zor değildir, ama peki ya değerler?
İşte böyle bir çağ, edebiyatın kucağına ister istemez, kitapsız şairleri doğuracaktır. Doğuruyor da. Değerlerinden ödün vermeyen, yayıncıları ikna edemeyen bu şairler, güneşin doğacağı an gibi bekliyorlar, kitaplarının hakkıyla çıkacağı o günü. O günü, şiir yazarak bekliyorlar.
Türk şiir geleneği çok ama çok eskilere dayanmaktadır. Örneğin Türk Romanı, onun, yüzlerce kuşak sonraki torunudur. Türkçe’de Roman, şiirden doğmuştur. Tıpkı Zeus’tan doğan Athena gibi. Şiir, anonim olarak başlar, efsanelerle şekillenir, ritme ve söze yaslanır, anlamı peşinden sürüklenir ve imgeye dokunur. Her dönem, farklı bir görüş öne çıkar ve bu öne çıkan akım koşturur şiiri. Çağdaş akımlarsa kuramının oluşturulmasına bağlı olarak, bir süre sonra gelenek olarak karşımıza çıkar ve kök salar. Tabi gerilla şiir akımlarını da unutmamak gerekir. Garip, bunların başında gelir. Kuram yönü zayıftır. Çünkü o dönemde Garip hakkında kuramsal yazı yazanlar bile, bu akımı “Şiire Primitif Bir Yaklaşım” olarak görür. Yazıyı kaleme alan Muzaffer Tayyip Uslu’dur. Hep 24 yaşında kalacak olan en gencimiz...
Bense, Garip’i hep şuna benzetiyorum. Plastik bir şişenin ağzı kapalıyken ortasından sıkar durursunuz da bir süre sonra kapak tutamaz içerideki havayı ve patlar. İşte, böyle bir ortamda ortaya çıktı Garip. O dönemdeki koşulları altında edebiyatımızın gidişatı incelendiğinde böyle bir şeyin olacağı apaçıktı.
Hayat ve dahası dil değişirken, şiir aynı kalamazdı. Değişti.
Hiç bir dönem, tek bir anlayış çerçevesinde şiir yazılamadı. Yazılamaz da... Ama dönemin şiir iktidarının baskın olduğu şiirler sevilir ve kollanır. Kulağa ve düşünceye daha hoş gelir. Bunun böyle olması gayet normaldir. Çünkü, edebiyat gibi demokratik bir ortamda her şiirin kendine bir mecra bulması mümkündür. Edebiyat dergileri de bu muhalefetin sesidir. Ve aslında iktidardan kasttettiğimiz, o dönem şiire en çok sahip çıkanlardır. Şiir üzerine kafa yoranlardır.
Bu sebeple, ince bir noktaya değinmek yerinde olacaktır. Çağdışı şiir olabilir mi? Bence çağdışı değil de; iyi ve kötü şiir vardır. Eğer, şiirin yazılma koşulları, düşünsel arka planı ve imgenin sosyolojik izleği yerli yerindeyse, hiç bir şiir çağdışı değildir. Ama kötü olabilir. Yazan iyi yazamamış olabilir. Ama ne var ki çağdışı olamaz.
Öyleyse, Divan Şiiri’ni nereye koyabiliriz. Elbette bu durum, Divan Şiiri için de geçerlidir. Şairler, bu akımı da yeri geldiğinde kullanmışlar ve kullanıyorlar. Önce Divan’dan bir örnek verelim: Fuzuli’nin imgeleri güncelliğini yitirmiştir diyebilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü içinde barındırdığı toplumsal öğeler, o imgeyi günümüzde de diri tutar. Peki, Attila İlhan’ın aruz vezniyle yazdığı şiirleri çağdışı mıdır? Değildir. Çünkü şair, sözün olanaklarını denemektedir.
Geçmiş dönemdeki örneklerine baktığımızfa farklı şiirlere gösterilen tepki, hep sert olmuştur. Garip’e ve İkinci Yeni’ye gösterilen tepkiyi hatırlayınız...
21. yüzyılda şiire zarar verecek olan konu, baskı tekniklerinin çoğalması ve ucuzlaması ile kişilerin, kendilerinin şiir kitabı bastırmaları ve bunları dağıtıma sokmalarıdır. İşte, çağımızın hastalığı kanserin şiire sıçradığı nokta burasıdır. Ama elbette farkındayım; hiç kimse ben kötü şiir yazıyorum demez. Burada iş yayınevlerine geliyor dayanıyor. “Bu şiirler kötü. Ben bunları basmam demiyorlar” da; bilmem kaç bin lira para alarak kitap basıyorlar. Ortaya çıkan karmaşayı gözönüne getirebiliyor musunuz?
Ama elbette bu durum keyfi değildir. Bir zorunluluk nedeniyle gerçekleşir. Nedir bu zorunluluk?
Kitap, ilk kitle iletişim aracıdır. Matbaa marifetiyle kitapların çoğlatılması ile kitle iletişim kavramı doğmuştur. Kitle iletişim araçları, teknolojik gelişmelere bağlı olarak sürekli yenilenmiş ve gelişmiştir. Fakat hiçbir araç kendinden bir öncekini yok etmemiştir. Araçlardaki çeşitlilik, bu araçlara ulaşan kişi sayısını arttırmıştır. Nitelik olarak da kişilerin birden fazla araçla ilişkide olması durumunu ortaya çıkarmıştır. Kitle iletişim araçlarının varlıklarını sürdürebilmeleri, kapitalist sistem içerisinde ekonomik ilişkilere bağlı olarak sürmektedir. Eğer bir kitap satılırsa, ancak diğer kitap basılabilir. Bu basit kural çerçevesinde, rekabet ortamının sürekli artması ve finansman ihtiyacı, yayınevlerini zorlamaktadır. Varlıklarını sürdürmek zorunda olan yayınevleri ise, kendilerine farklı yollar bulmaktadır. Umberto Eco’nun Foucault’un Sarkacı adlı kitabında, anlattığımız bu durumla ilgili bir bölüm de yer almaktadır.
Şairler, işte böyle bir ortamda nefes almaya çalışıyorlar. İşte bu yüzden kitapları basılamıyor.
Kitabı basılamayan şairlerden belki de sadece biridir Ali Ekber Ataş. Sincan İstasyonu’nun dördüncü sayısında başlamıştı arkadaşlığımız. Şu an dergi 40. sayısını çıkardığına göre, demek ki tam üç senedir, kendisiyle şiir konuşuyoruz.
Şiire hep vakti olan adam...
Bir öğretmen olarak, zaten herkesce bilinen bir takım zorlukların içerisinde yaşamaktadır. Sakın söz konusu zorluğu maddi olarak düşünmeyin. Bu zorluk ve sıkıntı manevidir. Bizim, eğitim sistemindeki çürümenin kokusunu dışarıdan duyduğumuz bir ortamda; O, bu çürümenin tam ortasında elinden geleni yapmaktadır. Öğretmenlik, belki de onun çocuk doğasının sebebidir. İmgesini güçlendiren ise, sınıfların içinde yaşananlardır. Ama kol kırılır yen içinde kalır. Rıfat Ilgaz’ın şiirinde olduğu gibi, Ataş’ın şiirinde sınıfa dair hiçbir şeye rastlayamazsınız. Öğrenci sözcüğünü belki de hiç bir şiirinde kullanmamıştır. Çünkü orayı bir gözlem ortamı olarak kullanmak yerine, sokağa çevirir yüzünü. Sokakta ise onun için, sosyolojik öğeler ve tarih vardır.
“adam
durup eşiğinde zamana karşı
gökyüzü benim diyor
geceyi akdeniz dolduracak
üstelik aldırmıyor”
Ataş, Metin Demirtaş’a adadığı “Salkım Söz” dosyasının girişini bu şekilde yapmaktadır. Gözlerini ve düşüncesini çevirdiği nokta, çok açık değil mi? Eğer, benzetmemiz gerekirse Ataş’ın “Bas Bariton” bir sesi vardır. Enver Gökçe ve Ahmed Arif’ten kalan bir miras. Davudi bir ses. Ama burada şunu eklememiz lazım ki; bu tür şiirde imge çoğaltımı hep sıkıntılı olmuştur. Ucu kapalı ve anlam çoğalmasına imkân vermeyen bir şiir türü. Ataş’ın bu noktayı gözönüne alması gerekmektedir. Çok etkili ama ömrü kısa bir şiirdir söz konusu olan.
Buna rağmen, şiirinin içeriğini oluşturan toplumsal öğeler diğerlerinden hemen ayrılarak onu kendi yapar. Yalın bir gerçeklik ile değil; imgesel bir duyarlılık ile anlatır sözünü;
“sıyrılıp geliyor belli
bir istanbul sabahı
gözlerimde seher dallarımda erguvan
iğne atsan yer oynardı yerinden
öyle de sessiz pendik istasyonu”
Yakın zamanda yaşanan toplumsal birçok acı ve sevinç, onun şiirinde boy verir. 1961 Erzincan doğumlu materyalist bir şair olarak, 80 öncesini ve sonrasını, 90’lı yıllar ile 2000’li yıllarda yaşananları ve değişen dünyanın dinamiklerini çok iyi değerlendirmiştir. 10 yaşında bir çocukken dondurmuştur içinde zamanı. Yıl 1971. Mevsim İlkbahar;
“sokrates bile şaştı
ölümü düşününce
yetmişinde biri için
baldıran suyu çekip
ölümüne dikleşmek
cesurca bir iş elbet
fakat yirmisinde ip germek
pir sultanca marifet”
Coğrafya’nın her yazar üzerinde mutlaka etkileri vardır. Herkes, yaşadığı yere benzer, bir süre sonra. Bu yüzden melezdir Ali Ekber. Erzincan’da doğup, Muğla’ya göç etmişlerdir. İlk gençliğinin ardından İstanbul’a gelmiştir. Bu yüzdendir, imgelerin arasında kolayca dolanması. Van Gogh’dan bahsettiği bir anda, Seyranbağları’nda alır soluğu. Tesadüf değildir bu durum; çünkü bir çocuk kadar kolay içselleştirebilir anlatılanları. Bir öykü dinler gibi dinleyip, dinlerken de kendisi yaşar anlatılanları. Örneğin, Vecihi Timuroğlu’nu dinlerken aslında Erzurum’da bir lisededir. Ya da Metin Demirtaş’ı dinlerken, Antalya’da bir kahvehane’de oturmaktadır, yanında Mersinli bir işçiyle. Birçok hayatı aynı anda kaleme alabilir.
Ataş’ta tarih anlayışı yaşadığı zamanlara teğet geçerek, mitolojiye uzanmaktadır. Mitolojik öyküleri ve kahramanları şiirinde kullanmaktan çekinmez. Bu topraklardan seçer kahramanlarını. İronik bir anlatımla yaşadığı çağa monte eder, bin yıllık öyküleri. Yukarıda örneğini verildiği gibi, Sokrates’i Denizler’in ölümüyle sarsar.
Abdülkadir Budak’ın beni kendisiyle tanıştırdığı ilk gün, Ataş’a şöyle demiştim. “Çalışma masanızın üzeri çok karışık olmalı.” “Evet” diye doğrulamıştı beni. Üç sene sonra şimdi dönüp baktığımda daha da karışmış bir masa çıkıyor karşıma. Çünkü o, hiç bir şiire bitmiş gözüyle bakmıyor. Sürekli çalışıyor. Tabi bu durum onun yaratıcılığına belli oranda zarar veriyor. Çünkü, bir süre sonra kendine yazacak imge bulamayacaktır. Bu durum ironik olsa da kedinin ipe dolanmasına benzer. Ama eninde sonunda biri gelir kediyi bu durumdan kurtarır...
29 Kasım 2010
Engin Berk