23 Temmuz '10
- Kategori
- Sosyoloji
Kitle toplumu ve kültür endüstrisi

Fakir
Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, Ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. Ekranlar, videolar, röportajlar arasında Yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Jean Baudrillard
Toplumlar tarih içerisindeki kendi doğal süreçlerinde diyalektik olarak belli aşamalardan geçerler. Bir dönem diğer dönemin doğmasını sağlayacak anti-tezleri kendi içerisinde barındırır. Örneğin ilkel kominal dönemin temel dinamikleri feodaliteyi doğurmuş, feodalite döneminin toplumsal dokusu ve yapısı ise kapitalizmi yaratmıştır. Yaşadığımız dönem ise kapitalizmin yeni çocukları diyebileceğimiz, temelinde pragmatist felsefenin hakim olduğu, küresel, global dünya ya da bilgi toplumu veya moda bir tabirle postmodern bir dönemi işaret eder. Bizim tarihsel – toplumsal dönüşümümüz Batı’dan biraz farklıdır. Bizde Endüstri Devrimi eş deyişle kapitalizm yaşanmadan bilgi toplumu ya da postmodern toplum aşamasına geçilmiştir. Bu, toplumsal yasanın doğasına aykırıdır. Osmanlı toplumsal yapısına bakıldığında Osmanlının tam bir feodalite yaşadığını söylemek zordur. Tımar sisteminin var oluşu zaten bunu reddeder. Batı Feodalitesinde ise sömürü ve angarya vardır. Bizde yaşanılan dönemse, “ Gecikmiş Kapitalizm” in sonucu olan “Bulanık Bilgi Toplumu” dur. Bizde bilgi toplumu denen dönem sislidir; çünkü bu dönem tarihteki misyonunu yerine getirmeden, Endüstri Devrimini yaşamadan, ortaya çıkmıştır.
Toplumların kitleleşmesi ile Endüstri Devrimi arasında yakın bir ilişki vardır. Toplumların kitleleşmesi ilk olarak Batı’da başlar. Bunun nedeni ise Endüstri Devrimidir. Bu devrim sadece Batıyı etkilemekle kalmamış, globalleşerek tüm dünyayı ve bizi de derinden etkilemiştir. Bizde ise maalesef Endüstri Devrimi gibi bir devrim, bir süreç cereyan etmemiştir.
Bizdeki Batı tipi toplumsal düzen arzusu ise yeni olmamakla birlikte bu yapılanma, Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla başlamıştır. Batıyla olan bu yakınlaşma ilk olarak Batı karşısında, özelliklede askeri alanda, onların üstünlüğünü kabul etmekle başlar. Türkiye‘de ise devlet, sosyo-politik açıdan yeni Türk Devleti’nin kurulmasıyla, “Batı” seçimini yapmıştır. Bu konuda herhangi bir tereddüt yoktur. Ancak bu devletçi – seçkinci geleneğini, halkı yönetimden uzak tutma geleneğine bağlı kalarak toplumla paylaşmayı düşünmemiş, buna gerek duymamıştır. Halkın ise yapılan bu seçimi paylaştığını, desteklediğini söylemekse zordur. Tüm bunlar ise birtakım sorunları beraberinde getirmiştir. Bu tip oluşumlar bazı kavramların algılanmasını zorlaştırmış, bazılarının değişik güzergahlarda yaşanmasına sebep olmuşlardır.
Toplumlar kendi çabalarıyla sorunların üstesinden gelmeyi başarmışlardır. Ancak, çağdaşlaşalım derken bu kavram yanlış anlaşılıyor belli ki, bize önerilen çözüm, bir kimlik değişiklini içermekte. Bizden tarihte oynadığımız bir rolü bırakıp başka bir rol üstlenmemiz istenmektedir. Batılılaşmadan bize çıkarılan pay ise, Batı kimliği kazanmamız yönündedir. Batı’nın kimliğini kazanmamız ancak onun tarihte ve toplumlar arası ilişkilerde oynadığı rolü oynamak koşuluyla kazanılır . Oysa Batı bu rolü bizimle paylaşmayı hiç düşünmemiştir. Başlangıçta biz de düşünmedik; ta ki Tanzimat dönemine kadar. Ama sorunların doğru bir biçimde ortaya konulmuş olmaması, yanlış yapılanmalara neden olmuştur. Bugün sorunlarımızı Batı’ya yönelmekle onu taklit etmekle çözmeye çalışmak büyük bir hezeyandan başka bir şey değildir.
Tüm bunlara karşın Türk toplumu Batı’ya doğru seyir halindedir. Batılılaşma sürecinde bu yeni yapılanmanın bizde yarattığı etkiler ve sonrasında oluşan yeni toplum tipi şuan içinde yaşadığımız toplumu oluşturmaktadır. Ülkemiz sosyolojik olarak şu dönüşümleri yaşamaktadır.
1. Türkiye’nin toplumsal yapısı kolektif yapıdan ferdiyetçi yapıya dönüşmektedir. Bireyci bu yapı toplumsal çözülmenin ürünü olmakla birlikte, oluşan kitle toplumunun da habercisidir.
2. Kültür endüstrisi eş deyişle kitle kültürü, Türk kapitalizminin sorunlu çocuğudur.
3. Kitle toplumunun ortaya çıkışı, Batı ile giriştiğimiz, yanlış güzergahtaki yakınlaşmalardan kaynaklıdır. Oluşan sosyal patolojiler en çok da Türk üst kimliğini derinden sarsarak, kimlik sorununu ortaya çıkarmıştır.
4. Batılılaşma sürecindeki yanılgılar, kimlik probleminin yanı sıra, insanımızı kendi özüne yabancılaştırmıştır.
5. Batılılaşmada istenilen doğru hedeflere varılamamış, ürün olarak kitle toplumu ortaya çıkmıştır. Bu süreçte sosyal sapmalar meydana gelmiş, ahlaki çöküntü ise hızlanmıştır.
Çağdaş dünyaya bakılırsa, sosyal değişmenin merkezi bir önem kazandığı söylenebilir. Toplumlar hiçbir çağda görülmemiş ölçüde değişerek yeniden yapılanmaktadır. Ülkemizin ise uygar medeni toplumlar seviyesinde yerini alması gerekir. Gerek teknik gerekse refah düzeyinde iyi yerlere gelmesi lazımdır. Fakat bu adresin iyi tanımlanması da gerektir. Dünya değişiyor, değişmeyen tek şey ise değişimin ta kendisidir. Görünen o ki, Türkiye’nin bu değişimi kendi şartları içinde, kendi özellikleri ölçüsünde ve kendine has bir biçimde yaşamakta olmaması problemdir. Dünyadaki genel durumun Türkiye’de de yaşanıyor olması, , özel bir halini temsil ediyor olması, kitle toplumunun evrenselleştiğinin de bir ispatıdır. Tüm bu saydıklarımız kitle toplumun makro boyutları idi. Gelgelelim işim mikro, yani mikro sosylojik kısımlarına.
Kitle endüstrisi iletişim araçları vasıtasıyla üretilmekte ve dağıtılmaktadır. Bu süreçte kitle endüstrisi ile reklamın organik bağı öne çıkmakta ve reklam kültür endüstrisinde; tüketiciyi sanayi tekellerden ayırmayan bağı güçlendiren bir aygıt konumuna getirmektedir. Kitle iletişim araçları ise sanatsal olmaktan ziyade tekellerin ayrılmaz bir durumuna düşmektedir. Bu noktada her şey ticarileşmekte; sanat, müzik, vb. giderek yok olmaktadır. Buna ilaveten kitle endüstrisi tekelcilere büyük rant sağlamaktadır . Yine kültür endüstrisi, eğlence kurumu vasıtasıyla tüketiciler üzerinde etkili olmaktadır. Özellikle de var olan sisteme entegreyi sağlayan eğlence kültürü, bu işlevi gerçekleştirmektedir. Çünkü eğlencede var olan şey düşünmek değil, bilakis bundan kaçıştır. Böylece eğlence yoluyla sistemin sorgulanması, bireyin kendi sosyal problemlerini/konumunu düşünmesi son bulmaktadır. Örneğin toplumda eğlence tuzağına düşen bireyler, genelde işsiz olan insanlardır.
Diğer taraftan kültür endüstrisi, insanları tüketici olarak görmekte ve onları sürekli olarak kandırmaktadır. Kültür endüstrisinde her şey tektipleştirilmekte , birbirine benzer hale getirilmekte, standart bireyler yaratarak monotonluğu hat safaya çıkarmaktadır. Sosyo-ekonomik, siyasal kültürel anlamda tek biçimleştirme egemen duruma gelmektedir.
Bir diğer özelliği kültür endüstrisinin, insanlar birbirlerinin yerine geçmekte, onlar artık birer kopya olmakta ve sahteleşmektedir. Bu sanallık aynı zamanda ahlaki çöküşü de beraberinde getirmektedir. Tüm bunlar kitle endüstrisiyle alakalıdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, ülkemizde kitle toplumunun oluşması Batı ile yakınlaşmalarımızdan sonra başlamıştır. Özellikle SSCB’nin dağılması, ABD’nin ve eşdeyişle Batı’nın dünya da üstün hale gelmesi toplumlar arası dengeleri değiştirmiştir. Küreselleşmeyle birlikte ivme kazanan toplumsal değişim, tüm dünyayı etkilediği gibi, ülkemizin toplumsal yapısını da dudak ısırtacak derecede değiştirmiştir. Sonrasında karşılaştığımız durumsa “Kitle Toplumu”dur.
“ Kültür endüstrsi/kitle kültürü ya da popüler kültür ” kitlelerin aldatılması olarak aydınlanma kültür endüstrisi analizine yöneliktir. Aslında kitle iletişim araçları(medya, internet vs.) baskıcıdır. Birtakım olaylar bunlar yoluyla boğulur; mutluluk ve haz itaatle ve bireyin toplumsal ve siyasal düzene tamamen eklenmesiyle sağlanır. Gelişmiş Batı toplumlarında olduğu gibi ülkemizde de, müziğin kullanımı değerinden, sanatından çok değişim değeri tarafından yönlendirilmektedir . Gerçek ikilem “pop/Türk rock” ile “ halk/sanat müziği” arasında olmayıp, “Pazar yönelimli müzik” ve “Pazar yönelimli olmayan” müzik arasındadır. Bugünse ülkemizde daha çok “Pazar yönelimli” olan müzik, görselliklerle ( kadın objesi, erotizm) kavranılabilen ve tadına varılabilen müzik anlayışını beraberinde getirmiştir. Buradaki durum rantsal bir yönelim olup, bu tip bir bakış açısı gayri eş deyişle gayri ahlaki yaşantı ve düşünceyle ilişkilidir. Diğer bir olumsuzluk müzikteki fetişist karakterlerdir. Müzik işlevini yitirmiş, kitleleşen toplum gerçeğinde dinleyicilerin bilinci müzikte fetişistleşmiş, bu tarzlar ön plana çıkmıştır. Burada, popüler müzik, fetişmin ticarileşmesini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, tüketiciyi tüketime yönlendirirken bilincin dağılmasına neden olurken, dinlendirici bir etkiyle de insanların tüketim alışkanlıklarına ivme kazandırmıştır. Örneğin süpermarketlerdeki mayhoş müzikler, ya da büyük giyim mağazalarındaki caz veya son moda yabancı tarzı müziklerin çalınması. Bu sesler besteciyi ya da icracıyı reklam etmekle birlikte, insanlara “ düşünme, tüket!” mesajını bilinç altına vermektedirler.
Kitle iletişim araçları yoluyla birey sosyalizasyon sürecinde pasifize edilmekte, bireyin otonom (özerkliği) zayıflatılmakta, bunun için en etkin araç olarak dil-kitle iletişim araçlarında somutlanan şekliyle kullanılmaktadır. Bu bağlamda dil, “özdeşleştirme ve birleştirmeye, olumlu düşünmenin yöntemi olarak geliştirilmesine aşkın, eleştirel kuramlar üzerine düzenli saldırılara tanıklık ederek bireyi yok etmeye çalışmaktadır . Burada özerklik, buluş ve eleştiri ögeleri geri plana itilmekte, kavramlar kitleler/halk tarafından argolaştırılarak “argo” söylemler ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla yıpranan dil gerçek kültürü yok etmektedir. Her yönüyle tükettiren bu anlayış, seksüaliteyi ( cinselliği ) ön plana çıkaran, özel çıkarların gizli olduğu fenomenleride içinde saklamaktadır.
Kitle kültürü, şeyleştirilmiş, maddeleşmiş kültürdür. En temel yönü tüketim toplumunda her şeyi “tüketici” olarak kavramadır. Birey burada pasif konumdadır. Adeta morfin almış gibidir. Tüketicinin bu pasifizeleği kültür endüstrisinin gücünü gösterir. Kültür endüstrisi söz verdiği konularda tüketiciyi sürekli aldatır. Ürünleri birbirlerine benzer, sürekli bireyleri aldatırlar. Kültür endüstrisi bireyleri kitle toplumunda kütle adamı haline getirmiştir. Kütle adamı art niyetli türsel bir varlıktır. Dolayısıyla kültür endüstrisinin aldığı düzenek insanın şeyleştirilmesi üzerine kurulmuştur. Reklam, müşteriyi etkilemek için çeşit çeşit araç kullanır. Aynı sözleri tekrar tekrar söyler örneğin; X kişisinin kullandığı bir beyaz eşya döner döner gösterilir, güzel bir kızın cinsel çekiciliği gözler önüne serilerek müşterideki eleştirme yetilerini zayıflatıp onun ilgisini çeker. İzleyenleri ter ya da ağız kokusu tehlikesiyle korkutur, ya da belli bir şampuan ya da kıyafet, yiyecek almasıyla kişide ansızın büyük bir değişiklik olacağı yönünde hayaller kurmasına ortam hazırlar. Bütün bu yöntemler us dışıdır. Malın nitelikleriyle uzak yakın ilgileri yoktur. Müşterilerin eleştirme yetilerini, tıpkı afyon gibi, ya da hipnoz gibi körelterek öldürürler. Tıpkı filmlerin yaptığı gibi, hayalci yönlerini bir ölçüde doyururlar ama aynı zamanda küçüklük ve güçsüzlük duygularını artırırlar. İşte size reklamın işleyiş öyküsü…
Kültür endüstrisinin birey ve toplumları özelliklede bizim ülkemizi etkisi altına almaya başlaması, artık iş dünyasının bir parçası olan ama sanat olmayan, radyo, tv, sinemadır. Artık radyonun ve televizyonun, sinemanın kendilerini sanat olarak görmeye gerekleri kalmamıştır. Sinema ve internet ticaretten başka bir şey olmadıkları gerçeğini, bilerek yarattıkları değersiz şeyleri yasal duruma getirerek bir ideoloji olarak kullanmaktadırlar. Buna ek kültür tekelleri oluşturulur.
Evet sonuç olarak, “ kültür endüstrsi/kitle kültürü ya da popüler kültür ” kitlelerin aldatılması olarak aydınlanma kültür endüstrisi analizine yöneliktir. Aslında kitle iletişim araçları(medya, internet vs.) baskıcıdır. Türkiye’de olan birtakım olaylar bunlar yoluyla boğulur; mutluluk ve haz itaatle ve bireyin toplumsal ve siyasal düzene tamamen eklenmesiyle sağlanır. Kitle iletişim uzmanları ise işi bildikleri için, istedikleri değerleri iletirler. Her insana hitap eden şeyler mevcuttur. Etkililik, sıkılık, kişilik, düş ve romantik, erotik yayınlar sunarlar. Tabi bu tesadüf olmayıp, amaç burada inşa edilmek istenen kitle toplumudur.
KAYNAKÇA:
1) ELİBOL, Saadettin; Sosyoloji Konuşmaları, Ecem Yay. Ankara 1991
2) KIZILÇELİK, Sezgin; Frankfurt Okulu, Anı yay. Ankara 2000 s.202-300
3) HORKHEMIER ve ADORNO, Aydınlanmanın Diyalektiği ( Dialektik der Aufklarung - Philosopische Fragmante) , Anı Yay.s.7 – 24 .Ankara 1995
4) GASSET, Ortega; Tarihsel Bunalım ve İnsan, Metis yay. İst. 1992
5) GASSET, Ortega; Kütlelerin İsyanı, Bedir ysy. İstanbul 1992, s.17-79
6) KIZILÇELİK, Sezgin; Postmodernizm Dedikleri, Saray yay. Sivas 1996 s.12-34
7) DEMİRBAŞ, Timur; Kriminoloji, Seçkin yay. 2001 s.234-267
8) ERDEM, Hüsamettin; Bazı Felsefe Meseleleri, Hü-er yay. 1999 Konya
9) FİCHTER, J; Sosyoloji Nedir? Anı yay. 2002 Ankara Çev. Nilgün Çelebi
10) BOOKCHIN, Murray; Kentsiz Kentleşme, Ayrıntı yay. Çev. Burak Özyalçın, İst.1995
11) GÜ GENÇ, Mehmet; Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken yay. İst. 2000
12) GENÇ, Bozkurt; Kültür Konusu, Remzi Kitabevi, İst.1993
13) KONGAR, Emre; 21. Yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi, İst. 2001