- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Kıtlık ve Yoksulluk

İvriz Kaya Kabrtması M.Ö. 8yy Konya - Ereğli
“Ekmek” üzerine yazı yazacaktım. İçinde kendimden çok şey bulduğum, memleketimin neresinde yaşarsanız yaşayın sizin de çok şey bulacağınıza inandığım bu sayfaya ulaştım. http://www.abanali.com/ sayfasında kitabın dağıtımını üstlenen Ahmet Tığlı Bey’in iznini alıp, Hayati Tahsin Yılmaz'ın Abana Belgeseli’ni -kısaltarak- yayınlamayı, “Bu memleketin, nereden nereye geldiğini genç nesillere anlatmak için” kendime bir borç bildim.
Necati Yılmaz (1910):
“İstanbul-Küçükpazar’da kahvemiz varken bir çay 3 kuruştu. Kasaya hiç para girmeden kahveyi kapattığımız olurdu. Halkta para yoktu. Çayı bile veresiye içerlerdi. Herkes çayını içer, giderdi. Herkes gidince defterin başına oturur, ‘falanca geldi mi?’ diye denetleyerek, hesabına çay parasını yazardık. 80 kişiden ancak 10’u çay parasını peşin verebilirdi!” (AG, Mayıs 1994)
Dursun Kaya’dan (Yeşilyuva, 1924):
Eskiden, böyle nüfus yoklamasına göre askere almazlarmış. Köy odasına gelen zaptiyeler (bir tür jandarma) gençleri toplarmış. Gençleri boyuna posuna göre seçip yollarlarmış. Askere giden on yıl, yirmi yıl geri gelmezmiş. Oğulları geri gelmeyen analar başkaldırıp, köy odasını yakmaya kalkışmışlar. Sırtlarında odun getirip ateşlemişler. Zor söndürülmüş yangın! (AG, Temmuz 1994)
Zuhuri Gür (1910):
“8 yaşımıza kadar uzun etek giyerdik. Kıçımızda bir don. Pantolon nereden bulacaksın? Kocaahmetoğlu Mustafa (Doğanay, 1907) vardı kahveci, evlenenlere zıpkasını(*) verir, düğünden sonra geri alırdı” (özel söyleşi).
*) Zıpka, “dar paçalı, arkası büzmeli pantolon”dur. İnebolu çarşısında bugün de zıpka giyenlere rastlanır. Nazım Önüralp (1922), babası Hulusi Önüralp’in (1877) de evlenenlere zıpka verdiğini söylüyor ve bu konuda babasının bir anısını aktarıyor: “Bir de İstanbul’a gidiş öyküsü anlattı (babam): Pantolon yerine zıpka giyilirmiş buralarda. Arkadan büzmeli. Kimi yukarı köylerde bugün de giyiliyor. ‘Gemi İstanbul’a yanaşınca, dışardan bir pantolon aldırıp öyle çıktım dışarı! Pantolonu giydim ama, her yanım açık sandım. Çok utandım ama dışarı çıkmak zorundaydım’ dedi. Bu çevrede pantolon yerine zıpka giyiliyormuş. Güvey olurken (evlenirken) bir yerlerden ödünç elbise bulurlarmış” (AG, Kasım 1989).
Muzaffer Tığlı (1912):
"Eskiden keten ekilirdi köylerde. Hali vakti iyi olanlar ketenin içine pamuk koyarlar, gömlek şu bu dokurlardı. Don, gömlek, zıpka, mintan yaparlardı. Pantolon ve ayakkabı giyemezdi çocuklar. Bayramlık elbiseler yukarı bezinden dikilirdi" (AG, 15 Nisan 1978).
Hüsnü Çelik (1934):
"Olay 1920'lerde geçiyor. Kırık Ziya (Kırıkoğlu, 1908) anlattı. 13-14 yaşlarındaymış. Çayağzı'nda tüfekle avlanmaktan eve dönerken, Babaannem Alikızı Ayşe'ye (Çelik, 1877) uğruyor. Teyzesi oluyor. Babaannem Balkan Savaşı'nda dul kalmış. Dört yetim çocuğu var. Kırık Ziya bakmış ki taze pişmiş bir mısır külüğü (sacta pişen ekmek) var. Hemen oturup hep beraber yiyorlar. Kırık Ziya sonra evine gidip, annesi Daniş Yenge'ye (Danişe Kırıkoğlu, 1882) anlatıyor mısır ekmeğinin tadını. Annesi, 'Sen ne yaptın! Onların unu mu var!' diyerek azarlıyor oğlunu ve hemen bir torbaya 1-2 okka un koyup yolluyor. 'Annem un yolladı' diyor vardığında. Çocuklar sofranın başında aç bekliyomuş! Hemen gelen unun birazından ekmek yapmaya başlamış babaannem. Babaannem anlattı: Kürt Kadir'den (Can, 1892) mısır alıyor. Ögüttüreceği zaman bakıyor ki, kurtlu. Kurtları ayıklayıp değirmene yolluyor. O mısırın tadını unutamadığını söylerdi babaannem" (özel söyleşi).
Ali Kaya (Kabir’in Ali, Yakabaşı, 1902):
“2. Dünya Savaşı sırasında çok özlek (mısır koçanı) ekmeği yedik. 2-3 yıl yedik. Özleği ufaladıktan sonra değirmende öğütürdük. Yarısı özlek unu, yarısı mısır unu ekmek yapardık (...). Cam yoktu benim çocukluğumda. Pencereler tahtadandı. Aydınlanmak için sürgüsü vardı, açardık. Bir de evin üstünde kapak bulunurdu, aşağıdan sırıkla açılır-kapanırdı. Pencereleri camlı evleri sonradan Çayırcıklı ustalar yaptı. Çökölöz’ün Mustabey (Ata, 1902) falan vardı Çayırcık’tan. Onlar yaptı. Gazyağı (gaz) bilmezdik. Ocakta yanan kütüğün ateşi yeterdi. Yemek yerken bir kişi elinde çıra tutardı. Çırayı ocaktaki ateşten yakardık. İdare ve lâmba sonradan geldi” (özel söyleşi).
Kâzım Çelik (Yeşilyuva, 1922):
"Şeker yoktu. Rusya'dan kelle şekeri gelirdi, çekiçle kırardık. Dedem falan gidermiş Rusya'ya. Şeker bulamayınca üzüm kurusu, incir kurusuyla çay içerdik" (özel söyleşi).
Riza Onan (Çampınar, 1910):
"Soba moba yok. Isınmak için ocağın önüne otururduk. Evde 7 kişi var, ocağa 5 kişi sığıyor. 2'si açıkta kalırdı. Yemek yerken çıra yakardık. Odalarda el kadar pencere var. Bazı evlerde cam da yok. Işık yukardan (tavandaki kapak açılınca) geliyor. 8-10 yaşındayken (1918-20) güğümleri eşeklere yükleyip deniz suyu getirirdik. Tuz yoktu. Deniz suyunu yemeklerde kullanırdık. Beziryağı çok yedik..." (özel söyleşi)
Halil Karahalil (Kızılcaelma, 1942):
"Ben zeytini ilk kez 11 yaşındayken (1953) Devrekâni'de, Kur'an eğitimi aldığım Eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç'ın babası Rıfat Altıkulaç'ın evinde yedim. O zamana dek ne zeytin; ne de zeytinyağı gördüm. İlk lastik ayakkabıyı da o yıllarda giydim: Gislaved ayakkabılar yeni çıkmıştı. Sami Akkuş'a (1924) katırla tomruk çekiyoruz. ‘Yakalanırsa yaşı tutmaz’ diye katırın peşinde beni yolluyorlar. Bir katır tomruk (toplam 700 dm3 iki tomruk) 2,5 lira; bir çift Gislaved lastik ayakkabı 5 lira. İki katır yükü (
Mehmet Çağlar (Sakızcılar (1944):
"İlk 'çay'ı 11 yaşında (1955) Bozkurt'ta içtim. Çayın ne olduğunu da bilmiyordum. Kahvede önüme dayadılar, şekeri de koydular. 'Çorbayı nasıl karıştırıyorsan, şekeri koy, karıştır, iç!' dediler" (özel söyleşi).
<ı>Köylünün derdini en iyi “tahsildar”lar (gezici vergi toplayıcısı) bilir. ı>
Muzaffer Tığlı (1912) çocukluğundaki “pazar ekmeği”ni ve 1937’de tahsildar olduktan sonraki köylünün durumunu anlatıyor:
“Şekerci yoktu bizim çocukluğumuzda. Ama pazar ekmeği (fırıncının yaptığı ekmek) alabilirdik arada. Hele de içini yarıp biraz tahin helvası koydurup ısıra ısıra yemeğe başlayınca keyfimize diyecek yoktu. Pazar ekmeği perşembe günleri satılırdı yalnız. (...) Para yok. Köylü ormandan ağaç kesecek, Abana’ya-Bozkurt’a indirip beş kuruşa, on kuruşa satacak da bize para verecek. Bir git, iki git para yok. (...) Genellikle muhtarlarda kalırdım. Ama zayıf muhtarlarda kalmazdım. Hali vakti iyi olanlarda kalırdım. Başta gelen yemek patatesti köylerde. Sonra yumurta, süt, yoğurt. Ekmek mısır ekmeği. Çavdar ekmeği de görürdük arada. (...) Benim bir siyah beygir vardı. Bu at yüzünden köylüler beni uzaktan tanır, tedbir alırdı. Ben çok kere atımı başka köyde bırakır, yaya giderdim. Hayvan sayımı da var o yıllarda, onu da biz yapıyoruz. Elmalı-Şeyhoğlu köyüne gidiyoruz yine bir gün. Atımı gören biri koyunları ambara dolduruyor ve on beş kadar hayvan havasızlıktan ölüyor! Sonradan öğreniyorum. Oysa bir tanesini satsa, vergisine yettiği gibi, kendisine de para artacak” (AG, 15 Nisan 1978).
Fatma Gündüz (Yaylatepe, 1926):
"Çok tarlamız vardı bizim. Evin altını eşti babam, kuyu yaptı. Tam 16 teneke mısır-buğday sakladık. İki şinik zahiren varsa birini alıyorlardı. Tahsildardan koyunları, sığırları saklardık. Dağlara kaçırır, bağırmamaları için ağızlarını bağlardık. Eşek anırmasın diye ağzını ellerimizle kapatırdık. 'Tahsildar geliyor' dendi mi, tir tir titrerdik" (özel söyleşi).
Salim Yılmaz (1938):
“İkinci Emperyalist Savaşı’nın (1939-45) ekonomik çöküntüsü köylerimize tam çıplaklığıyla yansıyordu. Ben o savaş ve savaş sonu yıllarında köyde (Yeşilyuva) bulunuyordum. Rahmetli Murat Dayım (Şen, 1894), köyün sigara satıcısıydı. Köylü, sigarasını paketle değil, tane tane alabiliyordu.. Ve esrar çeker gibi bir sigarayı aralarında grupça içtikleri oluyordu. Çoğu da tefek içerdi sigara yerine. Zeytinyağı yerine geçen bezir yağını zor sağlayabiliyordu köylüler" (AG, 15 Ocak 1981).
Mehmet Kalafat (Kutluca, 1949):
"Köylerde keten ekilirdi. Keşlik'te ve Gölmet'te bezir değirmenleri vardı. Keten tohumu taşla ezilir, torbada prese girer, küsbesi cimit olurdu. Presten çıkan yağı 'bezir yağı' olarak yerdik. Bezir yağı acıydı ama nefes açıcı, sağlığa yararlı yanları da vardı. İnebolu ve Doğanyurt köylerinde bugün (2002) de keten ekiliyor. 1970'lere kadar İstanbul'dan fıçılarla zeytinyağı gelir; şişelerle, özel kaplarla köylere dağılırdı. Büyük teneke ile yağ alamazdık. Benim çocukluğumda muhtarlıklara tenekeyle gaz gelir, kabımızı doldururduk. Şeker vardı ama herkes alamazdı. Çoğu zaman şeker gereksinimini pekmezle karşılardık. Pekmezi elma ve armuttan yapardık. Bizim köylerde iki hayvanın yanyana geçeceği yol olmadığından, kağnı-kızak yoktu. Taşıma hep sırtta yapılırdı. Hayvan ve insan sırtında. Herkeste eşek-katır vardı. Bugün 2-3 kişide var" (özel söyleşi).
Satı Özen (Göynükler, 1931):
“1940’lı yıllarda devlet, ormanları korurdu. Bugünün ormancıları yerine o zaman ‘orman askeri’ vardı. O yıllarda köylülerin kereste gereksinimi için ‘tahsis’ çıkarılırdı. 1943’te Göynükler Köyü’nün kereste gereksinimi için Şeyhşaban’dan (Çiçekyayla) ‘tahsis’ çıkarılmıştı. Erkekler İstanbul’da olduğundan, tomrukları almaya gidenlerin çoğu kadındı. Köyümüzün yaşlı Ahmet Civelek Amcası (1904) da kafile başkanı olarak katılıyordu. Ben de ilk kez 12 yaşımda (1943) anneme (Zekiye Özen, 1909) yardım için bu yolculuğa katıldım ve gidişte öküzlerin boyunduruğunu ve zinciri taşımada yardım ettim. Gidiş yolculuğu bir gün sürdü. Şeyhşaban’da köy odasında geceledik. Ertesi sabah erkenden kalkıp, orman köylüsüne hazırlattırılan tomruklardan birer tane alarak öküzlere koştuk ve akşam karanlığından sonra evi bulduk. Bazı köylerde hızarcılar vardı ve kendi düzenleri ile tomruğu biçerlerdi” (özel söyleşi).
Hayati Demirbaş (1932):
"Çayırcıklı Ahmet Kuru (1919) ve Mehmet Kuru (1918) anlatırlardı. Bunlar kışın Abana'ya inince bir kahveye girer ve sobanın başında ısınmaya çalışırlar. O kahvede oturan kimi kişiler 'Leş gibi kokuyorsunuz, çıkın dışarı!' deyip bunları dışarı attırmış. Ağlaya ağlaya anlatırlardı" (özel söyleşi).
Rıfat Akın (1931):
Nisan 1952'de askere gittim. Bozkurt'tan ve yukarı köylerden birçok kişi beraberiz. Yol için 'şube'den para mı, azık mı istediğimiz sorulmuş. Arkadaşlar azık istemişler. Bize 7'şer samun (ekmek) verdiler. Yanında da zeytin peynir vb. Sarıkamış'a gidiyoruz. Buradan vapurla Samsun'a. Erzurum'a tren olmadığı için 3 gün Samsun’da (kışlada) kaldık. Samsun''dan hayvan vagonuyla Amasya'ya; oradan da kömür vagonuyla Erzurum'a geçtik. Yiyemediğimiz ekmekleri yolda attık. Bozulmuştu" (özel söyleşi).
Nurettin Aslan (1936):
"Okula yalınayak giderdik. Niyazi Amcam (Aslan, 1922) bana İstanbul'dan bir çift ayakkabı yolladı. Bir gün deniz kıyısında oynarken, ayakkabının tekini denize kaçırdım. Eve gelince sordular. 'Deniz aldı' deyince, dedemle babam (Mehmet Aslan) beni dövmeye kalktı. Korkudan, evin önündeki kiraza çıktım. Dedem (Hüseyin Aslan) dayakla beni ağaçtan indirdi. Ayağımın altına yorulurcaya kadar dayakla vurdular... İlkokuldan sonra marangozluğa başladım. Çıraklığım yok. Baka baka, Cıvan'ın (Ferik, 1933) yanında falan marangozluğu öğrendim ve Macarköylü Cemil'le (Demir, 1933) dükkân açtım. Daha sonra tek başıma çalıştım. O zaman çay 10 kuruştu. Parasızlıktan sabahları kahveye giremezdik. Öğleden sonraları çay-kahve sormazlardı. Rahmetli baban (Necati Yılmaz, 1910) 'İçin lan!' diyerek bize çay verir, para sormazdı. Para yoktu. Akşamları evde bir ekmeği bölüşürdük. Çocukluğum yoksulluk içinde geçti" (özel söyleşi).
Mehmet Gür (Mamatlar, 1913):
“Bizim köyde buğday çok olurdu. Yerimiz çoktu. Ormanı açar, tarla yapardık. Toprağımızı hep çoğaltırdık. Ben 60 harman kaldırırdım. Patates de çok. Bir ölçü una iki ölçü patates katarak ekmek yaptık ve o yıllarda (2. Dünya Savaşı yılları) kıtlık çekmedik. Hatta gelenlerden başa çıkamayınca, buğdayı sedirin altına doldurduk da, gelene gidene ‘yok’ dedik. Buğday satarız, patates satarız. Sonra kereste. Köknardan turşu fıçısı (varil) yapardık. Köyde 30 hane varsa, 20’si turşu fıçısı yapardı. Boyu bir metreye yakın. Fıçıyı buralara (Abana) getirip satardık. (İstanbul’a) Kimse gitmezdi. Zonguldak’a giden bir tek kişi vardı bizim köyden!” (AG, Ağustos-Eylül 1999)
Kâzım Ateş (Mamatlar. 1935):
"Bir teneke mısıra bir öküz verdik! Meşe kozağı ve mısır koçanına biraz mısır karıştırıp değirmende öğütür, bu karışımdan ekmek yapardık. Bu ekmeği yiyen çocuklar kabız olur, dışkısını yapamazdı. Evimizden yemek kaşığıyla un çalar, pişirip yerdik! Köyün çoğu yoksuldu. İdare vardı ama bizim gibi adamlar gaz yakamıyordu. Lâmbayı hiç bilmezdik. Ocakta, bacaya doğru odunları diker, yanan ateşin aleviyle yetinirdik. Çıra vardı ev içinde gezinmek için. Soba yoktu evlerde. Pencereler el kadardı" (özel söyleşi).
<ı>1970’lerde de “ekmek savaşı” sürer. ı>
Hayati Tahsin Yılmaz (1933):
“Yıl 1956. İlçemin uzak köylerinden Alantepe-Köseali'ye öğretmen olarak gidiyorum. Köseali'nin imamlığını da yapan muhtarın (Ali Şahin, 1930) konuk odasında, duvara kocamanca yazılmış şu iki dize çarpıyor gözüme ilk: ‘Ey misafir, kıl namazın, kıble bu caniptedir / İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir!’ Ve sonra şu dörtlük: ‘Bu haneye gelen kişi, / Yesin ekmek ile aşı. / Eğer namaz kılmaz ise, / Yesin toprak ile taşı!’ Köyde kaldığım bir dersyılı süresince hep ekmeği düşündüm. ‘Ekmek’ dedikleri kepek, mısır koçanı ve patates karışımıydı(*). Bu karışımı sağlayabilmek için, köyde çok üretilen patates, katır sırtına vurulup üç-dört gün dolaştırılarak kepek vb yiyeceklerle değiştiriliyordu. Katır edinemeyenler eşekle yetiniyor, kendi sırtlarına da yük alıyordu. Bölgede bol yetiştirilen kimi yemişlerin serüveni de patates gibi olduğundan, köyün ‘kervan’ları yıl boyunca yollardaydı. Kervanların yollarda olduğunu çoktandır biliyordum ama, savaşın ‘ekmek savaşı’ olduğunu duymamıştım (...). Yıl 1971. İlçemden iki ilçe ötede bir dönemece girerken, yüklü bir katırın ürkmesiyle kaloriferli ve radyolu arabamı içim burkularak durduruyorum. O yağmurlu kış gününde, kervan sürücülerinin kiminde yağmurluk bile yok. Köyden
Mustafa Şener (Köseali 1937):
"Bezir değirmenine benzeyen bu düzenin adı 'parka'dır. Bizim köyde (Köseali) bezir değirmeni yoktu. Keşlik'te vardı. Yıkanmış patates parkada ezilir. Parkayı insan da çeker at-katır da. Patatesin nişastası alınır. Küspesi kurutulduktan sonra buğday, çavdar ve mısırla karıştırılarak değirmende öğütülür. Bu karışımdan çok esmer, çok güzel ekmek yapılırdı. Bugün (2002) bu düzen pekmez yapımı için kullanılıyor. Yıkanmış elma ve armut karışık olarak düzenin oluğuna doldurulur ve taş döndürülür. Taşı insan da, hayvan da döndürür. Çıkan meyve suyuna pekmez toprağı katılarak kaynatılır" (özel söyleşi).
2. Dünya Savaşı yıllarında mısır ve buğday gereksinimi karşılamaz. Savaş koşulları ve kuraklık nedeniyle tüm köylerde mısır koçanı mısıra karıştırılarak ekmek yapılır. Şeker yoktur. Kahvelerde bile şeker yerine pekmez (ya da üzüm) verildiği olurdu. Halk açtı. Köylerde keten üretilir, el tezgâhlarında (düzen) dokunur. Keten, halkın giysi gereksinimini karşılar. Durumu iyi olanlar, ketene pamuk da karıştırır. Devrekâni ve Kastamonu dolayında dokunan “yukarı bezi” boyanarak ceket-pantolon yapılır.
* 2002'de Antalya'nın Gazipaşa İlçesi'nde bir söyleşi sırasında 2. Dünya Savaşı'ndaki kıtlıktan nasıl etkilendiklerini sordum. Çok az da olsa, orada da mısır koçanı yiyenler olmuş (HTY).
<ı>Yiyeceklerin izinsiz olarak bir yerden bir yere taşınması yasaktır. ı>
Dursun Kaya (Yeşilyuva, 1924):
“O zaman (2. Dünya Savaşı yılları) halk mısır koçanları yerdi. Bir gün köy odasında otururken iki kişi geldi, ‘İki haftadır çocuklarım aç!’ deyip, bizden mısır istediler. Köyden ikisine 15’er kilo mısır toplandı. Buradan Abana’ya geçerken, jandarmalar adamları yakalayıp içeri atıyor, ‘Bu mısırları kimden aldınız?’ diye. Sonra bizim köylüleri de atıyorlar içeri. Bunları, o zaman Badımana’da (Yakabaşı) muhtar olan Namdar (Ahmet Kaya, 1902) kurtarıyor” (AG, Temmuz 1994).
İsmail Hakkı Şener (1944):
"1940'lı yılların başında 2 yıl üstüste çok kış olmuş. Açlık da var. Halk, ölülerini bile gömütlüğe götüremeyip evinin yanına gömmüş. O denli çok kar yağmış. O yıllarda Hatice ve Hanife adlarındaki 2 kardeşim de çiçekten ölüyor. Köyün (Köseali) yarısı çiçekten ölmüş. Babam Ereğli'de (Zonguldak) bir Yahudi'nin yanında saatçi çırağıymış. Kızların ölümü üzerine köye dönüyor ve Abana'da saatçiliğe başlıyor. Bucak Müdürü Nurettin Peker'in yanında yazıcılık gibi bir görev de yapıyor. Sonra da caminin imamı oluyor" (özel söyleşi).
Mustafa Şenol (1904):
“Köylünün buğday, mısır, fasulye ürününden öşür (vergi) gibi bir şey alınıyordu. 1942 yılında 12 köyde ben de ‘kontrol memuru’ olarak çalıştım. Her köye, her harmana bir memur gidiyordu. Kaç kilo ürün çıkarsa hemen deftere yazardık. Yüzde 2 miydi, 4 miydi ne, devlete veriliyordu. İkinci yıl tarlalardaki ürünleri yazdık. Ürünlerin Abana’da teslim alınması zor oluyor diye mutemet (güvenilir kişi) tayin edildi ve İnebolu’ya teslim edildi. İnebolu ilçemizdi. Gaz da yoktu. Bir teneke gazı yarımşar kilo taksim ederdik, 1-2 ay giderdi. Geceleri perdeleri sıkı sıkı kapatırdık. Harp yıllarıydı. Gaz bulamayınca zeytinyağı ile kandil yakardık. Köylü bu nedenle bizden soğudu” (AG, 1 Mart 1978 tarihli söyleşi bantlarının yeni çözümü).
<ı>Devletin dağıtığı basma, gaz, şeker, un... yardımları gereği gibi halka ulaşmaz. ı>
İsmail Güngör (Çayırcık, 1929):
"2. Dünya Savaşı zamanı. O zaman burada halka buğday-mısır dağıtılıyor. Gelen tahılın belki de yarısını bunlar (bucak müdürü ve yandaşları) satıyor. Tahıl İnebolu'dan geliyor. Sarı Ahmet'in Mehmet Efendi (Yılmaz, 1894) de bu durumu (tahılın halka dağıtılmayıp satıldığını) şikâyet ediyor. Ben yanında kahveci çırağıyım. Tam Abana'ya bir parti buğdayın geleceği gün müfettiş geliyor. Müfettiş, Sarı Ahmet'in Mehmet'in otelinde kalıyor. Tek kişilik odada. Gece İnebolu'dan 7 motor dolusu buğday geliyor. Motorların kimi gece boşaltılmaya başlanıyor. Bunu duyan Sarı Ahmet'in Mehmet Efendi müfettişi uyandırıyor. İşlem yapmasını istiyor. Müfettiş, 'Haberim var, sabahleyin görüşürüz' diyor. Sabah oluyor. Üç motor boşalmış, dört motor dolu. 'Boşalan moşalan yok, zaten hepsi dört motordu' denilerek olay kapanıyor. Sarı Ahmet'in Mehmet Efendi, 'Ben sana zamanında kalk demedim mi?' diye müfettişe çıkışıyor. Müfettiş Kayserili, Abana Bucak müdürü Kayserili, İnebolu Kaymakamı Kayserili ve Kastamonu Valisi Kayserili o zaman. Müfettişin atına da biz bakıyoruz. Yemekler de bizden. Sarı Ahmet'in Mehmet Efendi müfettişe, 'Sen madem ki kalkmadın, o zaman atın şu kadar gideri oldu, şu kadar yemek parası, şu kadar yatak parası vereceksin' diyerek müfettişten giderleri alıyor" (özel söyleşi).
<ı>O zamanların balık bolluğu da kıyı kesiminin açlıktan az etkilenmesine yardımcı olur. ı>
Ahmet Şengül (1908):
“Eskiden büyük büyük balıklar çıkardı, keserek taşınabilirdi çarşıya” (AG, Ekim-Kasım 1996). Dursun Kaya (Yeşilyuva, 1924):
“Hamsi zamanı hamsi kıyıya kadar inerdi. Kepçelerle hamsi tutar, kayıklara doldururduk. O kadar bol hamsi vardı ki, hamsiden kayıklar yol alamazdı. Sonra hamsi dolu kayığı kıyıya çeker, ‘bir yumurtaya bir sepet’ usulü, icabında parasız olarak millete dağıtırlardı. Hamsiyi yemelere doyamazdık” (AG, Temmuz 1994).
Nazım Önüralp (1922) da bıldırcın ve çulluk bolluğunu anlatıyor:
“Sanırım 1940 yılıydı. Fırıncı Nuri (Fırıncı, 1886) ve Gümrükçü Reşat’la(*) kuşa gideceğiz. Akşam terzi dükkânını kapatıp eve geldim. Bir yağmur başladı, dışarı çıkmanın olanağı yok. Evi de yeni yaptırıyordum. Bir çivi çakıp, lüksü astım ikinci katın dışına. Bıldırcınlar patır patır düşmeye başladı. O zaman Sebahat (Önüralp, sonra Yılmaz, 1933) da var, bir küfe (200-250 tane) bıldırcın topladık. Hepsini bir odaya salıverdik. Şimdi en çok 20-30 tane tutabiliyorlar. Çok da çulluk olurdu. Yüzbaşı vardı, İzzet Kızılhan. Gece kimseye tüfek attırmazdı. Yasaktı. Ama bana bir şey demezdi. Her seferinde bir küfe çullukla dönerdim” (özel söyleşi).
Yalnızca 1900’lü yılların savaş ortamında değil, Türk insanının yüzyıllarca yokluk içinde yaşadığını düşünüyoruz. Hep savaş durumu yaşanmış. En uzun barışı sanıyoruz Cumhuriyet döneminde yaşıyoruz.