​ Kızıl 29 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ekim '11

 
Kategori
Öykü
 

Kızıl 29

- Dün gece de dediğim gibi korkuyorum. Bunun dışında bir şey yok.

- I-hım. O zaman yanılmamışım.

- Ne konuda yanılmamışsın dedi yüzünde donuk bir ifadeyle yemeğine devam eden kıza bakıyorken.

- Şöyle ki gerçek bir korkak olduğun konusunda yanılmamışım. Zaten isteseydin de güçlenebileceğini sanmıyorum.

- Haklısın dedi bir süre öylece baktıktan sonra başını eğerek;- bu konuda kendime güvenmiyorum. Bu beni korkak ve zayıf yapıyorsa kabul ediyorum. Ancak yine de kararım değişmeyecek… Beni hırslandırarak eğitimlere başlayacağımı düşünüyorsan aldanıyorsun. Afiyet olsun… Kalkıyordu ki konuşmaya devam ettiğini görünce duraksadı.

- Böyle bir şeyi yapmaya ihtiyacım yok. Zaten kendin isteyeceksin bu eğitimlere girmeyi…

- Çok emin konuşuyorsun dedi hiddetle bakarken bu kez.

- Eminim çünkü benden isteyeceğin bir konudaki yardım seni daha güçlü olmaya itecek ki bu da beni haklı çıkarır.

- Öyle mi? Peki böylesine isteyeceğim yardım neymiş ki seni emin kılıyor?

- Aileni bulmak istemiyor musun? Bunun için güce ihtiyacın yok mu? Bu da seni yine bana ve eğitimlere yönlendirmez mi dedi gözlerini üzerine dikerek… 

- Açıkça diyorsun ki bu güce sandığından fazla ihtiyacın var dedi tavrında geri adım atarak, sakinlemişti.

- Aynen öyle diyorum, sevgili Ayeil ancak karar yine senindir. İster kabul et ister etme benim kaybedecek hiçbir şeyim yok. Nasıl olabilir ki, zaten bunu benden isteyen sensin. 

- Evet, öyle…

- Kararını kısa zamanda ver o halde… Haberini bekliyor olacağım. Afiyet olsun dedi ve gözden kayboldu.

- Ayeil, kendini bu konuda çok fazla sıkıyorsun dedi Üzeil daha önce ona gösterdiği şeylerin tamamen birer imge olduğunu unutmuşa benziyordu. Üstelik hiçbirinin de gerçek olma ihtimali yoktu.

- Neden bahsediyorsun? Bu konuda fikrini soran mı oldu sana dedi öfkeli bakışlarını üzerine dikmişti.

- Yalnızca bir şeye açıklık getireyim diyorum; daha evvel gördüğün o imgelerin hepsi benim etkimle oldu. Ben sağlamıştım görmeni, hepsi kurgu ve hayalden başka bir şey değil…

- Seni ve zırvalıklarını dinlemekle uğraşamam, Üzeil… Elbette ne olduklarını çok iyi biliyorum.

- O halde korkuyor olman çok saçma…

- Öyle mi? Ben de bir şey hatırlatayım sana o zaman; yaptığın pislikleri unutmuş değilim. Canını yakmadan defol git karşımdan! Dedi hiddetle kapıyı gösterirken.

- Pekâlâ, bildiğin yoldan devam et, Omay… Sonunun kötü bitmesi seni bitiren şey olmaz umarım dediğinde kapıya varmıştı.

- Defol! Diye bağırdı ancak durmadı. Günlerdir kafasını meşgul eden diğer bir konu olan Yorga ve söyledikleri gözünün önüne gelmişti. Hiddet ve hırsla parlayan gözlerini oğlanın üzerine dikti; - ve seni de aklımda tutuyorum, Yorga. Söylediklerin hala ilk gün ki tazeliğiyle aklımda… Her gece kafamın içinde tekrar edip duruyor. Sen kendini ne zannediyorsun da bana doğru davranmadığımı söyleyebiliyorsun! Kimden neyden alıyorsun bu cesaretini… Benden mi sana olan aşkımdan mı? Öyleyse sana söyleyeyim, Genç General dedi konuşmaya yeltendiğini görünce durdurdu;- sakın hislerim seni yanıltmasın benim canımı yakarsan canını yakarım. O çok güvendiğin hislerim de engelleyemez sonunu, anladın mı? Hışımla döndü ve çıktı salondan, saraydan…  Ahırlardan atını alıp kara göle doğru sürdü hızla… Bu durumda onu sakinleştirebileceğini düşündüğü tek yerdi orası… Öylesine öfkeliydi ki kime neye olduğunu bile bilmiyordu. Tanıyamıyordu artık kendisini… Değişiyordu ve bu hiç de iyi bir değişim değildi. Şimdiden birçok şeye böyle öfkeyle yaklaşıyorsa o gücü eline aldığında ne olacaktı, biliyordu. Bu yüzden istemiyordu ama ihtiyacı da vardı. Ne yapmalıydı bilemiyordu. Göle ulaştığında atı durdurmaya bile yeltenmeden sırtından atladı. Doğruca ve tereddütsüz suya bıraktı kendini… Sıcaklığı dondurucu olsa da damarlarında akan kan yeterince yakıcıydı. Bu yüzden suyun soğukluğunu hissetmiyordu bile… Birkaç kez soluksuz dalıp çıktı suyun yüzeyine… Ciğerlerini biraz hava ile doldurduktan sonra beşinci defa dalışında daha uzun süreyle daha derine yüzmeye başlamıştı. Gölün dibine ayaklarını bastığında biraz dinginleşmiş hissediyordu. Kapkara bir sonsuzluk uzanıyordu gözünün önünde…

İçerisinde tek bir ışık zerresi olmayan… Bu gölün bu kadar derin olduğunu hiç tahmin etmezdi. Ayakları zeminde ilerlemeye başladı. Bir süre sonra derin bir çatlağın önünde duruyordu. Daha evvel gördüğü bir hayali hatırlatmıştı bu ona… Ancak orası kavurucu bir çöl bölgesiydi. Burasıysa su altı… Arada muazzam bir farklılık olsa da anımsattığı, hissettirdiği şeyler aynıydı… Aynı korku, umutsuzluk ve boşluk hissi vardı düşüncelerinde…  Bir ayağını zemine vurarak yükseldi ancak yarığın içine doğru yüzmeye devam etti. Daha derine indikçe sıradan bir yarık olduğuna kanaat getirmişti artık. Yalnızca birkaç balık türü kayaların arasında dolanıp duruyordu. Zaten bitişi de gözlerine çarpmıştı biraz daha ilerledikten sonra… Geri döndü ve yüzeye doğru devam etti. Bir an duraksadı, birkaç kez nefes almayı denedi. Rahatça nefes alabiliyordu. Hem nasıl oluyordu da uzun bir süredir suyun altında olmasına rağmen dalmadan içine çektiği hava ile bu kadar uzun süre hareket edebiliyordu. Sağ elini istemsizce boynuna götürünce orada sürekli açılıp kapanan yarıklar olduğunu hissetti. Güldü kahkahayla, ne kadar da aptaldı böyle? Nasıl olup da bunca zamandır farkına varmamıştı. Daha önce de suya dalmış olmasına rağmen üstelik… Daha fazla oyalanmadı, yüzmeye devam etti. Yüzeye çıktığında atının yanında Yorga’yla onu bekliyor olduğunu görmüştü. Ağır ağır kumsala doğru ilerlemeye başladı. Az sonra yanındaydı.

- Atını bu çevrede bulunca gölde olduğunu tahmin etmiştim dedi yuları elinden bırakarak birkaç adım ilerledi.

- Dur bakalım, ne istiyorsun dedi saçındaki suyu sıkarken.

- Konuşabileceğimizi düşünüyordum.

- Öyle mi? Ne konuda? Bence Konuşacak bir şeyimiz yok. Şimdi izninle dedi atına yöneldi, bindi;- yapmam gereken henüz hatırladığım bir konu var. Seninle sonra sarayda görüşürüz.

- Ayeil! Diye bağırsa da kız çoktan kumsalı aşmıştı. 

Saraya döner dönmez Zindanlarda tuttukları eski Başkan Barahua Kavmeli’yi sarayın kendi bünyesindeki antrenman alanına çıkartmıştı sürükleyerek… Yapmayı unutup da henüz aklına gelen mesele onu öldürmekti. Bunu Syrus’tan döner dönmez yapması gerekiyordu ancak aklından çıkmıştı işte… Şimdi önünde hiçbir engel aklında da hiçbir şey yoktu. Tüm öfkesini onun kanını toprağa akıtırken boşaltacaktı vücudundan…  Belki biraz da işkence edebilirdi. Kollarından bir antrenman direğine bağladığı adamın karşısında dikilmiş ifadesiz gözlerle onu seyrediyordu. Yaşlı adam ölümü karşısında durmasına rağmen dik duruyordu. Ve korkudan da eser yoktu yüreğinde, gözlerinde gururlu bir ifade vardı. 

- Böyle bitmek zorunda değildi, Başkan… Yaşınıza ve bilginize hürmet edip zihninize girmemiştim ancak siz benden bilgi saklayarak beni zor durumda bıraktınız. Şimdi etrafımda olan biten her şeyin yazık ki öfkesi sizden çıkacak dedi yüzünü yüzüne yaklaştırarak. İfadesindeki o intikam hırsını daha yakından görebilmesini istiyordu.

- Sana söyleyecek tek bir cümlem bile yok, küçük ucube… Kendi pisliğinde boğulacaksın. Tek üzüleceğim şey; işte o günü görememek olacaktır.

- Merak etme, o çok güvendiğin çıkar dostu ahbaplarını da çok yakında peşinden yollayacağım. Sana benden selamlar ve yanıldığının büyük kanıtını getirecekler. Sadece bekle dedi çenesini avucuna almış sertçe sıkıyordu.

- Kendine fazla güvenme, küçüğüm. Sonu iyi bitmez senin için…

- Sen ne biliyorsun ki lanet olası! Diye bağırdı hiddetle. Suratına böyle aptalca bir gülümsemeyle bakması hoşuna gitmiyordu. Sanki evren insanlarına yaptıkları büyük ihanet sonu iyi bitecek bir zafere dönüşecekmiş gibi sırıtıyordu aklında binlerce iğrenç düşünceyle;- kafanın içindeki her saçmalık gözümün önünde! Daha hala bana neden bahsediyorsun? Sen ve senin gibilerin ulaşabileceği tek zafer yanılgılarından kaynaklanır ancak… Bir zaman için zafer sarhoşluğu yaşar, sonra asıl gerçeği görürsünüz. İyi olanın ve iyilerin mutlak, süregelen ve sonsuz gücünü… Zaten görüp görebileceğiniz tek gerçek zaferde budur. Sizler asla o duygunun tadına ulaşamazsınız.

- Çok asil sözler bunlar… Güzel konuşuyorsun, ufaklık… Ancak bahsettiğin bu zaferi elde edene dek kim bilir kaç masum insanın canı yanacak, ölümü tadacaklar. Ve siz sonunda elde ettiğiniz o zaferin tadına varıyorken birçok insanın güvenini kaybetmiş olacaksınız. Söyle bakalım zafer bunun neresinde? Zaferi gerçekte kim elde ediyormuş bu koşulda, ha?

- Seni lanet ucube dedi yüzüne sert bir yumruk geçirerek;- bu defa planladığınız hiçbir şey gerçek olmayacak. Çünkü ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Sende saçma sapan düşüncelerinde cehennemin dibine gideceksiniz. 

- Çok yakında yanımda olacaksın, küçüğüm. Fazla sevinme… Dedi omzunun üzerine düşen başını kaldırarak…

- Göreceğiz bakalım, adi herif! Dedi Karın boşluğuna güçlü bir diz darbesi atarak daha fazla konuşmasını engellemiş oldu. Acıdan yere düşen başını kaldırdı ve karnına bir yumruk daha geçirdi. Gelirken yanında getirdiği kılıcını kınından çıkartıp ipleri kesti. O kuvvetle adam yere dizlerinin üzerine yığılmıştı. Saçlarından kavrayarak onu alanın ortasına dek sürükledi ve hışımla yere fırlattı. Duraksamadan karnına ararda birkaç tekme attı. Adam yerde acıyla kıvranıyorken biraz geride ağırlığını sağ elindeki kılıcına yüklemiş onu izliyordu. Yüzünde memnun bir gülümsemeyle birlikte… Biraz olsun rahat nefes alabilmesini, kendine gelebilmesini bekledikten sonra iki büklüm dirseklerinin üzerine doğrulmuş adamı sağ dirseğine vurduğu bir tekmeyle yüzüstü kumun üzerine düşürmüştü. Kılıcını havada savurarak sol eline aldı, güçlüce bir hamleyle sırtından saplayıp karnından dışarı çıkana dek kuvvetle ittirdi. Kılıcı gövdesinden çıkardığındaysa demir tampon görevi gördüğü için akmayan kan adamın sol eliyle kavradığı yarasından oluk oluk kumlara akıyordu. Bir kısmı da sırtındaki yarasından süzülüyordu sağ yanına… Çünkü adam sağ kolunun üzerinde Binbir güçlükle yan yatmış durmaktaydı. 

- Ölümün pek de istediğim gibi olmadı, Sevgili Başkanım… Daha fazla acı çekmeni istiyordum ancak uzatmayı tercih etmediğim için şanslısın dedi ve kılıcını bu defa daha kuvvetle savurarak kafasını kesip koparttı. Hızla savrulan baş az ileride yere düşmüş birkaç takladan sonra olduğu yerde kalmıştı. Başsız kalan gövde yere yığılmış oluk oluk fışkıran kan cansız bedenin altında küçük bir kan göleti oluşturmuştu. Elindeki kanlı kılıcı toprağa sapladıktan sonra arenanın çıkışına yöneldi. Elini bu cesede dokunarak bile kirletmek istemiyordu. Kanına bulaşmış olması bile yeterliydi…  Kılıcın üzerinden ellerine akmış kanı temizlemeye uğraşırken dikkati dağınıktı bu yüzden onun burada olduğunu hisseden Yorga’yı görmemiş ve çarpışmışlardı. Yalpalayarak birkaç adım geriye çekildi. Dikkatini toparlayıp gözlerini ona çevirdiğinde kayıtsızdı bakışları… Yorga’nın da şu an bakışları arenanın ortasında başı gövdesinden ayrı yüzüstü ve kanlar içinde yatan cesetteydi.  Oğlan onu önünden çekip sinirli bir ifadeyle cesede doğru yaklaşmaya başladığında da kayıtsızdı. Yüzünü ona döndü ve gidişini de aynı ilgisizlikle seyretti. 

- Ayeil sen ne yaptın böyle dedi onun Eski Başkan Barahua kavmeli olduğunu gördüğünde… Şimdi aynı zamanda şoktaydı ve öfkesi derinlerden bir yerlerden yükselerek yüzeye ulaşmaktaydı. Kızdan bir ses işitmeyince yüzünü ona döndü, sorusunu tekrarladı;- ne yaptın Ayeil!

- Bu seni hiç ilgilendirmez. İşine bak, General…

- Sen aklını mı kaçırdın, ha! Onu yargılamadan kafana göre nasıl idam edersin? Bu tek başına verebileceğin bir karar değildi, Ayeil diye bağırdı birkaç adımda ona yaklaştığında…

- Sana işime karışma dedim!

- Yoksa ne olur. Beni de onun yanına mı gönderirsin!

- Bunu hak ediyordu, hak ettiğini aldı. Yasal ya da değil zaten bu adamın idam cezası alması için elimden geleni yapacaktım. Onu suçsuz çıkaracaklarını mı düşünüyordun. Buna asla izin vermezdim.

- Suçsuz olmayabilirdi ancak onu öldürmek de senin işin değildi, Ayeil! Bunu yapacak…

- Ne! Bunu yapacak cellâtlar mı var diyeceksin? Ben de bir cellâdım o halde… Ve artık sus dedi konuşmasını istemiyordu daha fazla;- bundan böyle benim ne yapacağım, yaptığım seni ilgilendirmez. Unuttun mu bizi bu duruma getiren sensin. Şimdi o gün söylediğin o sözlerin gerçek olmasını sağlıyorum ve sen de benden uzak duracaksın. Yoksa haklısın seni de acımadan onun yanına gönderirim.

- Sana inanamıyorum, ayeil! Bu denli bir öfkenin nedeni nedir, anlayamıyorum dedi kız arkasını dönüp arenadan uzaklaşmak üzere çıkışa yöneldiğinde…

- Neye inanıp neye inanmayacağın senin bileceğin iş… Bundan böyle benimle yalnızca yönetim işlerinde muhatap olacaksın. Görüşürüz dedi, yüzünü dönmeden ve duraksamadan el salladı ve arenadan çıktı. Arkasından öylece bakakaldı.  O merhametli ve hayat dolu kız ne zaman bu kadar gaddar ve umursamaz olmuştu. Kahretsin diye küfrederken dikkatini yeniden yerde yatan cesede vermişti. Yok etmeliydi bu cesedi ancak nasıl yapmalıydı? Yakmalı mıydı gömmeli miydi? Gömmenin tehlikeli olabileceğini düşünerek yakmaya karar verdi. Ancak burada olmazdı. Az ileride duran başı alıp gövdeyi de omzuna yüklendikten sonra arenanın altındaki zindanlara indirdi. İçlerinden birine girerek yükünü yere bıraktıktan sonra uzun zamandır kullanmadığı bazı yeteneklerini kullanarak cesedi ateşe verdi. Tamamen külden ibaret olana dek de yanmasını seyretti. Bu iş yaklaşık üç saatini almıştı. Bir bedeni yakmak hem de tamamen yok olana dek kolay bir şey değildi. Küllerin ayaklarıyla zemindeki toprağa karışmasını sağladıktan sonra da oradan uzaklaşmıştı. Hiç tereddütsüz şu an aklında olan tek yere gidecekti. Henüz onunla olan tartışması bitmemişti. Zaten konuşan yalnızca oydu. Odasında kanlı kıyafetlerini değiştirmekte olduğunu biliyordu. Ancak şu an oradan ayrılmış koridorda ilerliyordu. Muhtemelen şimdi Üzeil’i çalışma odasına gidecek ve durumların ne olduğunu soracaktı. O henüz odanın kapısına varmışken ona yetişmişti. Kolundan kavrayarak çekiştire çekiştire sarayın avlusuna çıkarttı onu…

- Sen ne yaptığını sanıyorsun diye bağırdı kolunu bıraktığında.

- Henüz konuşmamız bitmemişti. 

- Öyle mi! Dedi ima ile…

- Ben bittiğini söylemedim daha…

- Neyi nasıl yapacağımı sana sormuyorum. Kendine bu kadar değer verme çünkü ben öyle yapıyorum. Sana sandığın kadar fazla değer vermiyorum. 

- Biraz sus ve beni dinle, Ayeil! O gün söylediklerim için özür dileyecektim senden ancak neden susup da izin veresin ki… Haklısın biraz abarttım. Çok üzerine geldim. Öfkeli ve gergindim. Bu da yanlış sözler sarf ettirdi bana… Asla öyle düşünmüyorum, Ayeil.

- Şu saatten sonra düşüncelerin beni bağlamaz, General. Ben kendi yolumda yalnız ilerleyeceğim. Sana da tavsiye ederim. Ha dedi arkasını döndüğünde, uzaklaşacaktı. Duraksadı ancak yüzünü dönmedi;- bana olan yardımını unutmadım. Minnettarım. Karşılığını da mutlaka alacaksın merak etme. Şimdi izninle yapmam gereken işler, almam gereken kararlar var.

- Ayeil! Beni dinlemiyorsun bile…

- Üzgünüm sen dinlenilecek aşamayı çoktan geçtin. Artık herkes kendi yoluna…

- Ayeil!

Bir ayı aşkın bir zamandır Septist’e hiçbir koşulda adım atmamıştı. Burada Tara Arya’da gerekli her bilgi elinin altındaydı zaten… Bir yandan kendini eğitimlerine odaklamışken diğer yandan Septist’in işleriyle ilgileniyor ve ailesini arıyordu. Eğitimlerinde oldukça yol kat etmişti, Septist’in şu son bir aydaki durumu da mükemmele erişmişti neredeyse… Ancak yerinde saydığı tek konu ailesine dair tek bir iz bile bulamamış olmasaydı. Bir küçük ipucu bile yoktu hayatta olduklarını gösteren… Bu da her zamankinden daha fazla gergin ve öfkeli olmasına neden oluyordu. Son bir haftadır öyle aşırıya kaçmıştı ki bu güçlerini bile etkileyebiliyordu. Ancak bu gerginliğin böylesine bir öfke meydana getiriyor olması akıl karıştırıcıydı. Öfkesi açığa çıktığı vakit geniş çaplı küçük veya büyük maddi ve manevi hasarlar verebiliyordu çevresine… Öfkesinden kaynaklı bu aşırı enerji patlamaları çevresi dışında ona da zarar vermeye başladığında korkuları da artış göstermişti. Geçen hafta içerisinde meydana gelen ikinci ve son defa dışarıya doğru gerçekleşmiş olan bir enerji akışında vücudunda bazı kısımlar birinci dereceden yanmış bu yüzden yaraları iyileşene dek kılıç ve dövüş eğitimlerine bir süreliğine ara vermişlerdi. Bu aralar öfke kontrolü üzerinde çalışıyorlardı. Böylece hem ona hem de çevresine zarar veren öfkesini dizginleyebilecekti.  Neyse ki bir haftadır çalışıyor olmalarına rağmen öfkesini epey kontrol altına alabilmişti.  Nereden neyden kaynaklandığı belli olmayan bu öfke aynı hızla tükenip bitiyordu içinde… Karen yaraları iyileşir iyileşmez yeniden eğitimlere döneceklerini ve bu defa çok daha zorlayıcı olacağını şimdiden söylüyordu ona…    

- Neyin var? Neden dalgınsın diye sordu Karen elindeki işi bir anlığına bırakıp ona baktığında. Önünde açtığı portalda evrensel bilgi veritabanından Ayeil’in ailesine dair birşeyler arıyordu. Ancak henüz hiçbir şey bulamamıştı.

- Sadece düşünüyorum. Aklımda özel bir şey yok.

- Aileni mi düşünüyorsun?

- Hayır… Onların hayatta olduklarından eminim ben… Yalnızca nerede olduklarını bulamıyoruz ancak sonunda bulacağız onları…

- Elbette… Sadece zaman lazım bize… Tabii sabretmemiz de gerek. Çok uzun da sürebilir.

- Bu mühim değil zaten…  Benim düşündüklerim bunlar değil, Karen. Ben bu öfke kaynaklı enerji artışlarının neden olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ellerim ve kollarım tamamen yandı. Anında müdahale etmeseydin tüm bedenim kül olacaktı.

- Ben de bilmiyorum. Ama düşünüyorum. Haklısın bunun gerçek nedenini bulmalıyız. Çünkü senin içinde böylesine bir zarara neden olacak bir öfkeyi meydana getirecek hiçbir şey yok. Başka bir şey olmalı mutlaka dedi önündeki portalı şimdi tamamen kapatırken. Tüm dikkati şu an kızdaydı.

- Bilemiyorum ama belki…

- Evet, belki ne? Bir şey mi biliyorsun dedi daha da ciddileşerek.

- Dün gece bir ara aynada kendime bakmıştım. Biliyorsun bazı yerlerde de ufak tefek yanıklar vardı. İyileşmiş mi diye… Bu belli ki yeni yeni olan bir şey… Daha önce böyle şeyler yoktu vücudumda…

- Evet, Ayeil lafı uzatma lütfen dedi ne olduğunu öğrenmek için sabırsızdı. Belki de gerçekten bundan kaynaklıydı ve bu çok ciddi bir durumdu.

- Göğsümden sırtıma doğru uzanan bazı simgeler var. 

- Göster dedi ani bir şekilde ayağa kalkıp ona yaklaştığında.

- Aa, Karen dedi üzerindeki hırkanın yakasını çekiştirirken, fermuarı onun elinden alabilmek için uğraşıyordu;- herkes bize bakıyor.

- Şimdi utanmanın sırası mı? Bırak şu fermuarı…

- Tamam, sen bırak. Ben yaparım dedi onu kendinden uzaklaştırarak. Çok gergindi ve sinirliydi. Bu onu da öfkelendiriyordu. Yeni bir enerji boşalması iyi olmazdı. Fermuarı açtı ve hırkayı üzerinden çıkardı, zaten üzerinde bir de yarım bir atlet vardı;- ne ifade ettiklerini bilmiyorum. 

- Ben de bilmiyorum ancak işaretler çok tanıdık. Sanırım daha önce bir yerlerde… Evet, hatırladım. Dedi heyecanla kızı bir o yana bir bu yana çevirip işaretlere tekrar tekrar göz gezdirirken. 

- Ne hatırladın?

- Bu işaretleri daha önce birinin daha vücudunda görmüş araştırmıştım. Çok eski bir topluluğun armaları gibidir bunlar… Güçlerini kontrol altında tutabilmek için… Ayrıca daha birçok şey işte…

- Kimdi peki bu kimse? Kadın mıydı erkek miydi? Belki Annem veya Babamdı…

- Hayır, hayır o zamanlar gördüğüm bu kişi de benimle aynı yaşlardaydı. Ebeveynlerinin olması mümkün değil yani… Ancak dedi dalgın düşünüyorken aynı zamanda odanın içinde volta atmaya başlamıştı.

- Ancak ne Karen ne biliyorsun? Bana da anlat.

- Bir şey bilmiyorum. Yalnızca bu adamın seninle olan bağı ne, onu anlamaya çalışıyorum? Çünkü bu işaretler yalnızca onların soyundan çok özel yetenekli kişilere verilirmiş.

- O da mı bir Omay’dı yani?

- Aa, bilemiyorum. Bir Omay’dan ya da bir isimden bahsedilmiyordu.

- Emin misin dedi iyice düşüncelerine gömülmeye başlayan kıza yaklaşarak.

- Dur, dur sanırım bir isim vardı. Bir halktan adı Noyan olan bir halktan ve bu halkın arasından özellikle seçilip eğitilen bir Kayra’dan bahsediliyordu. Bu kişilerin birkaç yüzyılda bir yaşama geldiğini, eğitildiklerindeyse muazzam güçlere sahip olabildiklerinden de söz ediliyordu. Yalnızca bu kadar hatırlayabiliyorum, üzgünüm dedi sol yanındaki kıza dönerek. 

- Ee, peki bunu okuduğun kaynağı tekrar bulamaz mısın?

- Hayır, çünkü o savaşta bu kaynağın bulunduğu Galaksi Kütüphanesi yakıldı. Evrensel komite Başkanının emriydi. Bazı çok değerli ve tehlikeli bilgilerin içinde bulunduğu kitaplar vardı kütüphanede… Bunu öğrenen herkes gidip bu bilgileri ediniyor ve karmaşa yaratıyordu ki bu kitapların içindeki bilgiler efsunluydu. Meydana gelen karmaşanın büyüklüğünü sen düşün artık…

- Anlıyorum. Yani diyorsun ki sıfıra sıfır elde var sıfır…

- Çok doğru… Ama bu adam seninle arasında bir bağ kuruyorsa çok yakında yüzünü de göreceğiz demektir bu…

- Peki, ama kim bu adam? Sen yüzünü görmemiş miydin ki? Araştırabilirsin.

- Hayır… Onu yalnızca bir kez gördüm ki o esnada da sırtı dönüktü. Vücudundaki o İşaretleri de o zaman görmüştüm. Daha farklıydılar ancak aynı harfler ve yazılış biçimine sahiptiler. Alfabeleri epeyce karışıktı hatırladığım kadarıyla… Yoğun dikkat ve bilgi isteyen bir yazı biçimi… Yani bu nedenle bu harflerin ne ifade ettiğini bilmem mümkün değil. Neyse devam edeyim; Üzerinde yalnızca siyah ince bir giysi olduğunu hatırlıyorum. Bulunduğu yer vadiyi tamamen ayaklarının altına alan bir yerdi, Aşağıda vadide tepeye ulaşmaya çalışan düşman askerleri ilerliyordu. Ben de arkada bir tepecikten olanları izliyordum. Beni oraya Eirum yollamıştı. Askerin önünü kesmem için… Güçlerimi kullanarak elbette… Ve Eirum o savaşta benim üstümdü dedi ismini duyduğunda şaşırdığını görünce;-ancak onu orada görünce hareketsiz ve olduğum yerde kalmam gerektiğini hemen anlamıştım. Enerjisi o kadar yoğundu ki yaklaşmaya cesaret edememiştim. Zaten o da düşman askerlerini önlemek için oradaydı, gücünü kullanacaktı… Biraz da korkmuştum açıkçası... Çünkü daha önce öyle yoğunlukta enerjiye sahip olan bir kişi daha görmemiştim, görmedim ben... Bugün bile… Neyse ki o beni fark etmemişti. Belki de biliyordu ancak bir şey yapmamıştı. Bilemiyorum. O enerjinin ortaya çıktığı anı hiç unutamam. İşte o sırada da parlayan simgeleri dikkatimi celbetmişti. Çok güçlüydü, İnan benden kat kat daha güçlüydü. Tek bir hamlesiyle orada bulunan binlerce askeri toprağa gömüvermişti. Daha sonraları da savaşın gidişatını değiştiren önemli başarıları olduğunu duydum ancak onu kimse tanımıyordu ve kimse görmemişti. Ben şanslıydım onu görebildiğim için… Çünkü onu, yüzünü ya da ona dair herhangi birşeyi gören herkesi acımadan öldürüyormuş… Hikâyeleri anlatılırdı. Bu yüzden ben de onu gördüğüme dair gerçekleşen bu olayı kimseye anlatmamıştım. Şu ana dek…

- Belki de bu kaderimizdir. Bu yüzden bir aradayız. O gün sen o adamı görmeseydin bu işaretlerin ne olduğunu bilemeyecektik.

- Haklısın. Belki de kaderimizdir bu…

- Ya şimdi ne olacak? Oturup onun bize ulaşmasını mı bekleyeceğiz?

- Başka ne yapabiliriz ki? Onu bulabilmemiz imkânsız… Öyle muazzam güçlere sahip olan biri kendini iyi de saklıyordur herhalde…

- Sen de güçlüsün. Ondan ne farkın var ki bugün artık…

- Ayeil, bir kıyaslama yapalım mı dedi bunu açıklamaya uğraşıyordu. Anlamasını istiyordu;- tamam bugün ben belki o adamın o günkü güçlerine sahibim. Ancak sence o gün benim şu an ki halim olan bu adam bugün de böyle midir? Daha da güçlenmemiş midir? O gün bile en güçlü büyücülerin bulamadığı bu adamı bugün ben nasıl bulabilirim?

- En azından denemiş olurduk dedi çaresiz. Hevesi kırılmıştı. Haklıydı çünkü…

- Bu boşa zaman ve enerji kaybından başka hiçbir işimize yaramaz, Ayeil. Oturup onun bize ulaşmasını bekleyeceğiz.

- Bir de bu çıktı şimdi başımıza dedi arkasındaki boş koltuğa başı yere düşmüş bir şekilde çökerek;- aileme dair herhangi bir iz bulamamam yetmiyormuş gibi bir de yeni sorunumuzu mu düşüneceğim?

- Düşünme öyleyse… Bu adamın seninle bağ kurmasının özel bir nedeni olmalı mutlaka… Seni tanıyor olmasa ya da onun kanından, soyundan neyse artık olmasan bunu neden yapsın, değil mi? Belki de varlığını bilmediğin bir ağabeyin vardı ve bu adam odur. Ya da en akla yatkını aynı soydansınız derken orta sehpasının üzerine çökmüştü kızın karşısında…

- Ama onun bir Noyan olduğunu söylüyorsun. Ben bir Omayım.

- Şöyle düşün bir de;- belki de Omaylar Noyanların soyundan geliyorlardır. Bu kadar geriye dair hiç bilgi var mı hakkınızda… Hayır, yok. Öyleyse bunu varsayabiliriz. Ya da şunu söyleyeyim sana, sen de tahmin ediyorsundur; sen bir Omay’da değilsin. Bir Noyansın. Belki ailen de öyleydi. Anlayacağın Ayeil Bu çok uzun ve karmakarışık bir mesele… Neyin ne olduğunu bilmeden yalnızca varsayımlarda bulunabiliyoruz gördüğün gibi dedi bıkkınla derin bir nefes alarak ciğerlerine…

- Of, haklısın… Bekleyeceğiz o zaman…

- Elimiz mahkûm… Ancak yapabileceğimiz bir şey var dedi moralinin iyice düştüğünü görünce.

- Nedir diye sordu sevinçle…  Bu konuda bir yol olabileceğini ve onu araştırabileceklerini söyleyecek sanmıştı.

- Eğitimlerine odaklanırız. Bundan başka hiçbir yolumuz yok. Üzgünüm.

- Odaklanırız dedi arkasına yaslanıp koltuğa iyice gömüldüğünde…

- Asma şu yüzünü… Elimden gelse bir şey yapacağımı biliyorsun.

- Biliyorum. 

- Tamam. İzin ver şu yaralarına bakalım. En son değiştirdiğimiz sargılarla mı duruyor hala dedi kolunu vermesi için elini uzatırken…

- Evet…

- Yenileyelim o halde… Mikrop kapmasın dedi ayaklanıp ecza dolabına yöneldi. Sargı bezi ve ilacı aldıktan sonra geri döndüğünde kızın bir kolundaki sargıyı çözmüş olduğunu ve yaralarından da en ufak bir iz bile kalmadığını görmüştü. Hayretle yaklaştı, elindekileri sehpanın üzerine bırakarak kolunu eline aldı ve incelemeye başladı.

- Tamamen iyileşmiş, Karen dedi Ayeil o dikkatle kolunu incelerken. Tek kelime etmiyordu. Sessiz olması da pek hoş değildi.

-  Diğer kolunu da açalım dedi sol kolunu eline alarak sargıları çözmeye başladı. Bu kolunda da yanıklardan eser yoktu derisinde… Bakışlarını en az onun kadar şaşkın ancak aynı zamanda artık gülümseyen kıza çevirdi.

- Nasıl olduğu konusunda bir fikrin var mı?

- Bu işaretler aynı zamanda şifa da veriyordur. Yazılar efsunlu belli ki…

- Bu çok iyi… Eğitimlerime hemen yarın başlayabiliriz o halde…

- Olmaz, Ayeil!

- Ama neden diye sordu korkuyla. Tedirgin görünüyordu, rengi bile değişmişti. 

- Çünkü artık ne olacağını bilmiyoruz. Bu adam seninle bağlantı kurana dek güçlerini de kullanmayacaksın. Ya da güçlerini tetikleyecek hiçbir şey yapmayacağız, tamam mı dedi gözlerini gözlerine dikerek. Henüz avucunda olan kolunu da hışımla sıkıyordu.

- Canımı yakıyorsun, Karen. Tamam, kullanmayacağım. Şimdi kolumu bırakır mısın?

- Aa, üzgünüm. Canını yakmak istememiştim. Yalnızca bu iş artık olduğundan daha da ciddileşti. Dikkatli olmalıyız.

- Tamam.  Oluruz da bu denli abartacak ne var anlamıyorum.

- O gün o adamı orada güçlerini kullandığında görmüş olsaydın neden bu kadar önemsediğimi anlardın, Ayeil. Bu yüzden kararlarıma uy, bana güven ve Gücünü kesinlikle kullanma… Söz ver…

- Tamam, söz veriyorum güçlerimi kullanmayacağım.

 
Toplam blog
: 38
: 43
Kayıt tarihi
: 10.08.11
 
 

Çalışırken denk gelmiştim milliyet blog sayfasına... Burada yazılanlar beni çok cezbetti ve ben d..