​ Kolombiya / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ağustos '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Kolombiya

Kolombiya
 

Ekvador’ un kuzeyindeki Otavalo’ dan kalkan otobüsüm iki saat sonra ülkenin en kuzeyindeki şehir olan Tulcan’ a ulaştı. Buradan bir taksiye atlayıp Kolombiya sınırına geldim. Bir iki dakikalık çıkış işlemlerinden sonra iki ülkeyi birbirinden ayıran küçük bir köprüden geçerek, gitmemem konusunda çok öğütler aldığım ve bu öğütlerin hepsini kulak ardı ettiğim, ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in ülkesi Kolombiya topraklarına başıma neler gelebileceğinin heyecanı ve birazda ürkekliği ile girdim. Sınır görevlisi, pasaportuma uzun uzun baktıktan sonra böyle bir ülkenin varlığından habersiz olacak ki; telefona sarılıp başkentteki yetkililerle uzun uzun konuştu. “Acaba son anda bize vize mi koydular?” diye tedirgin bir şekilde beklerken, nihayet sınır görevlisi merkezden aldığı emirle vize gerekmeksizin pasaportuma bir ay geçerli damgayı vurup ülkesine buyur etti. Dolar’ı üç Pesos’dan bir miktar para bozdurduktan sonra Ekvador’ a göre daha ucuz ama daha külüstür bir otobüse atlayıp büyük bir merak ve heyecanla kendimi ülkenin iç kısımlarına doğru vurdum.

Kolombiya Brezilya’ dan sonra 45 milyon nüfusuyla Güney Amerika’ nın ikinci büyük ülkesi. Yüzölçümü ise Türkiye’den biraz daha büyük. Kolombiya denince birçoğumuzun aklına anında olumsuz fikirler üşüşüverir. Hiç görmediğimiz ülkeler hakkında Kulaktan dolma bilgiler, medya yoluyla elde edilen bazı haberler sayesinde tüm ülkeye olumsuzluk yaftasını yapıştırmakta üstümüze yoktur. (Örneğin çok zengin bir kültürü ve doğası olan Thailand’a gidenler sadece Bangkok ve Pattaya’yı görüp ülkedeki tüm kızların fuhuş yaptığını söylemeleri gibi.) Halbu ki Türk olduğumuzu söylediğimizde her gece dansöz oynattığımızı sanan yabancılara kızmıyormuyuz? Kolombiya denincede varsa yoksa aklımıza gelen uyuşturucu ticareti, mafya ve koka. İyi güzelde koca ülke sadece bunlardan ibaret değil ki. Kolombiyalılar’ı en çok üzen de zaten sadece bu olumsuz yönleriyle tanınmak. Dünya’nın halen yaşamakta olan en ünlü yazarına sahip olması yanında, biyolojik çeşitlilik bakımındanda Brezilya’dan sonra en zengin ülke konumunda olduğu göz ardı ediliyor. Üstelik hergün milyonlarca insanın büyük bir keyifle hüppürdettiği kahvelerde artık ne Yemen’den ne de Brezilya’dan geliyor. Dünya’nın en büyük kahve üreten ülkesi de artık Kolombiya. Bütün önemli kahve markaları, ürünlerini bu ülkeden temin ediyor. Durun daha bitmedi; zümrüt madeni üretimi ve ihracatı bakımından da dünyada birinci sırada. Bu arada çiçekçiliği de unutmamak lazım. Kolombiya’daki bitkisel çeşitlilik, ülkedeki botanik kültürünü ön plana çıkarmış durumda. Ülkenin dört bir yanını botanik bahçeleri süslüyor. Sadece orkide türü sayısı bile 3500’ü buluyor. Bu nedenle en çok çiçek ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Muz üretiminde ise Ekvador’dan sonra ikinci sırada.

Bütün bu özelikleriyle Kolombiya ve onun sıcak insanları daha doğru tanınmayı ve daha çok bilinmeyi çoktan hak ediyor.

Kolombiya, Güney Amerika’da her iki okyanusa da (Atlas ve Pasifik) sınırı olan tek ülke. Ülkenin Atlas Okyanusu kıyılarında bulunan, denize sıfır mesafedeki Santa Marta tepelerinin yüksekliği, 5 bin 700 metreyi buluyor. Bu özelliği ile Santa Marta, dünyada denize sıfır noktasındaki en yüksek dağ olma özelliği taşıyor. (Evrest’in gövdesi 5300 metre yüksekliğindeki bir plato üzerinde yer alıyor)

Ülkenin tarihi klasik bir Latin Amerika tarihi profili çiziyor. Kolombiya 1822 yılında Simon Bolivar’ın İspanyollar’la savaşması sonucu Venezuella, Ekvator, Peru ve Panama’yı da kapsayacak şekilde ‘Grand Kolombiya’ adıyla kurularak kıtanın en büyük ülkesi konumuna gelir. Ancak bir kaç yıl sonra Fransız İhtilali’nin tüm dünyayı etkilemesiyle bu birlik dağılarak yeni ve bağımsız ülkeler ortaya çıkar. 1886’da ülkeye, kıtayı keşfeden Kolomb’un ismi verilir. 1903 yılında, ülke topraklarına dahil olan Panama, ABD’nin yardımı ile Kolombiya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet olur. Uzun yıllar iki büyük liberal parti arasındaki sürtüşmeler nedeniyle ülke diktatörler tarafından yönetilir. Şimdilerde sivil hükümetle yönetilen Kolombiya’da 2000 yılına kadar zaman zaman önemli boyutlara ulaşan ve iç savaşın eşiğine gelinen karışıklıklar yaşanır.

Tüm Kolombiya halkı genel olarak iki ayrı etnik gruptan oluşuyor. Bir yanda Karayip Denizi‘ne bakan kıyılarda yaşayan, etnik olarak Marquez’in deyişiyle, “korsanların ve kaçakların torunlarının siyahi kölelerle karışımından” oluşan Costenoslar (kıyılılar) ile diğer yanda ülkenin orta kesimlerinin yaylalarında yaşayan daha resmi, aristokratik ve etnik bakımdan o kadar karışık durmayan Cachacoslar (kibarlar) bulunuyor. Costenos daha sıcakkanlı, batıl inançları güçlü, dansçıların, maceracıların, şenlik insanlarının bol olduğu bir topluluk. Cachacos ise, kendileriyle, uygarlık düzeylerinin bir göstergesi olarak sundukları Bogota gibi modern şehirleriyle ve mükemmel İspanyolcaları ile gurur duyan, her şeyiyle “beyaz” bir topluluk. Gabriel Garcia Marquez kendisinin bir mestizo (kızılderili-beyaz melezi) ve Costenos olduğunu, bu kökenin de yazarlığının gelişimini derinden etkilemiş olduğunu her daim belirtmekten geri kalmıyor.

Ülkedeki her iki etnik grubu birbirinden ayıran And Dağların’nın yemyeşil eteklerinde bulunan Pasto kentinde verdiğimiz öğle yemeğinden sonra derin vadiler ve yüksek tepelerdeki bol virajlı yolları geçerek Cali kentine doğru ilerliyoruz. Yolcu almak için ara sıra duran derdi zor cinsinden külüstür otobüsümüzün durmasını fırsat bilen köylü çocukları ellerinde koca muz demetleriyle penceremize yapışıp bize muz satmaya çalışıyorlar. Doğu Karadeniz’in yüksek yaylarına benzer doğal güzelliklerin arasından geçip bir süre sonra ülkenin Kolonial mimarisinin en güzel örneklerinin bulunduğu Popoyan şehrine geliyoruz.

Popoyan, iki yüzyıl boyunca koloni döneminin politik, kültürel ve dini merkezlerinden biri olarak faaliyet göstermiş. Ayrıca İspanyollar’ın kuzey ve güney toprakları arasında önemli bir geçiş noktası. Santa Domingo Meydanı çevresini biraz dolaştığınızda 1983 yılında büyük bir deprem görmesine rağmen yinede kentin tarihi önemine yakından tanıklık edebiliyorsunuz. Dini merkezlerden biri olduğu için birbirinden farklı büyük ve tarihi katedral ve kiliseler bulunuyor. Aynı zamanda kentin çevresindeki elverişli iklimden dolayı ülke şekerinin önemli bir bölümüde bu çevrede üretiliyor. Kaynaklar bu şehrin Kolombiya’nın en güvenilir yeri olduğunu belirtiyor. İnsanların güleryüzlülüğü ve sakinliğinden bu durumu zaten sokakları dolaşırken kolayca anlayabiliyorsunuz. Bir de kalkıp bana “aman haa! Sakın gitme oralara” diyorlardı.


Ertesi gün dört saatlik kısa bir yolculuktan sonra ülkenin Bogoto ve Medellin’den sonra üçüncü büyük kenti olan Cali’ye geldim. Benim gibi Kıt kanat bütçelerle dünyayı dolaşan gezginlerin rağbet ettiği İguana Guest House’a gidip üç dolara mütevazi bir odaya yerleştim. Muhtelif ülkelerden yirmi küsür gezgin olarak daha önce birbirimizle hiç tanışmadığımız halde seyahat sohbetlerinin havada uçuştuğu bir ortamda akşam yemeğimizi yedik. Seyahatlerimin en çok da bu kısımlarını seviyorum. Bu gezilerde bir kaç dakikada öyle sıcak ilişkiler kuruluyor ki; ertesi gün farklı yollara düşüldüğünde hayat boyu bir daha hiç görüşülmeyeceği bilindiği halde sanki insan kırk yıllık dostundan ayrılıyormuş gibi hüzünleniyor.

Yemekten sonra hep beraber şehri keşfe çıkıyoruz. İçimizde iki üç gündür burada olanlar var. şehri onların rehberliğinde geziyoruz. Çoğu üniversite öğrencisi ya da yeni bitirmiş ve henüz çalışma hayatına başlamamış insanlar. Tabii içlerinde tek Türk benim. Bir çoğu aylardır bu coğrafyaları gezdikleri halde başka hiç bir Türk’e rastlamamışlar. Bense bozuntuya vermeden “Bizimkiler bu kıtayı çoktan gezip bitirdiler, şimdilerde hepsi Antarktika’yı keşfediyorlar” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorum.

Cali, uzun süre Beşiktaş’ta kalecilik yapan Oscar Cordoba ile Galatasaray’ın halen kalecisi olan Mondragon’un doğduğu şehir. Bu nednele Türkiye ve kulüplerimiz bu şehirde yakından tanınıyor.

Cali, Kolombiya’nın en güzel kızlarının yaşadığı yer olarak biliniyor. Hatta kızlarıyla dünyaca üne sahip Venezuella’lılar bile buranın kızlarının kendilerininkinden daha güzel olduğunu söylüyorlar. Bunun nedeninide yerli, İspanyol, karaip ve Afrika kökenli insanların karşımı olan melezlerden kaynaklandığı konusunda hemfikirler. Bu durumu test etmek için vakit kaybetmeden soluğu şehir merkezinde alıyoruz.

Rio Gali Nehri ile çevrili olan Cam Meydanı’na vardığımızda pırıl pırıl tarihi binalar ve göğe yükselen palmiyeler arasında olağanüstü güzellikte bir şehir merkeziyle karşılaştık. Ülkede kara para aklanmasını engellemek için döviz büfelerinin kurulmasına izin verilmemesi nedeniyle bir güvenlik görevlisinin peşine takılarak merkez Bankası şubesinde ancak para bozdurabildik. Ülkenin en sıcak kenti olması nedeniyle iyice hararet basınca soluğu güzelim tropikal meyva salatalarının soğutularak servis yapıldığı büfelerde aldık. Bu arada yoldan geçen güzel bir bayan gördüğümüzde hep birlikte “Aaa evet gerçekten de güzellermiş” diyoruz ama, biraz sonra başka bir kaç kız geçtiğinde bu kez “yok canım, o kadarda güzel değillermiş” ikileminde kalıyoruz. Bu ikilemi Cali gezimiz boyunca yaşamaktan kurtulamadık doğrusu.

Güzel kızları bir yana, Cali kentinde benim gördüğüm en ilginç olay; buradaki insanların kumar alışkanlığı oldu. Kapalı bir spor salonunu önünden geçerken düyduğumuz gürültüler üzerine “Şu maçı biraz izleyelim” diye içeri girdiğimizde, üç bin kişinin dev skorbord ekranında numaraları yansıtarak tombala oynadıklarını görünce hepimiz şaşkınlıktan apışıp kaldık. Bir ara “Yahu burası küçük değil mi, niye olimpiyat stadına gitmiyorsunuz” diyecek oldum ama o sırada herkes çinko bir derdinde olduğu için bu düşüncemden vaz geçtim. Girdiğiniz her türlü dükkan, market ya da büfede mutlaka kumar oynatan bir otomatik makina yer alıyor. Bir fırından birkaç kurabiye alıp çıkarken bile adam “şans oyunu oynamayacakmısın?” diye soruyor. Belediye otobüsü ya da minibüse bindiğinizde bile şoförün hemen yanında bir şans oyunu makinasına rastlamak mümkün. Berber ya da manavlarda da bu durum pek farklı değil. İşin ilgiç tarafı ise bu şans makinalarının önü her daim kalabalık. Anlaşılan ülkenin varlık içinde yokluk çeken işsiz çoğunluğu ümitlerini bu oyunlara bağlamış durumda.

Dükkanların birinin önünde Türk bayrağı ile İstanbul yazısını görünce heyecanlanıp dükkanın içine girdim. Meğer adamın bizimle hiç ilgisi yokmuş. Önümüzdeki hafta İstanbul’da yapılacak formula yarışı için bahis oynattığından insanların dikkatini çekmek için yapmış.

Şehrin bir başka özelliğide Latinler genelinde salsa dansı ve müziğinin önemli merkezlerinden biri olması. Ülkenin Karaip kıyılarındaki siyahi insanlarının tutkusu olan salsa, çoğu Karaipli’nin buraya göç etmesiyle şehirde yaygınlaşmaya başlamış. Hatta hemen tüm coğrafyada en yaygın salsa merkezi haline dönüşmüş. Meydanda genç çiftler salsa müziği ve dansından örnekler vererek şapkalarının içini günü kurtaracak Pesos’larla doldurmaya çalışıyorlar.

Bu şehirde biraz Buenos Aires vari bir hava sezdim. Burada da çok şık kafe ve restoranlar var, buranın insanlarıda son derece zarif ve bakımlılar. Tek fark ise müzik ve dansları. Birinin sokaklarında Gardel’in tangosu yankılanırken, diğerinin sokaklarına kan dolaşımını hızlandıran kıpır kıpır salsa ritimleri hakim.

Devam edecek

 
Kayıt tarihi
: 12.07.06
 
 

1970 Adana doğumluyum. Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliğini bitirdim. Türkiye'nin yedi coğra..