- Kategori
- Deneme
Körebenin tuvali
Gözlerimizi bazen ufkun ötesine diker, bulutların arkasına sırlar gizleriz. Bulutların arkasına gizlediğimiz sırlarımızla öyle bir kaynaşırız ki yağmurlarla yeryüzüne can olmak arzusunu taşırız. Yeryüzünü saklambaç oynadığımız bir meydana benzetir, körebelikten kurtulamayız bir türlü. Gözlerimize bağladığımız bir bez parçasının daralttığı görüş alanımızın içerisinde, olup bitenleri el yordamıyla sezmeye çalışır, küçücük hareketleri hissetmek için özel bir gayret harcarız. Yaşımızın ve içinde bulunduğumuz ruh halimizin doğurduğu körlüklerle aynı köşeden belki yüz defa döneriz; ama köşe başında asılı duran tabelayı okuyabilecek beceriye sahip olamayız. Gençliğimizin ve gençlik günlerinde yaşamış olduklarımızın hatıraları içerisinde ruhumuz sancılanır durur. Keşkeleri sıralarız elden düşen ip yumağı gibi. Ardı ardına sıralanır keşkeler… Keşkeler içinde, gözlerimizin önündeki bez parçasını alabilmek için harekete geçeriz; ancak meydan çoktan terk edilmiştir. Oyuncular sahanın dışına çıkmış, oyunbozanlık yapmışlardır. İşte o zaman ne kendi ebeliğimizin hazzını alabiliriz ne de diğer oyuncuları sobelemenin gururunu yaşayabiliriz. Ömür denen uzun çizgide hep körebelik yaparız. Ebelikten kurtulduğumuz gün, oyunun bittiğini anladığımız an olacaktır. İşte o zaman bulutların arkasına gizlediğimiz sırlarla yüzleşmenin vakti gelmiş demektir. Bir ağacın dalına asarız çoğu zaman hüznümüzü. Ağacın dalına konan kuşlarla paylaşmak isteriz onu. Ağacın dalı boy attıkça, yeşillenen ağaç hüznümüzü sarmalamaya başlar. Biz ağacın dibine oturmuş, o ağaca konan kuşları saymakla uğraşırız uzun uzun. Neden sonra farkına varırız ki ağaca konan kuşların sayıları kadar çeşitleri de kayda değecek özelliktedir. Her şeye yeniden başlarız. O ana kadar tuttuğumuz tüm kayıt geçerliliğini yitirir. Çoğalır hüznümüz yeniden. Keşkelerin bini bir para oluverir. Yıldızlı bir gökyüzünün resmini çizmek için sabahlara kadar balkonlarda dolaşırız elimizde kalemimiz ve boya takımımızla. Gözümüz bu kez gökyüzünün esmer renginin arasında bir ışık hüzmesi arar. Yarasalar çarpar yorgun bedenimize. Yüreğimiz her bir yarasanın çarpmasıyla irkilir. Bedenimiz titrer usul usul. Hava soğuk olmasına rağmen sıcak terler düşer parmak uçlarımıza. Çoraplarımızın ıslandığını ve hatta ayağımızdaki çorabın, gardırobumuzdaki son temiz çorabımız olduğunu düşünemeyiz. Çizdiğimiz gökyüzünü boyamak sevdasıyla tuvalin üstüne boşaltırız elimizdeki tüm renkleri. Mavinin sarıyla karışımından oluşacak ara renklerin hepsini tek bir portrede görmek arzusuyla fırçamızı dolaştırırız tuvalimizde. Gözyaşlarımız süzülür inceden inceye yanağımıza. Elimizi yanağımıza doğru uzatınca fark ederiz ebeliğimizin henüz bitmemiş olduğunu. Biraz eskimiş ve biraz da tozlanmış bir bezle bağlıdır hâlâ gözlerimiz. Bizi bir korku sarar o an. Yaşadığımız onca şeyin anlamına bakmak isteriz yürek sözlüğünden. Ne ağaca konan kuşların sayısını tamamlayabiliriz ne de kaç çeşit kuşun o ağaca konduğu hakkında kesin bir kanaate ulaşabiliriz. Evimizin kapısında beliren bir yabancı tüm kuşları uçuruverir dalından. Keşke o yabancı, evimizin kapı ziline hiç basmasaydı deriz. Oyun bitmiştir artık. Tuvalimiz elimizden düşmüştür. Bozulmuştur esrarı ebeliğimizin. Gözlerimizin üstünde parmakları dolaşır hayatta en çok sevdiğimizin.
Sevgi ve muhabbetle kalınız…