Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Erdoğan Özgenç DOST MECLİSİ

http://blog.milliyet.com.tr/erdoganozgenc

07 Ocak '13

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Kötü alışkanlıklarımız... (Alışkanlıklar)

Kötü alışkanlıklarımız... (Alışkanlıklar)
 

Alışkanlıklar...

Öyle veya böyle hepimizin bir alışkanlığı var, umarım aşağıda yazımın bir satırında sayacağım kötü alışkanlıklardan değildir. Gerçi insanın alışkanlıklarına neden olan bir etkenin de “doğa” olduğu söylenir ama iyi alışkanlıkları her zaman tercih ederim.

Çok değerli bir dostumun güzel bir alışkanlığı vardır; Bunca gelişen teknolojiye iletişim kaynaklarının çokluğuna rağmen “bayram kartı” atar dostlarına. Çoğumuz “bayramların” ne demek olduğunu unuttuk tatil yerlerine ya da varsa yazlıklara kaçma sanıyoruz. Ahkâm kesmek istemiyorum ama “bayramlar” birbirimiz yan yana getirmek, görüşemediğimiz zamanlardaki sorunlarımızı tartışmak ve çare üretmek yol göstermek için konulmuştur. Yoksa kebap yapmak şeker yemek ya da “geyik muhabbeti” yapmak, hava atmak, yermek için değil! Neyse…

Alışkanlıklarımızı konu alan bir yazı yazacaktım bir başka yazı da unutulan bayram alışkanlıklarımızdan da bahsederim şimdi sırası değil.

Alışkanlıklarımız gerçekten çok çetin öğretmenlerdir ve hiç hafife alınacak yanları yoktur. Bu duygular yavaş yavaş sinsice içimize atar başlangıçta kuzu gibi sakindir sevimlidir alçak gönüllüdür ama zamanla içimize yerleşti mi öyle bir hal alır ki kafamızı kaldırmamıza izin vermez hale gelirler…

Arkamızda bir park var kim yaptıysa Allah razı olsun muhteşem yeşillikler içinde çeşitli çiçeklerle güzelleşen sakin bir mekân, tertemiz. Buraya sıkça gider hava iyiyse yeni aldığım kitaplarımı mutlaka burada okumaya özen gösteririm.

Her gidişimde bir hanımefendi görüyorum orta yaşlı, kucağında minicik beyaz tüylü bir “köpekle” dolaşıp duruyor ortalıkta. Bir gün bir hafta derken en son gittiğimde de yine aynı köpek kucağında geziniyordu. Tam önümden geçerken dayanamadım durdurdum hanımefendiyi dedim ki; Parka gelmişsiniz çok güzel bir alışkanlık ama köpeğinizi de bırakın gezsin çimlerin üzerinde koşsun sağa sola yazık olmuyor mu, dedim. Kadın yüzüme baktı ve güldü dedi ki;

“Amca (bak bak, ama olsun alışkınım ben) bu köpeği aldığımız da küçücüktü, önceleri kucağımıza alarak besledik sonra balkondan düşmesin diye balkonda otururken kucağımıza aldık evin içinde zaten kimi bulursa koşar gider kucağına oturur. Yani sizin anlayacağınız kucakta oturmak “alışkanlık” yaptı yere bıraksam yürümüyor, kucağımıza almamızı bekliyor beyefendi,” dedi ve gitti…

Bir değerli dostum da köyünde yeni doğan buzağıyı kucağına alan ninenin daha sonra dana haline gelince yine kucağına almayı sürdürmüş, öyle bir hale gelmiş ki dana büyüyüp koca bir öküz olduğunda da kucağına almayı istemiş, diye yazmıştı…

Aslında bu iki örnek de “alışkanlıklarımızın” ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır.

Şimdi bunlara baktığınız da ne kadar masum hatta sevimli “alışkanlıklarımız” diyebileceğiniz türden olanları ama ya kötü “alışkanlıklar”

Efendim çocuklarımızın ilk zamanlarında onlara hakim olan doğadır, gelişirken katışıksız ve gürbüzdür. Geliştikçe ve gördükçe bazı değerleri de değişir davranışları da.

Bilim adamları insanlara yapabileceğimiz en büyük kötülüklerinden biri de onların daha küçük yaşlarda yapmaya başladıkları “kötülükleri” görmezden gelmemizdir, derler. Yani çocuklarımızın ilk “kötülüklerle” tanışması anne ve babalarımızın eliyle olur. Elbette farkın da değiller, hiçbir ana baba düşünemiyorum ki daha körpecik bir beyne sahipken kafasını “kötülükle” doldurmak istesin…

Ben hatırlıyorum, çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım vardı, annesiyle birlikte komşu gezmelerine katılırdı, komşunun bahçesinde otururken bir bakarsınız elinde komşunun tavuğunun boynunu sıkmış bas bas “gıdaklarken” getiriyor. Ya da kediyi köpeği kovalıyor onlara zarar veriyordu. Annesi zavallı kadıncağızın ayağı aksaktı hemen kalmazdı ancak hiç ilgilenmez hatta onun bu yaptıklarına bakarak güler eğlenirdi.

Bir arkadaşımız daha vardı genç yaşta kaybettik onu babası sık sık mahalleden gelip geçen çocukları kovalatır onları kavga ettirir, çocuğunun başkalarını dövmesinden yaralamasından ağzını burnunu kanatmasından büyük bir zevk alırdı. Her halde bunun bir “yiğitlik” emaresi olduğunu sanıyordu…

Geçenlerde de yine bizim gazetemizde manşet olmuş bir haber vardı, “bir simitçiden, simit çalan çocuklarla” ilgili. Tabi okurken insanın iki durumda vicdanı sızlıyor. Birincisi açlık sefalet yoksulluk insana neler yaptırabiliyor ikincisi ise bu yaştaki çocuklarda çalma hastalığı “alışkanlığa” dönüşürse ne olacak bu memleketin hali diye üzülüyor insan…

Yukarıda anlatmaya çalıştığım ve ana babaların çevrenin hafife aldığı  “kötü alışkanlıkların” sonrasında zalimlerin zorbaların kabadayıların döneklerin hainlerin katillerin hırsızların doğuşunun çocuk yaşta atılan “kötü tohumlardan” olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış olgudur. O tohumlar çocuklarda filizlenmiş ve artık kontrol edilemez hale geldiğinde ise “kötü alışkanlıklara” dönüşmüştür…

Simit çalmak ile bir kuyumcu dükkânından bir külçe altın çalmak arasında bir fark var mı sizce, ikisi de nihayetinde edinilmiş bir “alışkanlığın” emaresidir. Onu boş ver simit çalmak bir şey değil diye hoş görürseniz yakında paha da ağır bir şeyi çalmayacağının nasıl garantisini verebilirsiniz?

O yüzden diyorum ki yüzde doksanı daha küçük yaşlarda filizlenen bu kötü alışkanlıkları biz ana babalar en erken yaşta yani çocuğunuz tavuğun kedinin köpeğin boğazına sarıldığında etrafa saldırdığında birilerine küçük de olsa zarar vermeye başladığında ve sizden habersiz bazı şeyleri alıp götürdüğünde farkına varıp engellememiz lazımdır. Aferin dediğiniz görmezden geldiğiniz ya da hoş gördüğünüzde siz kendi ellerinize çocuğunuzun yüreğine “kötülük” koymuşsunuz demektir…

Lütfen bunu yapmayalım, olan hem kendilerine hem size hem de ülkeye oluyor, yazık değil mi?

 

İyi haftalar efendim…

Erdoğan Özgenç

 

 
Toplam blog
: 846
: 425
Kayıt tarihi
: 26.06.12
 
 

Emekli banka müdürüyüm ama kart vizitimde "insan" yazıyor. Adana'da ikamet ediyorum. Herk..