- Kategori
- Opera / Bale
Kritik yazmayı beklemek niye?

Verdi'nin Macbeth operasının hem prömiyerini hem de galasını izledikten; bu esere katkısı bulunanlar hakettikleri iltifatları elbet alacaklar diye spekülasyon yaptıktan; beklemeye yatıp diğer izleyenlerin yorumlarını okumaya koyulduktan sonra... Birden gelen yorumların klişe üzerine klişe olduğunu farkedip, herşeyin zaten birilerinin ağzından çıktığı gibi alınıp yazıldığını görüp, klavyeye sarılmak veya kritik yazmaya direnmek isteği üzerine içimde kopan gerilimden yoruldum, ve beklemekten bıkıp işte yazıyorum.
Ama önce, eseri izlemişken (hem de iki defa) beklemenin yararı nedir zaten? Korkak bir yorumcu iseniz yapacağınız eleştiri diğerlerinin dümen suyundan çıkmasın diye beklemek işe yarar... Konudan haberiniz yok, ama illa da yazacaksanız arada okur öğrenir sonra yazarsınız, yine yarar... Olay üzerinden zaman geçsin insanlar sakinleşip öz-eleştiri yapsın ben sonra konuşayım da diyebilirsiniz... Veya çok dedikodu duyar bakalım hangisi gerçekleşecek şimdi elimde çomak orayı burayı kurcalamayayım da diyebilirsiniz... Neyse, kritikte haber atlatmak yok zaten sakin kafayla yazmak en iyisi... Biliyorsunuz amacımız operayı anlatmak veya açıklamak değil, hayatın bir parçası olduğunu göstermek... 400. yıl veya herhangi bir cadı sayısı istatistiği ile ilgili yararsız bir not iletmek hiç değil...
Cumartesi, 7 Ekim, tanınmış bir köşe yazarı ve yorumcu zat (hit almaya çalıştığım sanılmasın diye adını vermiyorum onun reklama ihtiyacı yok) operanın açılışı ile ilgili bir yazı yazarak insanların opera müdürünün karşısına blue jean giyerek çıkmasını öküzlükle denk hale getiriyor... Üstüne, suçu yine de operanın müdürüne biçip bir güzel yol gösteriyor: ...almayınız içeri... Operaya-gider kitle içinde önemli bir çalkantıya neden olan bu yazı sonrasında her kendini bilenin baş sallaması ve katılımıyla AKM yeni bir akım başlatıyor ve içeriye alınmama notu gala davetiyesi üzerine hakikaten yazılıyor... [* Davetiye iki kişiliktir * Kıyafet smokin veya koyu renk (Uygun kıyafetle gelmeyenler kabul edilmeyecektir.)]
Cumartesi, 25 Kasım, AKM'ye binbir (zaten önceden ima ettiğim) dertle varıp koltuğa kuruluyoruz. Programa bakıp görülen Ayşe Tek Lady Macbeth olacak. Etraf kararınca bunun doğru olmadığını o gün Lady Macbeth'i Perihan Nayır'ın oynayacağını öğreniyoruz. Haber verilmesi güzel birşey tabii ki. Ama, sahneye çıkacak kişilerin listesinin yazılıp verildiği kağıt alt tarafı fotokopi ile çoğaltılmış bir şey, neden düzletip bir fotokopi çekilmez ki? Sanki büyük bir terslik olmuş da Ayşe Tek o gün son saniyede sahneye çıkamıyor...
Neyse hepsi bir kenara, salon tıklım tıklım dolu, hem de balkonların en sevilmeyen yerleri bile... Dekorun iyi olacağını tahmin etmiş ve zaten yolunu blogda yapmış olduğumuzdan beklediğimiz gibi çok başarılı ve modern bir mekan düzenlemesi ile karşılaşmamız kendimizle övünmemizi haklı kılar mı?
Neyse, geçelim... Perihan Nayır ortalığı kasıp kavuran ihtiras ve açgözlülük ortamını sesinin tüm nüansları ve kontrolü ile sergiliyor. Gökhan Koç hırsına yenilen cesur / korkak ve vicdanlı / hain kocayı oynuyor. Diğer roller ise (Verdi ve Piave tarafından) açıkca destek için hazırlanmış ve tenorun aryası dışında dişe dokunur bir hoşluk yok ki Hüseyin Likos'da aldığı alkışla hakettiği değeri likide ediyor.
Kostüm renkleri ve ışık düzenlemesi klişe olsun diye değil ama "gerçekten de bir harika". Beyaz duvar üstüne vuran renkler ve diğer kişi ve eşyalara düşen farklı renk ışıklar sahnenin içinde yaşanan olayların kontrastını arttırıyor. Perihan Nayır'ın kralı öldürme hazırlığı ve "deli sahnesi"ndeki şan ve rol üretimi ise ayrı bir şov niteliğinde: ne çok "askeri şan öğrencisi" halinde donuk, ne de "deli görünmek tek amacı" gibi savruk ve hoyrat, yani tam ayarında...
Genelinde bakıldığında oyuncuları, teknik hazırlığı ve hazırlayanların düşünceleri açısından gerçekten kaliteli bir komple üretim. Anlayanların dediği gibi, o gün "sahne geçek bir opera sahnesi halini aldı." Bu bütün kalite içinde bir iki ufak kusur görülüp duyulabiliyor, ama, eserin biraraya getirilişi o kadar başarılı oluyor ki, seyirci yek vücut sanatçıları ayakta alkışlıyor.
Süslü ve uygun giyimli olabilmek için Pazar, Pazartesi ve Salı alışverişle geçiyor. Her bir detay düşünülüp kavalyelik gereği kusursuz bir giyim ve duruş üzerine düşünülüp içsel (mental) hazırlık yapılıyor. Kredi kartının da bu çalışmada etkisi büyük ve kolaylaştırıcı değeri yüksek oluyor. Alışveriş lafını etmişken, ihtiyaçtan veya değil lüks bir dükkandan aldığınız iki kravatın aynı pakete ezilerek konulması, açıldığında birinin ucunun hep öyle katlı kalması ve ardından yaşanan sinir krizi sadece ülkemizde yaşayabileceğiniz olaylardan bir seçme... Herhangi bir kumaş parçasını kravat yerine kullanmak istesem çarşaftan, perdeden, döşemelikten vb. dikebilecek kadar el becerim var yani olay gerçekten sinir bozucu...
Salı, 28 Kasım, opera binasına kavurucu bir şıklıkla yaklaşırken abarttığımın bilincine varsam da dünyanın hangi opera binasına gitsem buyur edileceğimi bilerek rahatlıkla içeri giriyorum. Müdür bey bahsedildiği üzere misafirlerini karşılıyor... Salon bu sefer o kadar dolu değil. Nedeni birazdan anlaşılıyor, o anın dedikodusuna göre kıyafetleri uygun görülmeyenler geri çevrilmiş. Ben de tabii bu arada onlardan herhalde okkalı bir küfür, ve gerçekten de nazik, yol yordam bilen birkaç şirin insandan da iltifat alıyorum. Bu seferki temsil diğerine nazaran daha rahat bir performans olarak dikkat çekiyor. O ilk defanın verdiğ heyecan, korku ve dikkat ortamı biraz gevşemiş olsa da yine bütünüyle başarılı bir opera ortaya konuyor ama alkış veya seyircinin heyecanı eksik; sonuçta bu bir gala ve bilenlerin dediği gibi AKM'de galada seyircinin heyecanı evde kalır.
Performansın ve hatta operaya gitmenin bu blog için sadece bir araç olduğu bilindiği üzere: arada yapılan gözlemler devreye giriyor. Kapıdan çevrilen insanlara inat etrafta uygunsuz kıyafetli insanlar hala var ama bunların bir özürü de var onlar opera eleman veya öğrencileri. Yani kapıdan biletini ödeyen adamı veya protokolde bileti olan adamı almıyoruz ama kendi mesleğine dayatmaya çalıştığı saygıyı göstermeyen mensuplar içeride... Ama tabii bunlar hep bir dedikodu üzerine yazılıyor. Herhalde böyle birşey olmadı veya sadece benim gördüğüm bir iki kişi ile sınırlı da ben abartıyorum... Bir heves bekledik ve gördük ki balık yine aynı yerden, baştan kokuyor ve tuvaletli hanımların yanında kot ceketli diğer hanımlarla beyler göze batıyor... Kendi emeğimi saymıyorum zaten, beni görüp iltifat eden oldu, yani bizim kredi de artık likit...