​ Küçük kız ve ejderha / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Haziran '14

 
Kategori
Öykü
 

Küçük kız ve ejderha

Küçük kız ve ejderha
 

Hayat bazen görülenden ziyade hssedilende gizlidir.


Anneannem…

Onu nasıl anlatabilirim ki, hayatımın en naif figürü belki de. Yürürken ayaklarının ucunda ses çıkarmaktan çekinen, gerekmedikçe pek konuşmayan, konuştuğun da hiç uzatmayan bir Çerkez gelini.

Herkesin hayatında idolleri vardır, en azından belli yönleri ile model kabul ettiği, benimki oydu.

Onun bir çeşit ilaç yapma veya hastalık tedavi edebilen bir yanı vardı ki bundan daha sonra bahsetmek istiyorum.

Elif Naz, altı yaş civarındaydı artık. İçe dönük, kendi halin de ve konuşmayan bir çocuktu.

Doğa inanılmaz ilgisini çeker, bir çiçeğin açmasını bile saatlerce izleyebilirdi.

Elif Naz’ın anneannesi ve dedesi de Çukurova’nın o ünlü yaylasında yaşardı. Yazları onların yanına gittikleri de olurdu.

Şehirde ki evleri ana cadde üzerinde olduğundan, bir çeşit hapis hayatı yaşayan bir çocuk için sekiz dönümlük bir bağ içindeki ev müthiş bir özgürlüktü.

İlk günlerde, her yeri dolaşır her ağacın dibinde açan çiçeği bilir, eş dost ziyaret eder gibi, onları tek tek ziyaret ederdi.

Sonra ki günlerde de, onları ziyareti hiç aksatmaz, hangi ağacın meyvesi daha önce olgunlaşır, hangisi daha iyi tattadır, hepsini bilirdi.

Az yiyen bir çocuktu son derece zayıftı. O kocaman bağ ve onu çevreleyen toplam yirmi beş dönüm bahçe üstündeki ağaçlardan tek favorisi dut ağacı idi.

Bu evde olmak ona hep çok huzur verirdi. Çok sert birisi olarak bilinen dedesi de ona karşı çok müşfik davranırdı.

Dedesi sarışın, mavi gözlü ve çok uzum boylu biri idi, Kafkasya kökenliydi. Zayıftı ve zavallı anneannem yanında bana pek bir minicik gelirdi.Fakat zamanla ne kadar güçlü olduğunu öğrenecektim.

İki katlı taş bir ev, ahşap dolaplar, alta katta ki kiler ve en üstteki sandık odası. Adeta büyülü, masallardaki bir dünya gibiydi Elif Naz için orası.

Her zaman evin bir yerlerinde bir giz varmış gibi gelirdi ona, o ahşap dolapların içindeki döşekler, çeyizlik eşyalar, örtüler işlemeler, hepsi hepsi çok farklıydı onun için.

Evin içinde ki hemen henen tüm tencere tava tarzı şeyler bakırdı, bu da ona farklı gelirdi.

Ama asıl ilgisini çeken öykü henüz gelmemişti.

Arazi oldukça büyüktü ama her yerde dolaşmalarına hiç sıcak bakılmazdı,
düşmemizden, yaralanmamız dan korkulur mümkün olduğunca evden izlenebilecek bir mesafe de olmamız istenirdi.

Bir de ısrarla yasaklanan bir yer vardı ki, orası bir pınardı.

Arazinin en dibindeki noktada, yerden oldukça güçlü bir göze kaynardı, etrafı çevrilmiş suyun biriktiği küçük bir havuz oluşturulmuştu, bazen oradan içme suyu alındığı olurdu.

Su çok güçlüydü, göze biraz yukarıda idi, havuz dolunca bir arıktan ilerler ve aşağıya doğru küçük bir şelale oluşturarak akardı.

Suyun döküldüğü noktada küçük bir dere şeklinde aşağıdaki büyük bir dereye doğru akardı.

Suyun döküldüğü o noktada birkaç büyük ceviz ağacının yanı sıra küçük ve çok sık ağaçlardan oluşmuş bir orman vardı.

Yerler nemli ve çok sık bir bitki örtüsü vardı.

Orası Elif Naz’ın ilk kez mor menekşelerle tanıştığı yerdi ve orayla ilgili yasak çok canını sıkardı.

Genelde çok uslu bir çocuk olmasına rağmen, orası ile ilgili yasağı her gün deler oraya mutlaka giderdi.

Bazı noktalardan güneş görünmezdi o kadar sıktı ağaçlar.

Normal de yaylada yılan olurdu bu bilindik bir şeydi, ama bu onu korkutsa da durduramazdı.

Yasak orada yılan olması ile açıklanırdı çünkü.

Yine oraya indiği bir gün, ağaçların altında dolaşırken ve bir çiğdemin mor rengine dalmışken birden etrafta bir sessizlik olduğunu hissetti.

Sürekli kuş ötüşlerinin olduğu o yerde tüm kuşlar bile susmuş gibiydi, müthiş bir şekilde ürperdi.

Etrafta gariplik vardı ama çok güçlü bir şey, olduğu yerden gözünün eriştiği her yere baktı, hiçbir şey göremedi.

Yine de bir şeyin kendisini izlediği düşüncesine kapıldı, tüm gücünü topladı ve hızla koşmaya başladı.

Öyle ki o dip kısımdan yukarı doğru çıkan yolda birkaç kez düştü ve eve nefes nefese ulaştı.

Annesine anlattı durumu.

Aslında beklediği tepki, biraz kızılması neden oraya gittiğim konusunda sitemdi belki.

Onu şaşırtan annesinin tavrı oldu.

Annesi hemen anneannesini çağırdı ve tekrarlamamı istedi, ona anlattıklarımı,dinleyince anneannem de çok rahatsız oldu.

Bana hiç kızmadıkları gibi, okuyup üflediler, su içirdiler kurşun döktüler, bir gariptiler.

Hemen diğer kardeşlerim de eve alındı, o gün apar topar toplandık ve ertesi gün şehirdeki evimize döndük.

Bir kaç kez sorduysam da, annem tek söz etmedi ve bende unutmuş göründüm.

Üniversiteyi bitirdiğim yıl, çok sıcak bir yaz gecesi uyuyamayıp balkona çıktığım da annemi orada buldum.

İki kahve pişirdim, çay bardaklarına koydum evet sevgili anneciğim bugün o gün anlat bakalım ne vardı o gün o orman da biri ertesi gün getiren ve hatta bir daha uzun süreli hiç götürmeyen dedim.

Bir süre sustu ama sonra anlatmaya karar verdi.

Annem, anneannemin ve dedemin torunları varken dünyaya gelmiş, kardeşlerinden yaşça çok küçük biriydi.

Olayı hatırlamıyordu, duyduğumu anlatacağım dedi.

Ortanca ağabeyi, yani dayım, on yedi yaşında bir yaz tatilinde, aniden ortadan kaybolmuş.

Bu kaybolma yaklaşık iki gün sürmüş ve o sürenin sonunda dayım, baygın bilinci kapalı olarak orada, yani pınarın dibinde ki orman da bulunmuş.

Günlerce ateşler içinde yatmış, ölümle yaşam arasında gitmiş gelmiş.

Nihayet yaklaşık bir ay sonra, kendine geldiğin de bakmışlar ki dili tutulmuş. Ne olduğunu bir türlü anlatamıyormuş, yazmasını istediklerin de de reddediyormuş.
Sonuç da bir kaç ay sonra tamamen iyileşmiş ve anlatmış ne olduğunu.

Dayım o gün orada inanılmaz büyüklükte, kendi ifadesine göre bir tür ejderha tanımlanabilecek devasa bir yılan gördüğünü söylemiş. Bakır rengi, kafası kendinden daha büyük gövdesi çok çok kalın ve tamamı görünmeyen bir yılan.

Bayılmış ve sonrasını hatırlamıyor.

Aile bunu kimseye anlatmamış, saklamış kendi içlerinde.

Yıllarca o evi kapayarak başka bir yerde yaylaya çıkmışlar ve aradan yaklaşık on on beş yıl geçip başka bir şey olmayınca olayı unutup yeniden eve dönmüşler.

Her şey unutulup gitmiş belki de dayımın gördüğü normalden biraz daha büyük bir yılanı abartması şeklinde yorulmuş ta ki Elif Naz orada aynı yerde benzer bir şey yaşayıncaya kadar.

Ailenin dip hafızasında ki ejderha yeniden canlanmış ve apar topar kaçılmış, dinledikçe ürperdim ve aynı soğukluğu yazarken de hissettim.

Elif Naz ejderhayı görmemişti ama orada o gün normal olmayan ve çok güçlü, tüm kuşları ve her şeyi susturan bir şey olduğunu hep hatırlayacaktı.

Biraz efsane karışık, bir çocukluk duyarlılığı olması da mümkündü belki bilmiyordu.

Çin astrolojisine göre burcunun ejderha olduğunu öğrenince, unutulmuş o anı da su yüzüne çıktı.


Elif Naz büyüyordu.


..........................

Nazan Apaydın Demir

10.10.2013


...................
 

 
Toplam blog
: 130
: 1375
Kayıt tarihi
: 08.04.14
 
 

Muğla Üniversitesinde Prof. Dr. olarak çalışmaktayım. Kozmetik Ürünler Uygulama ve Araştırma Merkez..