- Kategori
- Güncel
Kültürel Yozlaşma
KÜLTÜREL YOZLAŞMA
Ne oluyor bize? Her gün toplumu sarsan olaylar çıkıyor ortaya. Kaygılanmamak elde değil. Devletin temeline dinamit konulmuş gibi, toplumun tüm değerleri alt üst oldu. Bozulma her alanda. Devletin kurumlarında yaşananlar, iktidarın yönetme anlayışının ötesine taşan sosyal olguları ortaya çıkarmaktadır. Yasaların iyi düzenlenemediği konusunu bir tarafa bırakalım, ortaya çıkan sorunların yönetilmesinde de ikircikli davranışlar ortaya çıkmaktadır.
Kültürel yozlaşma, sadece mevcut değerlerin bozulması değildir. Değerlerin, gelişmelere karşı kendisini yenileyememesi de sorun yaratabilir. Durağan bir toplumun, çağın gerisine düşmesinden doğal ne olabilir?
Son yıllara da topluma değişik değerler pompalanmaktadır. İnsanlığın kardeşliği sözcükleriyle sufi söylemler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ortaçağın değerleri baş tacı yapılarak, edebiyat ve diğer sanat alanlarında işlenmeye çalışılmaktadır.
Her şeyin güç ve kılıçla çözüldüğü çağlarda, insanlık adına söylenen sözcüklerin ve tümcelerin önemini kimse yadsıyamaz. Bilimin ve teknolojinin hayal edilemeyecek bir hızla gelişme gösterdiği çağımızda, üretim ve insanlığa hiç bir katkısı olmayan söylemlerin siyasi liderlerin ağzında sakız olmasına anlam vermek mümkün mü?
O söylemlerin, aşa ve işe ne katkısı olmuştur veya olmaktadır. Kaldı ki, çağında bile katkısı olmamıştır. İyi sözler söyleyip cemaat oluşturmaktan öte değerini sosyologlar tartışsınlar, ekonomistler analizlerini yapsınlar bakalım ortaya üretim açısından kocaman bir sıfır çıkmasından başka hangi sonucu söyleyebileceklerdir.
Konu güzel söz ise, işte şair Kirkor Yeteroğlu’nun 17 aralık 2010 tarihli Arapgir Postası Gazetesinde yayınlanan şiiri ", Hayat ırmağında yıkandım/ Avucumda lekesi kaldı dünyanın/ Penceremde güz.." Bundan güzel söz var mı? Şair, ben toplum içinde öğrendim, toplumla birlikte aydınlandım. Avucumdaki leke benden kaynaklanan bir leke değil, dünyanındır diyerek suçsuzluğunu haykırırken, yinede buruk olduğunu, hüzünlü olduğunu “Penceremde güz” tümcesi ile betimlediğini söyleyebiliriz.
Sufi söylemler baş tacı yapılırken, bir damla kandan insanlığın en kötü hastalığı olan kanserin teşhisini yapan bilim adamlarının değeri gündeme bile taşınmıyor. Üstelik o çalışmaların başında Türk olan bir bilim adamımızda bulunmaktadır. Avucumuzun içine sığan bir cihaz ile dünya ile internet, televizyon, telefon gibi iletişim hizmetlerden yararlanılabilen bir ortamın değerinin hangi değerle ölçebiliriz?
Yıllardır din iman diyerek bugünlere geldik. TV haberlerinde her gün etinden sütüne dek tüm gıdalarda yapılan hileleri ve sahtekarlıkları izliyoruz. Yabancı firmalar, rüşvet vererek işlerini yürüttüğünü açıklıyorlar. Devletin kurumlarında akıl almaz numaraların yapıldığını yine gazetelerden okuyoruz, televizyon kanallarından izliyoruz.
Denizleri, akarsuları daha doğrusu tüm çevreyi fabrika bacaları ve kimyasal artıklarlarla kirletmemiz kültürel yozlaşma değil mi? Hırsızlık, magandalık, tecavüz gibi ahlak dışı davranışların çoğalması, kültürel yozlaşmanın hangi aşamaya geldiğini göstermiyor mu? Bu sonuçlar, yıllarca sürdürülen beceriksiz yönetimlerin ürünleri değil de nedir? Eğitim sorunu diye diye altmış yıldır eğitildik; geldiğimiz nokta ortada. Her gün bir önceki günü mumla arar olduk.
Yaşam biçiminde farklılaşmalar derinleşmektedir. Bir yandan uçuk yaşantılar TV kanallarında boy boy gösterilmekte, diğer taraftan ortaçağın değerleriyle örtüşen yaşama biçimleri gündeme taşınmaktadır. Farklılığın simgesi olarak sunulmaya başlanılmıştır. Bu süreç, mikro milliyetçiliği hortlatmakta, etnik ve mezhepsel farklılıklar çatışmanın imleri haline gelmektedirler. Bilimsel değerlerin yaşama aktarılması gerekirken, ikincil üçüncül duruma düşürüldüğü, hatta dikkate bile alınmadığı görülmektedir. Bu hareketlerin kültürel yozlaşmayı hızlandırmadığını söyleyebilir miyiz?
Yargıda yaşanan son olaylar toplumsal bozulmanın ta kendisidir. Sorumluluk duygusunun kaybolduğu yerde her şey olabilir. Yargıda kast sisteminin varlığı tartışılabilinir. Yargıçlarda insandır. Verdiği kararın etkinliğini hazmedecek bilinçte olmayanlarda, davranış bozuklulukların olmayacağını söyleyemeyiz.
Topluma zararlı olan bir olgu ortaya çıktığında tartışılması gereken husus, olay ve olgunun niteliği olmalıdır. İşlerin yoğunluğunun söz konusu edilmesi ise, üstlendikleri görevin bilinci ile bağdaşmamaktadır. Olayın niteliği, çağdaş Türk Devletinin normlarını yıkmaya yönelik bir hareket ise, yargı olayı iş yükünün fazlalığı ile açıklamamalıdır. Bu açıklamalar, Türk Milleti adına karar verme değerini ayaklar altına alma değil midir?
Yaşananlar insanı kuşkucu yapıyor. Neler oluyor diye anlamaya çalışıyoruz. Psikoloji Bilimi, aşırı ihtirasların kişide davranış bozukluklarına neden olduğunu açıklar. Siyasi çıkar ihtiraslarının ise, kültürel yozlaşmaları hızlandırdığını söyleyebiliriz
11. 01. 11
M. Ferit KOTAN