- Kategori
- Futbol
Kumpas

Değişen zamana, gelişen teknolojiye kolay uyum sağlayan bir yapıya sahibiz toplum olarak. Kolaya, rahata, tembelliğe çabuk ayak uyduruyoruz. Yorulmadan, zahmet etmeden elimizdeki kumandanın düğmesine basarak istediklerimizin gerçekleşmesini bekliyoruz.
Bizi modern çağın tek tuşlu icatları bu hale getirdi. Tıpkı bedenlerimiz gibi zihinlerimiz de giderek tembelleşti. Kafa patlatmadan fikirlerimizi gerçekleştirecek, hayata uygulayarak sonuç elde edilebilecek aletler icat edecek kadar uzmanlaştık nerdeyse..
Oysa “en güzel başarı emek harcayarak, zorla elde edilendir” deriz yeri geldiğinde. “Zorlukların karşısında durarak, düşünerek, uğraşarak, çabalayarak kazanılan zaferler kutsaldır” deriz. Hem kişilerin kendine, hem çevresindekilere hem de içinde bulunduğu topluma anlam katar, fayda sağlar biliriz.
Herkesin kendi imkanları ölçüsünde.
Maddi olanakları yüzünden adım atamayanlar, yüreğini, cesaretini ortaya koyar eğer isterse.
Bakınız son yıllarda Beşiktaşlılık adı altında yaşananlar.
İşin zor tarafından kaçan, kolay olanı ilke edinen, çözüm üretmekten, yol göstermekten çok birilerinden medet uman fikirlerimizle zafer bekleyen, asalak, tembel beyinler oluşturmaya başladık camiamızda.
Sanki “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” der gibiyiz.
İçinde bulunduğumuz kötü durum nedeniyle, 30 Mayıs 2004 den bu yana Beşiktaş başkanlığını yürüten Demirören yönetimine, yaptığı her yanlışın ardından “ne yazık ki!” dört yılda on binlerce kez “istifa et” demekten başka çözüm üretilemedi.
2004 yılında yapılan seçimlerde Fikret Orman ve Erol Kaynar olmak üzere sadece iki rakibi vardı. Görev süresinin dolmasının ardından 29 Ocak 2007 de yapılan seçimlerdeyse hiç rakibi yoktu. Üstelik 2924 oyun 2491 gibi çoğunluk oranı ile başkan seçildi.
2005 yılındaki mali ve idari faaliyetleri genel kurul üyelerince oy çokluğuyla ibra edildi. Her iki oylamada da sadece 3 üye aleyhte oy kullandı! Yönetim oy çokluğuyla aklandı.
2008 yılı Şubat ayı içersinde yapılan mali kongrede ise 14 – 15 bin kongre üyesi bulunan Beşiktaş camiasında ne acıdır ki yaklaşık 2 bin kongre üyesi salona geldi. 20 kişi isimlerinin listeye yazdırarak yönetimi ibra etmediklerini açıkladı. Ancak Demirören ve yönetimi bu kez de oy çokluğu ile sınıfı geçmiş oldu.
Yanlış transfer politikaları, doğru teknik hoca seçimleri ama yanlış şekilde gönderilmeleri, mali ve idari faaliyetlerde ki pasif tutumları, gereksiz yere yaptığı beyan ve açıklamalar ve verdiği sözlerin hiç birinin ardında duramaması nedeniyle sürekli eleştirildi.
Ama sadece eleştirildi, sadece istifaya davet edildi!
Son ibranın ardından topu topu üç beş kişilik bir grup gerçek anlamda bir hamle yaparak, İstanbul Adliyesi Hukuk Mahkemesi'ne Beşiktaş yönetimi aleyhine 14 ana madde halinde suç duyurusunda bulundu. Yönetime yönelik suçlamalar arasında; kongrede usulsüzlük ve aykırılık yapıldığı, alacakların bilançoda gösterilmediği, borçların artırıldığı, transfer ödemeleri ile Fulya Projesi'ndeki sözleşme şartlarının kulüp aleyhine kullanıldığı iddiaları yer aldı.
Bu tarihe kadar yaşananlar herkes tarafınca biliniyor. Zaten zaman zaman istifa seslerinin daha şiddetlenerek yükselmesi de bu yüzden değil midir?
Muhaliflerin artık Beşiktaş'tan vazgeçmiş gibi bir görüntüye sahip olduğu bu ortamda istifa demekten ileriye gidememek, somut ve kararlı adımlar atacak muhalif liderler bulamamak aslında hepsinden daha acı, daha vahimdir benim için.
* Kendi camiamızda, kendi taraftarımız arasında yaşanan fikir savaşları, istifa sesleri sadece sanal ortamlarda kalarak, her ne hikmetse tribünlere yansımamakta;
* Her fırsatta Beşiktaş aşkını dile getiren, toplumda göz önünde bulunan, maddi güce ve geniş çevre imkânlarına sahip ve bu gün istese Beşiktaş başkanlığı yapabilecek ama maddi ve manevi cesareti kendinde bulamayan sevgili büyüklerimizin çırpınışları düşünce şeklinden öteye gidememekte;
* Beşiktaşlı olduklarını bildiğimiz ve düşünceleriyle onur duyduğumuz spor yazarlarımızın köşelerinden kaleme aldığı taraftara yönelik Beşiktaş’a sahip çıkma önerileri, ya da her daim yönetime yol gösteren fikirleri ise tarihi geçmiş gazete sayfalarında tozlanmaktadır.
Tabiri caizse Beşiktaş’ın düzelmesi, hayat bulması için, göz önünde bulanan iki guruba mensup (VİP) Beşiktaş’ın önde gelenlerinin sıkça başvurduğu bir öneri, bir çözüm şeklidir bu.
Ya taraftar ( Orta direk) Beşiktaş’a sahip çıkmalı, ya Demirören ( Diktatör) istifa etmeli.
Niçin sadece taraftar sahip çıkıyor?
Niye onlar (Avam tabakası) değil de, sadece taraftar?
Bir başka deyişle, niçin Yıldırım Demirören’in canı isterse istifa etmesi beklenildi bu günlere kadar da, istifaya zorlanmadı?
Niçin Sinan Engin’e dahi sabredilebildi?
Niçin içimizden yetişen evlatlarımıza yapılan haksızlığa sessiz kalabildik böylesi?
Rıza Çalımbay, Ali Gültiken, Ertuğrul Sağlam giderken neredeydik hepimiz?
Yönetim istifamıydı tek çaremiz?
Öyleyse niye ısrarla yeri göğü inletemedik?
Niçin onun karşısında duracak kuvvetli bir muhalefet ve bu muhalefete bir önder bulunamadı?
Niçin tüm Beşiktaşlı yazarlar (İstifa çağrısının dışında) Demirören’e karşı çözüm getirici, yönlendirici, aydınlatıcı, kanıtlayıcı, yazıldığında yönetimi yerle bir edici belgelerle tek hedef, tek fikir altında birlik olamadı?
* Ben artık anlıyorum ki, Demirören istifa eder ve kulübü borçsuz bir şekilde bırakır giderse o koltuğa talipleri çıkacak.
* Ben artık anlıyorum ki, Demirören Beşiktaş başkanı olduğu sürece spor yazarlarımızın elinde malzeme olacak ve raytingleri “defol git demekle” tavan yapacak.
Ben ancak şimdi Demirören’in taraftar kadar değil, menfaatler kadar Beşiktaş’lı olduğunu anlıyorum. “İstifa” çağrılarının öylesine, sıradan olduğunu, yönetimin bu blöfü gördüğünü, sadece istifaya davet edilerek asla bırakıp gitmeyeceğini de anlıyorum.
Bu yaşananların bir kumpas;
Niçin “Biz sevinirken üzülenler, biz üzülürken sevinenler” olduğunu da.
Nedenini bilmiyorum ama Mustafa Denizli'yi istemiyordum. Beşiktaşlı olduğunu açıklıyor her yerde. Doğru mudur, değil midir onu da bilmiyorum.
Ama bu gün içim ısınmaya başladı nedense.. Acıma duygusu olabilir mi bu? Ya da bir çeşit sahiplenme?
Çünkü şimdi kendimce emin olduğum bir şey var:
Onun da benim gibi bu modern Beşiktaşlılık anlayışına! (genelleme yapmıyorum, anlayan anlıyordur sanırım) alışması zaman alacak ve benim gibi hayal kırıklığına uğrayacak belki de...
Mine Ülkü SOYER