- Kategori
- İlişkiler
Alaylı bir yazı!

Milliyet gazetesinin 22.08.2008 tarihli web sayfasında ''Pakistan’da kadın olmak çok zor'' başlıklı haberi okuduğumda, halime şükür edeceğimi sandım. Ama öyle olmadı maalesef!
Bazen atıp tutsam, bu konu da essem gürlesem de, ne yalan yapayım feminist bir yapıya sahip değilim. Hatta galiba kaderini kabullenenlerdenim. Bilmiyorum belki de bu sonu gelmeyen acıklı olayların kadın kahramanlarını okudukça, duydukça yılların birikiminin doygunluğu ve bıkkınlığı içersindeyim. Kadın olmak gerçekten zor. 2008 yılında hala bu tür haberleri okuyorsak bu da zorluğun en basit ispatı.
Yüce Atatürk’ün kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdiği, okutulup, eğitilmesinden yana düşüncelerini beyan ettiği tarihin tozlu sayfalarından, günümüze dek uzanan yıllar içersinde kadınlar ve kadınlara verilen gerçek haklar kategorisinde ne kadar yol katledilebilmiştir ki? Cevabı ben vereyim. Sadece bir arpa boyu.
Günümüz Türkiye’sinde kaç kadın milletvekili meclisin o şaşalı koltuklarında oturabiliyor? Kaç kadın milletvekiline bakanlık hakkı veriliyor? Kaç kadın seçim zamanı kocasının yandaşı olduğu partini dışındaki partiye oy kullanabiliyor? Kaç kadın kocasının gönül verdiği renklerin dışındaki bir takımın taraftarı olabiliyor özgürce? Tek başına maçlarını izleyebiliyor?
Kaç kadın kamu kuruluşlarında en üst makama kadar yükselebiliyor? Bir genel müdürlük, bir başmüdürlük yada ne bileyim bir şube müdürlüğü için aynı okuldan mezun, aynı sicile sahip hatta meslekteki tecrübeleri bile aynı bir kadınla, bir erkek arasında o makama seçilme yüzdesi sizce hangisinde daha fazla?
Bir iş yerine alınacak personel sayısı ya da bir iş yerinde çalışan personel sayısına bakıldığında niçin erkek sayısı daha fazla?
Niçin evlenmeden önce meslek hayatına atıldığı, evlendikten sonra da hem evde hem işte çalıştığı, çifte mesai altında ezildiği halde kadına KEY ödemesi yapılmıyor? Niçin eşi tayin, atama ve nakillerde tam harcırah alırken, kadın sadece ¼ ini alıyor? Üstelik evli kadınların mesai saatlerinin dışında, evde yaptıkları, çamaşır, bulaşık, ütü, cam silme, ev temizliği, yemek, çocuk bakımı vs. vs. gibi angarya işlerde ''hizmet borçlanması'' adı altında sayılmıyor.
Bir yandan kız çocukları okula kampanyaları düzenlenirken bir yandan okuyup meslek sahibi olmuş kadınlar cezalandırılıyor benim ülkemde.
Peki ya okuyup, eğitim görme fırsatından yararlanamayan daha fazlası ne durumda?
Aslında bilimsel konuşup, matematiksel yazmanın anlamı yok. Biraz mantık sahibi olan herkesin anlayacağı gibi kadın erkeğe göre doğduğu günden itibaren hayata bir sıfır yenik başlıyor.
Soyadını devam ettirme çabası içersinde! ''Erkek adamın oğlu olur'' düşüncesinde olan beylerin eşleri doğum yapana dek kurdukları erkek evlat hayaliyle başlattıkları bu serüven, kız çocuğunun doğumuyla birlikte sonraki günlerde kadının aleyhine olarak basamak basamak ilerliyor. Erkeği bulana dek mütemadiyen doğum yapma, kaynanasından ve kocasından laf işitme, aşağılanma hatta şiddete maruz kalma evreleri, kırsal kesimlerde üstüne kuma getirilme zırvasıyla son buluyor.
Erkek çocuğu doğurmadı diye dayak yiyen kadınlar bile var günümüzde. Adamın ne ''x'' ne ''y'' kromozomundan haberi var, ne de ''ne ekersen onu biçersin'' sözünden.
Haberdar olanlarda kendine yediremiyor.
Anneleri bunlarla cebelleşirken, ya o hasbel kader dünyaya getirilen kız çocuklarının çektikleri?
Önce babaları tarafından örf, adet, gelenek, görenek ve ahlak kuralları çerçevesinde baskı altında tutulan kız çocukları, daha sonra ağabeyleri hatta kendisinden küçük ''o kakasında incik boncuk bulunan erkek kardeşleri'' tarafından gözaltına alınıyor.
''Sen kızsın doğru otur, düzgün konuş, kıyafetine dikkat et, başını ört, çok gezme, çok gülme'' gibi geleneksel Türk aile müfredatına uymakla yükümlü olan kız çocuklarının aksine erkek çocukları ''çıkar oğlum falanca amcan pipini görsün, falanca komşunun kızını öptü bak annesi büyüyünce çapkın olacak velet, küfür etmeyi de öğrenmiş benim oğlum'' sözleriyle büyütülürken ilerleyen yaşlarda da ''eve geç gelme, kız arkadaşını eve getirme, babasıyla oturup bir duble içki içme, (kırsal kesimlerde) okula gitme, tahsil hayatı ayrıcalıklarından yararlanabiliyor.
Acıya katlanma mukavemeti bile erkeğe oranla daha fazla kadında. Erkekler, o muhteşem sünnet düğünlerinden çok, ömrü billâh pipisinin azıcık ucundan kestirdikleri deri parçasının acısını anlatırlar birbirlerine. Unutamazlar. Oysa kadınlar yaşları kaç olursa olsun ''canlarından can koparak'' doğurdukları o eşsiz varlıkları kucaklarına aldıklarında hemen oracıkta unuturlar acılarını. Sonra bir daha, bir daha aynı acıya katlanırlar.
Töre uğruna gencecik yaşta ailesi tarafından öldürülenler, berdel zırvasıyla ''çok sevgili babasını ya da ağabeysinin paşa gönlü'' için takas edilenler, bir ineğe, birkaç koyuna kendisinden çok yaşlı, altın dişli, kel kafalı, göbekli, posteki kılıklı, kaşının kılı ağarmış adamlarla evlendirilenler. Ve bir çok kadın kocasını imam nikâhlı diğer eşleriyle paylaşmak zorunda kalıyor.
Kentsel alanlarda sanki durum daha mı iç açıcı? Karısını piknik tüpüyle, mayınla akla hayale gelmeyen saçma sapan alet ve edevatla döven kocalar. İş yerinde, sokakta, ana cadde de sözlü ve uygulamalı tacize uğrayanlar, apartman girişlerinde, durakta minibüs beklerken tecavüze maruz kalan kadınlar. Her gün bu tür haberleri okumuyor muyuz? Barış gelininin bile son durağı olmadı mı Türkiye?
NOT: Yazıda çoğunluktan söz edilmiştir, lütfen magazin sayfalarında gördüğünüz ve okuduğunuz bir avuç azınlık ile kıyaslama yapmayın.