Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Haziran '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
335
 

Lâ 

“Yaşa yaşa, gör temâşâ” 

Oturduğum apartmanın yanı başındaki câminin müezzini, hoparlörün sesini en yüksek volüme getirip yatsı ezanına başladığında, çalıştığım ofisin bulunduğu binanın önünde kaldırım yenileme çalışması yapan Kent Estetiği Daire Başkanlığı senfoni orkestrasının darbeli matkap sokak konserinin ses bataklığında saçma sapan bir mesaiyi güç bela tamamlamış, Rembetiko Bar’da beş-altı bira içmiş, bu gidişle çöp-eve dönüşme tehlikesi altındaki evime dönmüş, ocağa çay koymuş, kanepeme uzanmış, günlük bağlama çalışmalarıma başlamadan önce yerel gazete koleksiyonumdan rasgele seçtiğim Akşehir’in yerel gazetelerinden Pervasız’ın manşet haberi olan “Silvia Mevlana’da “İlahi aşkı ararken mecazî aşkı buldu ve kaldı” başlıklı haberi okuyordum: 

Mevlana’nın gel çağrısını izleyen Arjantinli Silvia, sufi bir grubun peşinden Konya’ya geldi. İlahi aşkı arayan Silvia, hayat arkadaşını da Konya’da buldu. 

Aşk’sız olma ki; ölü olmayasın, Aşk’ta öl ki; diri kalasın.” der Mevlana. 

Mevlana’nın aşkıyla yola çıkan dönüş yolunda gerçek aşkı bulan... 

İşte tam bu anda olan oluyor… Müezzin ezanın sonundaki kelime-i şahadetin ilk sözcüğünü okuduğu anda hoparlörün azizliliğine uğruyor. 

Lââââ! 

Hoparlör arıza yapınca, cümlenin “İlahe illallah” kısmı duyulmuyor. 

Müezzinin “Lâ”sının hemen ardından, işte tam o anda, Jennifer Lopez devreye giriyor: 

Waiting for tonight, oh,
When you would be here in my arms.
Waiting for tonight, oh,  

“lâ” Arapça’da olumsuzluk sözü: “Yok”, “Hayır” gibi bir anlamı var. “Lâ İlahe İllallah”, “Allah’tan başka ilâh yoktur” demek. 

Müezzin, ancak “Lâ” diyebildi… 

Jennifer Lopez, ısrarlı: 

Waiting for tonight, oh,
When you would be here in my arms. 

Telefonu ararken, birden haberin son cümlesinde müezzinin kahrından ölmüş olabileceği geliyor aklıma. Bu olasılık komik geliyor. Gülüyorum. Bir insanın ölmüş olma ihtimaline güldüğüm için utanıyorum. 

Bu utançla, umarım müezzin ölmemiştir, diyorum. 

I've dreamed of this love for so long.
Waiting for tonight 

Umarım sadece hoparlör arıza yapmıştır, diyorum. 

Umarım, ne bileyim, belki de câminin elektrik sisteminin sigortası atmıştır, diyorum. 

Telefonu bulamıyorum. Uyuyan bir insanı rahatsız etmemeye özen gösterircesine etrafından dolaştığım, kim bilir kaç gündür salonun orta yerine hâlsiz yığılıp kalmış yatak örtüsünün altında yok. 

Kanepenin üzerinde birikmiş tasnif edilmeyi bekleyen Sivas Pusula Gazetesi, Kuzey Haber, Araç Haber, Mustafa Beyli, Diyarbakır Olay vs. abonesi olduğum yerel gazetelerin altında da yok. Bu gazeteler elektronik ortam uyaranlarının ve ulusal basının bozduğu gerçeklik algımı düzeltmek için kullandığım enformatik ilaçlar. 

Gazetelerin yanında sabırla okunmayı bekleyen ve nasıl olup da aynı adamın kitaplığında bir araya geldiklerine benim de akıl erdiremediğim Melâhat Ürkmez’in “Şems-i Tebrizî”, Ricoeur’un “Yorum Teorisi, Söylem ve Artı Anlam ”Campell’in “Mitolojinin Gücü”, Vafi Raşi Seviğ’in 1938 basım “Roma Hukuku’un Intition’ları” ve Scientology dininin kurucusu Hubbard’ın “Kendini Analiz” kitaplarının altında ve arasında da yok. 

Kibrit çöpü, sigara izmariti, üzerinde “ne olursan ol yine gel” yazan ve Lokantada etli ekmek yemeye davet eden Konyalı Lokantasının kolonyalı mendilleri, çakmak, çay kaşığı, diş ipi, antidepresan (Stylisan, Desyrel vs.) prospektüsleri, plastik çatal, gibi nesneleri ve hatta başka bir kitabı ya da cep telefonunu kitap ayracı olarak kullanabilen birinin elbette telefonunu bulması kolay olmaz. 

Nihan Kaya’nın okumadığım halde çok sevdiğim – ama muhtemelen ilk iki sayfasından samimiyet noksanlığı nedeniyle kötü bir roman olacağını hissettiğimden okumayı ertelediğim “Disparöni” adlı muhteşem romanının arasında da yok. 

İbrahim Demirel’in “Anadolu’dan Canlar Pazarı” fotoğraf albümünün altında da yok… 

Iréné Melikoff’un “Uyur idik Uyardılar”ının arasında da yok. 

Televizyon sehpasının ayakları altına serilmiş John Malkovich Olmak, Nida Tüfekçi, Ben, Robot, Bengi Bağlama Üçlüsü, National Geographic belgeselleri, porno filmler, bağlama eğitim setleri, Maymunlar Gezegeni vesaire CD ve VCD’lerinin arasında da yok. 

Yok… Yok… Yok… 

Bu saatte kim arar ki beni… 

Waiting for tonight, oh,  

When you would ... 

Jennifer Lopez susuyor… Telefonu aramaktan vazgeçiyorum. 

Hayır, hayır! İnançsız biri olarak beni, ezan sesi hep tedirgin etmiştir. Ama, müezzinin ölmüş olma olasılığı da içime sinmiyor, doğrusu. 

Bunca yıl ezan oku, her fırsatta kelime-i şahadet getir. Ölürken ancak “Lâ” diyebil. 

Bu benim gibi ömrünün çoğunu inançsız ve hele son birkaç ayını “lâ” sesini arayarak geçirmiş biri için uygun bir son olabilir. Ama bu bir müezzin için hiç âdil değil, diyorum. 

Sen bunca yıl müezzinlik yap, Guido d’Arezzo adlı Hıristiyan din adamının “Lâ”sıyla öl. 

Pervasız’daki habere dönüyorum: 

”Paulo Coelho’ nun Simyacı romanındaki gibi Silvia da gördüğü rûyaların etkisinde kalarak; düşünün gerçekleşmesi olasılığının yaşamını ilginçleştireceğini düşünür. Arjantin’den sufi bir grup ile yola çıkarak Konya’ya gelen Silvia…” 

Habere ilgim azalıyor. Pervasız’ı bırakıyorum. 

Zaten ne zamandır “lâ” sesine takıldım, kaldım. 

Ezanı okuduğu makamın gereği müezzinin “Lâ”sı, müzikteki “lâ” sesiyle tesadüfen örtüştü. 

Belki de “rast” geldi demeliydim. “Rast”, “Lâ”nın, Türk müziğindeki adı. 

Batı müziğinde Guido d’Arezzo adlı din adamı adlandırmış notaları. Kendi yaptığı bir ilâhinin dizelerinin başlangıç hecelerini notalara isim olarak vermiş: “Lâ”, altıncı ses… 

Televizyonun yanında duvarda asılı bağlamamı, saygıyla alıyorum. 

Bu yaştan sonra bağlamaya başlamanın verdiği mahcubiyet nedeniyle bir kursa yazılmayıp, piyasada ne kadar bağlama metodu kitabı ve eğitim CD’si varsa toparlayıp işe koyulmuştum. 

Kendime bağlama öğretme işinde uzunca bir süre “lâ”ya takıldım kaldım. 

Bi kere, Türk halk müziği ses sistemi Einstein’ın dahi içinden çıkamayacağı bir izafiyete dayalıydı. Ne kadar bağlama icracısı varsa o kadar çeşit “lâ” vardı. Bas Gitar için üretilmiş elektronik akort cihazında bağlamama uygun bir “lâ” sesi bulamamıştım. Mehmet Saçan’ın Metod kitabına göre, Türk müziğinde “lâ” sesi batı müziğinde “do” sesine karşılık geliyordu. Kimileri “lâ” olarak, “si” sesini öneriyordu. 

Al sana kazık bir yüksek matematik problemi, Türk müziğinde “lâ” sesi, batı müziğinde “Do” sesine karşılık geliyorsa, “si bemol 2” veya “fa diyez 3” sesi, hangi sese karşılık gelir? 

Bu kamu personeli alımında iyi bir mülâkat sorusu olabilir. Hayır. Hayır. Konservatuara personel alımında değil; Türk kamu personeli mülâkat geleneğine uygun olarak, Tarım Bakanlığı’na Süt teknoloğu alımında örneğin… Ya da yargıçlık-savcılık mülakatında… 

Sonunda, “Bağlama Eğitim Metodu” VCD’ sindeki genç eğitmenin “ herhangi bir sesi “lâ” kabul ederek bağlamayı akort edebileceğimiz önerisi akla yakın geldi. Ben de, kendi kulağıma uygun bir “lâ” da karar kılıp, bağlamamı o “lâ”ya kara düzen akort etmeye başladım. 

Şimdi de müezzinin “lâ”sı dert oldu başımıza, gecenin bu saatinde… 

Bağlamada “lâ” meselesiyle uzunca bir süre meşgul olduktan sonra; metot kitaplarının diğerlerini bir yana bırakıp, Yrd. Doç Dr. Can Karahan’ın “Bağlama Öğretiminde Yeni Bir Yöntem” adlı kitabında karar kıldım. Yazar, bağlama metoduna akademik disiplin getireceğim diye, işin iyice bokunu çıkarmış, yeni ve sofistike bir işkence türü icat etmişti. 

Kitabın “Konum Değişimsiz Edimler ve Tel Geçişsiz Edimler” , “Konum Değişimli Edimler ve Tel Geçişsiz Edimler” ve “İleri Geri Sekmeli Parmak Hareketleri” başlıklı bölümlerin “sessiz durumda” alt başlıklı kısımlarını tam üç ay, günde tam iki saat, aralıksız çalıştım. Apartman sakinlerine eziyet olmasın diye, sesli kısımları atladım. 

Bu, tezene vuruşu yapmadan, ses çıkarmadan sadece bağlamanın sapındaki perdelerde bitmez tükenmez parmak hareketleri alıştırması yapmak anlamına geliyor. 

Tüm çabalarıma karşın yüzük parmağımı itaat ettiremedim. Bunda sol el yüzük parmağımla ilgili yaşadığım olumsuz geçmiş deneyimlerin rolü olmalıydı. Zira, bu parmağımı, bir daha istismar ettirmeme konunda kararlıydım. Bu öyle bir karardı ki, artık parmak benim sözümü de dinlemiyordu. Yoksa serçe parmakta sorun yaşamayıp, sağlıklı bir yüzük parmağına söz geçirememek, ergonomi bilimi açıdan çok tutarlı gelmiyor insana. 

Ki bu sırada Laqueueur’un “Tek Kişilik Seks: Mastürbasyonun Kültürel Tarihi” adlı eseri okumaya başlamıştım. Yoksa, bağlamanın sapında “İleri Geri Sekmeli Parmak Hareketleri” etüt etmeye mâkul ve felsefî bir temel bulamayacak, muhtemelen delirecektim… 

Laqueueur’ e göre “Modern mastürbasyon, aydınlanmanın bir ürünü olup, Jean- Jacques Rousseau’yla hemen hemen aynı zamanda doğmuş. Bizde ise aydınlanma, siyasi seks kasetleri olaylarıyla tam olarak yeni ve aslında tam anlamıyla başlamış oldu. Tüm çapkın siyasetçilere bundan sonraki yaşamlarında Yrd. Doç Dr. Can Karahan’ın Bağlama Metodunun “İleri Geri Sekmeli Parmak Hareketleri” bölümünü çalışmalarını tavsiye ederim. 

Laqueueur, bağlamada deliler gibi “lâ” sesi arayıp, sonra da Karahan’ın kitabından “Konum Değişimli Edimler ve Tel Geçişsiz Edimler” bölümünü ve özellikle “İleri Geri Sekmeli Parmak Hareketleri” kısmını etüt etmediği için post-modern Türk-entelijansiyası mastürbasyonu konusunda da doğal olarak bir fikir sahibi olamazdı ve kitapta yaklaşık 200 yıllık bu traji-komik konuya da değinmemişti. 

Sonunda Metod kitaplarını bir yana bırakıp; Aşık Daimi’nin “Ne Ağlarsın” türküsünün notalarını çalışmaya başladım ve kısmen parçayı çalmayı başardım. 

Televizyonu açıp baksam mı, belki alt yazı da geçer.: Flash… Flash… Flash.. Tanrının metronomu iş başında… Müezzin “Lâ” dedi ve öldü. Boş ver, diyorum. Bağlamamı alıyorum ve repertuarımdaki tek parçayı çalıp söylemeye başlıyorum: 

Mi re mi do. Mi re mi do. do re si… 

Ne ağlarsın benim bahtı siyahım 

Jennifer araya giriyor: 

I've dreamed of this love for so long.
Waiting for tonight 

Re do re si. re do re si. si do lâ 

Bu da gelir bu da geçer ağlama 

Waiting for tonight, oh,
When you would be here in my arms 


Telefonun sesi mutfaktan geliyor. 

Çaydanlığı, milyon birinci kez ocakta unuttuğumu da hatırlıyorum eşzamanlı olarak. 

Mutfağa koşuyorum. Çaydanlıkta su bitmiş. Kulpu kömürleşmeye yüz tutmuş, yoğun bir yanmış karbon kokusu yayılıyor etrafa. 

Çaydanlığı mutfak masasındaki havlu ile tutup, lavabonun musluğuna koşuyorum. Milyon birinci kez duyduğum o ses: Ateş ve suyun dramatik buluşması… 

Waiting for tonight, oh,
When you would be here in my arms 


Jennifer’ın sesi, mutfak tezgâhının üzerindeki raftaki sapı tavanı işaret eden bakır kahve cezvesiyle yanındaki güneş deseni bezeli tombul kahve fincanının arasından yükseliyor. 

Telefonu alırken ocağı söndürüyorum. 

Telefonun ekranında “Arzu” sözcüğü yanıp sönüyor, yanıp sönüyor. 

Arzu’yla kaç yıldır görüşmüyoruz ki. 

Hayırdır, diyorum. 

Waiting for tonight, oh,
When you would be here in my arms. 

Yoğun Kaygı, biraz merak, en derinde çok az öfke-kırgınlık ve en alt katmanda eser miktarda sevinç karışımı bir duygu kokteyliyle telefonu açıyorum. 

Alo?... 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 565
Kayıt tarihi
: 23.08.10
 
 

Otodidakt Eğitim Bilimleri Okur-yazarlık bölümünün, okurluk kısmından 46 yılda zar- zor orta derecey..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster