- Kategori
- Fotoğraf
Leonardo'nun sanatkar, Mona Lisa'nın eser olabilmesi için, fotograflarını çekmek gerek!
YAZI DİZİSİ: 16
Türk insanı – Türk’ün san’at anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış – Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz neticeler.
San’ata soyunmuş olduğunu söyleyen her kişinin, nitelik ve niceliğini anlamak için, Onun san’at anlayışı ve san’atı tarifine bakmanız gerekir. Bazıları için san’at san’at içindir. Bazıları için san’at toplum içindir. Bazıları için de san’at sanatkârın bizzat kendisi içindir. Her kim ki; san’atın san’at ya da toplum için olduğunu savunuyorsa, Onun san’atkâr olması için, daha yemeğe mecbur olduğu çok fırın ekmek var demektir. San’at eseri, ne zaman ki; bir dehanın ürünüdür; O ürün sadece ve sadece O deha sahibi içindir. İşin daha da tuhaf tarafı: Eser ortaya çıktıktan çok kısa bir süre sonra, o eseri yaratandan eseri, çok uzağa doğru, adeta kuyruklu yıldız gibi kopar gider. Gitmezse zîra, çok kötü, çok beter işler oluyor anlamına gelir.. Sanatkâr o yaratısı ile baş başa yaşamaktan, büyük haz alıyor ise; O süre zarfında, Bir başka eseri yaratabilme ihtimâli, sıfıra yakın demektir. Ne zaman ki, eser ile san’atkâr süratle birbirlerinden soğuyup uzaklaşırlar ve ne zaman ki, san’atkâr hatta o son eserini beğenmemeye, tenkit etmeye başlar; işte o zaman yeni bir eser yola çıkıyor demektir. Ancak bu dönemin sonunda, eserin topluma ait olduğunu söyleyebiliriz. O eser toplumun bedii zevklerine hitap ediyor ve ferdin kalitesini yükseltiyor ise; o zaman da genel olarak, “San’at cemiyet(in terakkisi ve inkişâfı) içindir.” diyebiliriz. Hiçbir gerçek san’atkârın, herhangi bir eserini insanı, cemiyeti ya da san’atı düşünerek meydana getirdiğini, ben asla görmedim., Hem Bendeniz de acizane san’ata soyunmuş biri olarak, bu imkânsızı denemeyi akıl bile etmedim.
Doğaçlama icra olunan bazı san’atlara bir bakın. Orada meydana gelen eser için san’atçısının taşıdığı tek kaygı: Estetik olarak doğru ve mümkünse, güzel eser verme kaygısıdır. Bu taksim ya da caz yorumu gibi, bir müzik denemesi ise, doğaçlanması sonucunda yok olup gidecektir. Esasen bir daha tekrarlanmaması da, zaten o doğaçlamayı değerli kılan sebeptir. Böyle bir işi yapan sanatkârın ya da yorumcunun “-Ben bunu san’at için ya da cemiyet için yaptım.” demesi, acaba ne kadar doğru olur? Bu ve benzeri doğaçlama türleri, esasen san’ata dair olmakla birlikte, sadece san’ata dayalı virtüözite işidir. İyi orkestrasyon, konturpuan, armoni emprovizasyon vbg. bilgileri olanlar, bu tür işleri rahatlıkla yapabilir insanlardır. Her ikisini de yapabildiğim için, rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; bu tür işçilikleri yapmaktan, fotograf çekmek, çok daha basit ve kolay bir iştir. Doğaçlama yaparken, önünüzde bir nota yoktur. Sadece kafanızdaki bilgiler ve ruhunuzdan gelen konuyla uyumlu sesler vardır. Ama Bir fotograf çekerken, önünüzde çoğu zaman, istenilenden çok daha fazlası bile bulunmaktadır. Kafanızda çok müthiş, akademik bir bilgi ve ruhunuzdan fışkıracak inanılmaz görüntülere de gerek yoktur. Önünüzdeki görüntüde zaten boğulup gitmişsinizdir. Doğru ayarlar ile sadece deklânşöre basmanız, yeter de artar bile. Yaradan, Sizin için gerektiği kadarından fazlasını yapmakta, her zaman cömert davranmıştır. Sonra Siz tümü Yaradan’a ait olan o fotografa “Eser” dersiniz. Ve hiç düşünmezsiniz ki, müzisyen Bir adamcağız, beş dakika “taksim yapacağım” diye seyr-i makamat bilgisi edinmek için, yıllarca uğraşmıştır. Ya da Yedi dakika bir caz parçasını, cızlatmadan yorumlamak için, senelerce göbeği düşmüştür. Ve Siz büyük bir kibirle, kendinize “San’atçı” derken, Ona icracı, virtüöz, yorumcu ya da müzisyen sıfatını lâyık görürsünüz. Çünkü o kişinin ortada bir eseri yoktur. Hem taksimi hem de cazı, yaban kazı gibi, icra edilirken, uçup gitmiştir. Ve fakat bir deklânşör dokunuşu ile kopyalanan Yaradan’ın eseri, Sizin eseriniz olarak ortada durmaktadır. Ne yazıktır ki; kafanızda çok müthiş, akademik bir bilgi birikimi ve ruhunuzdan fışkıran, inanılmaz görüntüler ile ortaya konmuş bir san’at eseri de değildir bu. Ve belki de, cemiyeti saymadan, Fotograf san’atçısı olduğunu var sayanlar için, buna bir gerek de yoktur.
Tüm ömrümde ve san’at adına şunu gördüm ki; nefesi, dar olduğu halde san’ata soyunmuş herkes, kredibilitesi artsın diye, her ne yaparsa yapsın; ya san’at ya da cemiyet için yapıyordur. Ve bu kişilerin en başında da, daha ziyade kolay eser üreticileri gelmektedir. Oysa, yoktan var edilmiş bir yapıt ya da yok olduğu varsayılanlardan var edilmiş bir eser, ortada olmaz ise; o eser eser olmaz. Ya da sadece o işe, sahibinden başkası “Eser” demez. Şimdi gerçek san’atkârlar ve eserler arasında, ibret-i alem için, bir kıyaslama yapacağım. Itrî büyük bir Klâsik Türk Müziği bestekârıdır. Müzik ansiklopedilerinde, tüm hayatı sadece yarım sayfa ile anlatılıyor. Hakkında başka Bir bilgi de maalesef yok. Bu acı gerçeğe rağmen, bugün de çalınan, birçok şaheseri var. Hiç birinin notasının arkasında, o eserle ilgili, bir bilgi de yok. Çünkü eserin ne dediği belli. Beethoven de Klâsik değerde bir Alman müzisyen. Ne zaman ve hangi fasılalarla, tuvalete çıktığı bile biliniyor. Ve yazdığı her eserinin notasına ilâve olarak, çok uzunca bir de bilgi eki var. Beethoven deli mizaç bir fert. Itrî de derviş mizaç bir zat. Her ikisinin de eserlerine baktığımız zaman: Açıkça görünen o ki; Itrî inanılmaz müzik cümlelerine, makam ve ritim aklına zenginliğine sahip. Beethoven ise, az müzik cümlesi ile çok mükemmel orkestrasyon ve konturpuan bilgisine sahip. Biri iç dünyayı, diğeri dış dünyayı anlatıyor. Ama asıl sual şu. Neden Beethoven ve bütün ecnebî bestekârlar, yazdıkları ile yetinmeyip, bir de her esere hikâyat ekliyor? Onlar eklemese, Bir başkaları bu işi yapıyor. Tek başına bu bestekârların eserleri, kendi meselesini anlatamıyor mu?.. Neden kendilerine bile kendi eserleri yetmiyor?.. Sebep aşikâr. Bir eser san’atkârına yetmeyince, sanatkâr eserini, sözlü ilâveler ile anlatmaya başlar ki; Bu da san’atın yarı iflâsı anlamına gelir. Tabiî takdir yine Sizlerindir.
Hiç unutmadığım bir hatıram vardır. Yakın dostum değerli Mimar Çokşen Zerenler’in evinde bir akşam sofraya oturduk. Bu arada yeni aldığı müzik setinde de Bir 33’lük plâk çalmaya başladı. Bir yandan konuşuyoruz, diğer Bir yandan da, plâkta çalan eseri dinliyorum. İlk def’a duyduğum klâsik bir eser. Neticede eser bitti. Çokşen başka bir plâk koymak için masadan kalktı. “- Bu eseri ilk def’a dinliyorum. Lâf aramızda, bestekâr belli ki; gece yarısı, fırtınanın ortasında ve bir dağ başında kalmış. Ve çok fena korkmuş. Bu eser başka türlü yazılamaz.” dedim. Çokşen, çoğu zamanki soğuk kanlılığı ile “- Zaten eserin de adı, Çıplak dağda bir gece.” dedi. Uzun lâfın en kısası işte budur. Ne o eserin arkasına bir hikâyat yazmaya gerek vardır. Ne de bu eseri tartışmaya. Eser ilk kez dinleyen birine bile, bir çırpıda kendini anlatmıştır. Eserin kendisini her izleyene ya da dinleyene anlatması gereği var mıdır? Tabiî ki yoktur. Ancak ortada san’at adına mevcut olan: Estetik kaygıları ve tasarım sonucu ortaya çıkmış olan, sıra dışı bir yapıt her ne ise ve insanlar onunla sıradan alışıldık değil de, gerçek anlamda ciddi bir rabıta kurabiliyorlarsa; kurmaya çalışıyorlarsa, o yapıt, gerçekten mükemmel bir eserdir. Bu anlatıma göre: Cemiyeti fotograf san’atı karşısında, büyük yanılgıya düşüren husus: Çok bariz ve çok basit kolayca anlaşılabilir bir husustur. İnsanlar o çerçevede gördükleri yüzler gözler manzaralar gibi, esasen “Yaradan’a ait olan varlara” hayran kalmaktadırlar. Ortada varlığından söz edilebilir, herhangi bir esere hayran değillerdir.. İnsanlığın hayran kaldığı, Mona Lisa da Yaradan’a ait bir güzellik değil midir? Tabiî öyledir. O zaman onun değerine sebep nedir? Onun değerine sebep, san’atçısının o resmi meydana getirmek için, günler geceler süren deha ve emeğidir. Peki iyi aynen manzara, insan, hayvan, çiçek vbg. Mona Lisa resminin de Bir fotografını çeksek, o fotograf Bir san’at eseri midir? Hayır!.. Diğerleri gibi ve tabiî ki, o da bir san’at eseri değildir. Zannımca anlatmak istediğim mesele çok açık. Bu açıkça anlattığım mesele açıkça anlaşıldığı zaman, içinde barındırdığı ciddî eserlerle ancak Türkiye’de açılan bir Fotograf Müzesi ciddi manada Dünya çapında bir değer arz eder. Aksi halde yok olur gider.
Karınca kendi cüssesine nazaran çok büyük yük taşır. Ama dal parçası üzerinden geçerken biraz zorlanır. At da mania atlarken zorlanır. Ama üzerinde bir insanla o maniayı aşabilir. Fakat bir zürafa hem o dal hem de o mania üzerinden rahatlıkla geçebilir. Ancak bir şey taşıma kabiliyeti yoktur. Ve tabiî her üçünün de, işe yarar bir eseri mevcut değildir. O da bal olarak arıda mevcuttur. Arı balı kendisi için yapar. İnsan da o balı alıp yer. Buna göre de, arının eseri cemiyete mâl olmuş mu sayılır? Tabiî bu hususu arılara sormak lâzımdır. Bence Kâinat üzerinde insana bal yüzünden küfür etmedik arı kalmamıştır. Küfür sebebi de; bal kendinden çalıp yiyecek kadar doğruyu seçmesini bilen insanların, ne sebeple sanat eserini meydana getirmekte ya da seçmekte, bu kadar hata yaptığıdır?. San’at ortamına yeni doğan gençler ile san’atı puruvasına değil de, iskele ya da sancağına almış kişilere, ufak tavsiyem şudur. Fotograf san’atına bakarlarken de, bu kıstasları, nazar-ı dikkate almaları gerekmektedir. Sadece deklânşöre basmakla san’at falan olmayacağını, herkes çok iyi bilmelidir. Fotografın ne olduğunu, ne olmadığını(?!) “Zannetme” ve bu zanna göre de iddia etme dönemi ve dümeni çoktan geçmiştir.
AKM’de Bir fotograf gösterisi yapacağı için, herhalde o gün, beni de fotograf san’atçısı kabul eden Ersin Alok, bu gösterisine davet etmişti. Ben de benim fotograflarımı görmekten başka bir şey görmemiş, zannımca bundan da bıkmış olan kızımı da yanıma alıp, gösteriye gitmiştim. Asıl gayem, kızımın başka fotograflar görerek, başka fotografçılar tanıyarak, fotograf konusunda beynine seçenekli bir yön vermeye başlamasını, temin etmekten ibaretti. Öncelikle ve açıkça ifade etmek isterim ki; herkesin tercihleri kendini bağlar. Ben beğenirim beğenmem. Bunlar bana ait görüşlerdir. Çok net olarak söyleyeyim ki; ben Picasso’nun san’at tavırlarından pek fazla hoşlanmam. Kübizmden de hoşlanmam. Ama bu durum: Ne Picasso’nun varlığı, ne de kübizm akımı için, tabiî ki, tek bir şey değiştirmez. Picasso büyük bir san’atkârdır. Kübizm de inkâr edilmez bir akımdır. Ben sevmesem de, fotografla kübizm üzerine çalışmalarım da vardır. Bu sebeple: Sanatçının anlayışını ve eserini sevmemekte her fert serbesttir. Kaldı ki, ben Ersin Alok’u şahsen severim de. Sevgi ebedî olsa da; ben karşımda san’at eseri görmek isterim. İster Picasso ister Ersin, ortada eser yoksa, diyeceğimin hepsini her ikisine de alenen derim. Tek farkla ki; Picasso akademik olarak, doğru eser yaptığı için, söylenebilecek fazla sözünüz olamaz. Ersin’in o günkü durumu içinse, muhtemelen söylenebilecek çok söz vardır. Türk halkının diline pelesenk ettiği gibi “-Zevkler ile renkler tartışılmaz.” değildir. Tam tersine, ortada duran mevcut obje, şayet akademikse; onun üzerinden zevk de renk de mutlaka tartışılır. Çünkü zevk ve renk ciddi bir estetik kaygı neticesinde, ortaya çıkar. Tartışılmayacak olan ise, sadece zevksizlik ve renksizliktir. Ortada böyle bir şey varsa, denilecek de tabiî o işin sahibine denilir.
Gösteri başladı. Beş On fotograf sonra, kızım da soru yağmuruna başladı. Onun küçücük beynindeki, sorgu sual yağmuru, nasıl bir fırtınaydı, bunu pek bilemem ama, benim de beynimde, olmadık çok sual birikmişti. Tam bu birikimi nasıl eritirim derken, seyirciler arasından “-Ersin harikasın. Yaşa var ol. Müthiş.” gibi sesler yükselmeye başladı. Bu sesleri duymak, benim çok tuhafıma gitmişti. Çok üzülmüştüm. Çok utanmış ve rahatsız olmuştum. Çünkü bu tür tepkilere sebep olacak, görsel değerler yoktu, gösteride. Bu durum kızımın da çok tuhafına gitmiş olacak ki, “-Baba Ersin amca, adam mı tutup, böyle bağırttırıyor? Bu ne böyle, futbol maçı gibi?!” diye bir sual sordu. Ayıp olmasa çıkacağım salondan. Çünkü kızımın beynine yer etmesini istediğim seçenekler arasında, yaşadığımız bu saçma seçenekler yoktu, elbette. Gösterinin içeriğinde alabildiğine dağ fotografları, doğa fotografları vardı. Alok imzasının özelliği olarak da, bu fotografların çoğu, çok basık kadrajlı, -kocaman dağı var olan, ama küçücük göğü yok bulunan- anlamında, ruha da baskı yapan ama üzerinde biraz çalışılsaymış, güzelce olabilecek, doğa fotografları idi. Aşılan yol, dere, tepe, dağ, harcanan zaman, gibi, bu türden Bir emek olarak, konuşulabilir işlerdi gördüklerimiz. Ancak ve tabiî, akademik olarak konuşulacak fotograflar değildi, hiçbiri. İşin hitamında, hararetli seyircilerden bir fırsat bulup, teşekkür ederek ayrıldık oradan. Ve ben Ersin’in fotografçılığı konusunda, kafamdaki ciddi suallerden bazılarına, halâ cevap bulamadım dersem, ne olur şaşırmayın.
Her bir şeyi yapan, bir de yaptığının adını koyar ya. Hep o yapanların yaptıklarına koydukları adlardır, tekerlek, tencere, lâmba, telefon, kamera, otomobil, uçak, füze, yelkenli vbg. daha bir çok nesnenin ismi. Ersin de fotograflarını projeksion makinesine bölüm bölüm dizmiş ve o bölümlere göre renklerle adlandırmıştı. “Oranj bölüm” olarak adlandırdığı bir bölümde, hiç oranj yok ama morlar vardı. Ben rengin kontrasını söyleyerek, bir “Hedef erek gözettiğini” düşündüm. Tabii bu mantığa göre de “Kırmızı bölüm”de kontrastı olan yeşilleri aradım. Ama yok yeşillere karşı, sadece çok sarılar vardı. Acaba Ersin GS taraftarı mıydı? Bu renkler bahsine, her nereden ve her ne mantıkla yaklaştıysam, hiçbir netice alamadım. Ancak kızımın aldığı netice, bana göre çok daha kestirmeydi. Kulağıma eğilip, “-Baba Ersin amca renk körü zannımca.” dedi. Kısacası Otuz sene öncesinin çok zor bir günüydü, o gün benim için. İlk def’a kızımı hiç olmadık, çok yanlış ve esas amaçlarıma tamamen ters olan, bir yere götürmüştüm.
Haydar Volkan,
Çiftehavızlar: 12.12.2011
Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.