- Kategori
- Güncel
Madem herkes masum, öyleyse suçlu kim? II

Ergene Havzası
...önceki günden devam
Beri yakayı özetledik. Şimdi sıra öte yakada.
Bildim bileli bu topraklarda sırlı olaylar, terörist eylemler, meçhul ölümler, etnik ve mezhebî kavgalar hiç bitmez. 1955 yılında Londra'da, Kıbrıs görüşmeleri yapılırken, bir yunanlının (1) aklına nedense, Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu evi bombalamak gelir ve bombalar! Ardından, İstanbul Ekspres Gazetesi'nin olayı şişirmesiyle Türkiye'de kıyamet kopar; 6-7 Eylül hadisesi başlar. Azınlıkların ev ve işyerleri basılır; talan edilir. Suç, DP Hükümeti'ne yıkılır.(2)
Bu ve bezeri tezgahlarla Menderes Hükümeti'nden kurtulamayacaklarını anlayan zinde kuvvetler, yeni taktikler geliştirirler. Havayı gerdikçe gererler, "iktidarın öğrencileri kıyma yaptığı" gibi yalanlar ve dümenler marifetiyle, 1960 ihtilaline giden yolu açarlar. Burada, 2006 dan itibaren yaşadıklarımızı hatırlayalım.
Birgün Sıvas'ta alevilere, ertesi gün Başbağlar'da sünnilere saldırılır her iki taraftan 70 masum insan hayatını kaybeder. Bir de bakmışsın, ülkenin en korunaklı binasında, Özdemir Sabancı, Nilgün Hasefe, Halûk Görgün katledilir.
PKK yol keser, otobüs tarar; yollara döşediği mayınlar patlar, araçlar parçalanır, insanlar ölür. Her gün güneydoğudan bir veya birden fazla şehidin tabutu gelir. Büyük şehirlerde bombalar patlar, elçilikler basılır.
...............................
İnsanlar sokaklara dökülür (duruma göre), "kahrolsun terör veya şeriat!" diye bağırır. Az sayıdaki fikir adamı, bu eylemlerin altında başka bir "şey"in olduğunu ısrarla vurgulasa da bu cılız sesler, borusu çok ötenler tarafından hep bastırılır. Çünkü, iş ciddiye binerse büyü bozulacaktır. Son günlerdeki gerilimli ortama; yani piri fani fikir insanlarıyla, devlete hizmet etmiş büyük adamları aklama arzularına bakılırsa, bu konuda devlet dahil herkes ve her kesim masumdur. Dahası, büyük borazanlar "Ergenekon diye bir şey yoktur" şeklinde bağırmaktadır. Tamam da, o zaman bunca cinayeti kim işlemiştir? Cevap: Allah bilir.
................................
Sonra nutuklar çekilir, teröre lanet okunur, ağıtlar yakılır. Bunlara rağmen törene iştirak edenlere, merhumun yakınlarına saygıda kusur edilmez. Son görev, dini merasimlere ve şehidin şanına yakışır bir olgunlukla eda edilir.
Fakat bir kaç yıldır bu anlayış değişti. Cenaze namazlarının kılındığı camii bahçeleri neredeyse, askerlere övgü, hükümet erkanına yergi yeri haline geldi. Birileri törenleri, eteğındeki taşı dökmeye bahane yaptı. Mabetlerin avlusuna giren subaylar, "yaşa, bravo!" nidaları ve alkışlarla; bakanlar da, "Yuh! Hükümet istifa!" naraları ile karşılanır oldu. Genel Kurmay demokratlaştıkça, "sık sık elini masaya vurmaktan, tokat gibi cevap vermekten" vazgeçti. Buna paralel olarak, ötekiler de alkışı kesti. Hatta orduya küstü.
Bir gün bir köşe yazarı, "Güneydoğuda neden hep erler ölüyor" diye yazdı ve ertesi gün işinden oldu. Şu tesadüfe bakın ki, ondan çok kısa bir süre sonra subaylar da şehit olmaya başladı.
Bu durumu farkeden bazı fikir insanları, açılan bu kapıdan girip olayları cesurca sorgulamaya başladı. Duruma farklı zaviyeden bakanlar ise yapılanı, "orduyu yıpratma gayreti" olarak gördü ve her zamanki gibi iktidara yüklenmeye devam etti.
Şurası muhakkak ki bu ülkede, devletin laik yapısının korunması, daha doğrusu, "kendi ikbalinin bekası" için akla gelebilecek her türlü tezgahı mubah gören derin bir zihniyet vardır. Ne var ki bu zihniyet, resmi ideolojiye samimiyetle sahip çıkan, fakat şiddetle hiç alakası olmayan kesimlerle aynı paralelde durmaktadır.
Zira bu iki grubun görüşleri, laik rejim anlayışı, vatanseverlik, AB'ye bakış, özelleştirme, irtica ve türban karşıtlığı gibi hususlarda çakışmaktadır. Bu nedenle bürokrasinin ve onun fikri destekçisi olan akademik ve medyatik elitin (derin yapının ürettiği kirli eylemlerin amacına uygun düşecek biçimde) aldığı tavır, verdiği beyan, yazdığı yazı ve gösterdiği istikamet kamuoyunun bir kısmında, bu iki kesimin tek bir topluluk gibi algılanmasına yol açmaktadır.
Bir örnek verelim. Danıştay saldırısının ardından taziyeye gelen Başbakan'ı kurumun kapısında karşılayan olmamıştır. Cumhurbaşkanı Sezer dahil bir çok bürokrat, sanki saldırının arkasında hükümet varmış gibi davranmıştır. Bazı görüş ve kanaat sahipleri tepkilerini, canilerden daha çok iktidara ve dindar kesime yöneltmişlerdir. Bugün, aynı düşüncedekilerin bilerek veya bilmeyerek Ergenekon davasını etkisizleştirme gayretleri, malesef kamuoyundaki bu yanlış kanaati güçlendirir niteliktedir.
Ergenekon'a duvar olmaya kalkan bu insanlar bir süre önce, (AKP'yi kapatma, 367 ve türban gibi davalarda, ) "yargıya müdahale etmeyin, hukuka güvenin" diyorlardı. Şimdi kendileri, utanmasalar tutuklamaları önlemek için fiili girişimde bulunacaklar
Hem içimize kök salmış derin yapının çözülmesini, canilerin bulunmasını isteyip, hem de Ergenekon'un üstünü örtmeye çalışmak anlaşılabilir bir tavır değildir. Bu, bir yandan maktul için yas tutarken, öte yandan katili saklamak gibi bir çelişkiye tekabül etmektedir..
Artık biliyoruz ki Danıştay cinayeti, Başbakan'ın zihniyetine ortak olan kişilerce işlenmemiştir. Ama tükürdüğünü yalamak kolay değildir. Mahir Kaynak bir açıklamasında, derin yapının cinayet işlediği ispatlanırsa ortaya, "cani devlet" olgusu çıkar ki, "bu hoş" durmaz diyor. Galiba, " Olaylar doğrulansa bile, mahkemede karara bağlanmamalı" demek istiyor. Eğer bu dava onun düşündüğü gibi sonuçlanırsa belki ulusalcılar, avrasyacılar, vatanseverler ve en Atatürkçüler çok sevinecektir ama bu ülkeye gerçekten yazık olacaktır.
......................
Özetleyecek olursak: Bildiğimiz veçhile devletimizin "laik, demokratik, sosyal ve hukuk" kavramlarıyla tanımlanan, adına "cumhuriyet" denen bir rejimi var. Bu rejim, bürokraside, medyada, siyasette konuşlanmış olan, samimi veya gayri samimi, sivil veya resmi hizmetkarlarca korunuyor.
Ergenekon davasından anlaşıldığı kadarıyla bu oluşumun gerisinde bir de, bu kesimle müşterek düşünceleri bulunan, fakat yüce amaçlar (!) uğruna adam öldürmekten, provokasyon yapmaktan, toplumda infial yaratmaktan çekinmeyen, derin, ürkütücü ve merhametsiz bir yapı daha bulunuyor.
Ayrıca, rejim muhafızlarıyla aynı dünya görüşünü paylaşan bir halk kesimi var. İşte bu üç grubun bazı düşüncelerindeki müştereklik, elmalarla armutların karışmasına, fikri bazda rejim yanlısı olanlarla, Ergenekon'cuların aynı kefeye konulmasına sebep oluyor.
Bu nedenle toplum, "Ergenekon'un yanında veya karşısında olanlar" şeklinde iki kısma ayrılmış bulunuyor. Ne var ki, ayrışmaya yol açan bu kanaat yanlıştır. Bence doğrusu şöyle olmalıdır. Adı Ergenekon olsa da olmasa da bu ülkede kirli bir yapılanma vardır fakat aykırı gördüğümüz her kişi Ergenekon'cu değildir.
Malum Susurluk'un perdesi, ülkücü bilinenlerle açılmıştı. Şimdi tersine bağıran kesimler o zaman doğrusuna bağırıyordu ve coştukça coşuyordu. Söylenti bu ya bir gün, bir yerlerden gizli bir talimat geldi, hedef Susurluk'tan iktidara kaydı. Yani, Susurluk yerinde kalırken zamanın hükümetine yol göründü.
Şimdi gene galiba, aynı kesim marifetiyle Ergenekon'un kalması, hükmetin gitmesi sağlanmaya çalışılıyor.
Ey Hrant Dink, Uğur Mumcu için üzülen, Sıvas için ağıt yakan insanlar! Madem kavgalar bitsin, barış ve huzur gelsin istiyorsunuz; o halde niçin katillerin ve azmettiricilerin yakalanmasına giden yolu tıkıyorsunuz? Bu tavrınızla, cinayetlerin meçhul kalmasını isteyenlerin işlerini kolaylaştırdığınızı farketmiyor musunuz? Daha dün, "hukuk herkese lazım, ona güvenin" diyen siz değil miydiniz? Ne çabuk fikir değiştirdiniz? Müddeiumum'un adı Abdurrahhman olunca iyi de Zekeriya olunca neden kötüdür? Bırakın da savcılar ve yargıçlar görevlerini yapsın! Siz de biliyorsunuz ki, Ergenekon'cuları hükümet yargılamıyor.
(1) Bazı tarih yazıcılar Selanik bombacısının, Oktay Engin isimli bir türk olduğunu söylüyorlar ama kendisi "değilim" diyor. Bu kişi sonraları mit'te görev yapmış ve Nevşehir Valiliği'inden emekli olmuştur.
(2)- Halbuki, Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu ile yaptığı bir röportajda, “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” demiştir.
Bu alıntıyı, Ergenekon'a direnenlere ibret olsun diye yaptım: "27 Mayıs 1960’ta, ordunun darbeyle yönetime el koymasının ardından gerçekleştirilen Yassıada Duruşmalarıyla (6-7 eylül) olaylar(ı) tümüyle Menderes hükümetinin üzerine yıkıldı. Duruşmalarda ortaya çıkanlarla olayların baştan sona planlı bir şekilde yürütüldüğü ifşa edilecek, ancak devletin oynadığı asli rol tamamen hükümete yıkılarak Türkiye Cumhuriyeti devleti aklanacaktı. Demokrat Parti’nin yöneticilerine 6-7 Eylül olaylarını tertip ettikleri iddiasıyla açılan davada, Başbakan Adnan Menderes’e ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya altışar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı’ya ise 4, 5 yıl hapis cezası verildi. Fakat, Yüksek Adalet Divanı, devletin perde arkasındaki rolünün açığa çıkmasına engel olmak için dava dosyasını 5 Ocak 1961’de kapattı ve sanıklara açılan davayı geri aldı." (a) Demek ki, neymiş? Mahir Kaynak boş konuşmuyormuş!
(a): www.marksist.com
Resim: nuriayn.blogcu.com/kirklareli-cografyasi_7076