- Kategori
- Edebiyat
Manda gönü bir yürek: Nazım Hikmet

Bor Otelinde Nazım'la...
Varna’ya vardığımda Nazım’ı kıyıda; elli küsur yıldır boğaza doğru giden kim bilir kaç bininci vapuru, yüreğindeki hasretin ateşinden yanarak kavrulmuş elleriyle okşarken buldum. Oradaydı, yüzü karşı yalı memlekete dönüktü ve oradan beri gelen buram buram bir memleket kokusunu doldurmaktaydı ciğerlerine. Tedavi ve dinlenme amaçlı dört kez geldiği Varna’da “Niçin başka bir şehir değil de Varna?” diye sorduklarında yanıtlamıştı: “Buradan boğaza giden vapurları okşuyor, memlekete selam gönderiyor ve memleket havasını burada soluyorum...”
Biraz önce okşadığı vapur son bir çağrı gibi uzun uzun öttürdü düdüğünü, duyulur duyulmaz mırıldandı Nazım: “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan...” Ve vapur yavaş yavaş uzaklaştı boğaza doğru. Gözleri uzaklara kilitlendi Nazım’ın, birkaç dakika sonra biraz önceki fısıldarcasına ses tonunun aksine haykırdı vapurun gittiği yöne, haykırdı... haykırdı “Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret deli hasret, oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, Memet... Memet” Sonra dizlerini bükerek oturdu altın rengi ipince kumların üzerine. Her vapuru okşayışında, Karadeniz’in taşıdığı memleket havasını her soluyuşunda, karşı yalıya her seslenişinde daha fazla yoruluyordu ve şaşıyordu bu hasretin acısına manda gönünden bir çarıkmışçasına direnen yüreğine...
Varna’ya geldiğinde kaldığı, çamlar arasında ve adı da Bulgarca’da “Çam Ağacı” anlamına gelen Bor Otelinde akşam oldu mu İstanbul’dan çıkıp gelen “kimisinin gözü yeşil, kimisinin bilekleri kelepçeli, kimisinin bir mendil var elinde, lavanta çiçeği kokuyor mendil” anıları dolduruyordu odasını ve sabahlara dek uyku girmiyordu gözüne: “Şu Varna’da uyumanın yolu yok gülüm, şu Varna’da, Bor Oteli’nde.”
Sabah olduğunda Varna’nın kuzeyinde Balçık kasabasında idik, Karadeniz’in kıyısında bir sofrada Nazım, yanında hem eşi hem doktoru Galina ve önümüzde alabildiğine uzanan Karadeniz, uzaklarda memleket... “Yıllardır Varna’ya, seni ziyarete gelmek istiyordum, koşullar ancak şimdi elverdi” dedim. Gözlerini uzaklardan ayırmadan derin bir nefes çekti içine, gözlerini yumdu ve “Gülhane Parkında da gelmiştin...” dedi. “Ama” dedim “O hasreti ve o hasret şiirlerini burada, yazıldıkları ortamda, Varna’da okumadan iliklerinde duyumsamak ne mümkün?”...
Sofrada domates, yeşilbiber, kalkan tavası...Elimizde, içinde rakı –uy anason kokusu!- kaldırdık kadehlerimizi boğaza doğru... “Şu Varna deli etti beni, divane etti” dedi Nazım ve yüz bin eliyle okşarken İstanbul’u, yüz bin yürek gibi çarpıyordu Ceviz Ağacının yaprakları. Bir hasret acısı ki kapladı yüreğimi sanki yıllardır sürgünlerdeyim. Hasret bir yumruk olup büyürken boğazımda, kaldırdım kadehimi ve Varna şiirlerini okumaya başladım Boğaz’a doğru...
Varna’da vapurları okşarken bıraktım Nazım’ı...
* * *
Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,
Teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları.
Bir vapur geçer Varna önünden,
Uy Karadeniz'in gümüş telleri,
Bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nazım usullacık okşar vapuru,
yanar elleri...
* * *
Karşı yalı memleket
Sesleniyorum Varna’dan
İşitiyor musun?
Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan
Deli hasret, deli hasret
Oğlum, sana sesleniyorum
İşitiyor musun?
Memet! Memet!
* * *
Şu Varna’da uyumanın yolu yok geceleri,
uyumanın yolu yok;
yıldızların bolluğundan,
yakınlığından, parlaklığından,
kumlukta hışırtısından ölü dalgaların,
sedefleriyle,
çakıllarıyla,
tuzlu yosunlarıyla hışırtısı;
denizde bir yürek gibi atan motor sesinden,
İstanbul’dan çıkıp
Boğaz’ı geçip
odamı dolduran anıların yüzünden,
kimisinin gözü yeşil,
kimisinin bilekleri kelepçeli,
kimisinin bir mendil var elinde,
lavanta çiçeği kokuyor mendil.
Şu Varna’da uyumanın yolu yok, gülüm,
Şu Varna’da, Bor Oteli’nde.
* * *
Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...
* * *
Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
budak budak, şerha şerha ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında
* * *
Şu Varna deli etti beni,
divâne etti.
Sofrada domates, yeşilbiber, kalkan tavası,
radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,
rakı kadehte aslan sütü, anason,
uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...
A be islâh be, islâh be hâlim...
Şu Varna deli etti beni
divâne etti...