- Kategori
- Gezi - Tatil
Marmaris, Çiftlik Koyu

Marmaris’e girince İçmeler üzerinden Bozburun yolunu takip edin. Yaklaşık 30 km. sonra Bayırköy’e varacaksınız. Köye vardıktan sonra kime sorarsanız sorun size Çiftlik Koyu’nun yolunu tarif eder. Umarım sizi araba tutmuyordur. Zira yolların ne kadar dönemeçli olduğunu söylememe gerek yok, sanırım.
Deniz sizi daha uzaktan görür görmez kucaklar; arabanızla sahile inerken gördüğünüz manzara karşısında eminim ki benim kadar büyüleneceksiniz. Gelelim benim nasıl bu koyu keşfettiğime:
Aylardan Ağustos; sıcak, bunaltıcı bir yaz günü. Babamla yine son 30 saniye kararlarımızı alarak sabahın erken saatlerinde nereye gideceğimize bile karar vermeden yola koyulduk. Aslında Marmaris’e gitmek gibi bir düşüncemiz yoktu. Nasıl olduysa kendimizi orada bulduk. Koyu keşfetmeden önce gördüğümüz yerleri sizinle paylaşmak isterdim ama inanın o kadar dolaştık ki artık ben bile hatırlamıyorum. Sadece bir yanı dağ diğer yanı uçurum olan o daracık ve geçerken gerçekten korktuğum yolları hatırlıyorum. İşte bizim için güzel ve heyecanlı bir tatil böyle başlamıştı.
Dolana dolana sonunda Bayırköy’e varmıştık. Yöre halkına sahil kenarına nasıl gidebileceğimizi sorduk. O kadar samimi insanlar ki – tıpkı sattıkları balları gibi- bize hemen o sıcak, içten şiveleriyle Çiftlik Koyu’nun yerini tarif ettiler. Zaten koydaki işletme sahipleri de köydenmiş. Yani burası herkesin herkesi tanıdığı küçük, şirin bir yermiş. Şehir hayatının karmaşasından kaçan biri için bulunmaz bir nimet diyebiliriz. Bu arada köyde bahsetmeden geçemeyeceğim biri var: İsmi Âdem. Onunla ballarını ve birkaç parça meyvesini, sebzesini satmak için kurduğu tahtadan yapılmış, kulübe misali derme çatma yerinde tanıştık. Aslında bizim dikkatimizi çeken Âdem’in ürünlerinden çok tahtanın üzerine yazdığıydı: Bal, badem. Uygun satar Âdem. Böylelikle sohbete başladık. Size onu nasıl tarif edebilirim diye düşünüyorum. Öyle bir insan düşünün ki paraya olsa da olur olmasa da, gözüyle bakan. O gün içinde karnını doyuracak kadar parası olsun, yeter diyen. Sıcakmış, nemmiş, önemsemeyen. Olmayan ön dişleriyle size hep gülümseyen… Kısacası, kendiyle ve o küçücük dünyasıyla barışık bir adamdı Âdem. Bize sunduğu o keyifli sohbetleriyse hala kulağımda…
Bu keyif verici sohbetin ardından yolumuza devam ettik. Güneş batmak üzereydi ve biz epey yorulmuştuk. Dinlenmek için şöyle güzel bir yer hayal ederken gördüğümüz manzara her şeye değerdi: Vadinin tepesinden koyu seyrediyorduk; koyun ortasında bir ada vardı. Sonradan öğrendik ki bu ada özel mülkiyete aitmiş. Adanın sahibi de aslen İstanbul’da yaşayan okumaya meraklı, yaşına rağmen hala genç ve hayat dolu olan bir beyefendiymiş. Adayı ziyaret etme şansım olduysa da beyefendiyle tanışmak nasip olmadı. Ama gördüklerim zaten onun ruhunu, karakterini bana o kadar iyi yansıtmıştı ki; emek vermeyi seven, emeğinin karşılığını mutlaka almak isteyen biriydi. O üzerinde bir tane bile ağaç olmayan toprak parçasını almış ve bir cennete dönüştürmüştü. Üzerine de kazandığı bu zafere karşılık bir şato inşa ettirmişti. Zevkli biri olduğu şatonun tasarımından belliydi. Okumaya verdiği önemiyse kitaplığından ve çalışma masasının üzerindeki kitaplarından anlamak oldukça kolaydı. Adanın tepesinden koyu seyretmek ayrıca bir keyifti. Düşünsenize yüzünüzü okşayan bir meltem ve etrafınızı sarmış bir manzara. Yeşil bana huzuru çağrıştırır. Maviyse özgürlüğü. Burada ikisine de sahiptim.
Koya indiğimizde bence sahildeki en güzel restorana girdik. Restoran sahibinin adı, Koray’dı. Koray Bey’in en büyük özelliği çalışkanlığı ve titizliğiydi. Bir de yemeğe karşı olan düşkünlüğü. Bu konuda birbirimize ne kadar çok benzediğimizi söylememe gerek yok sanırım. Zira ben de yemek yemeyi bir zevk işi olarak algılar ve damak tadıma çok güvenirim. Zaman geçtikçe Koray Bey’in ailesiyle benim ailem birbirine çok yakınlaştı ve hatırı sayılır iyi birer dost oldu. Tıpkı Koray Bey gibi ailesi de çok candan insanlardı. Hani biz –şehirliler- birbirimize selam vermekten acizken onlar sizi kahvaltıya davet eder ve ne varsa sizinle paylaşırlardı. Dostluğumuz üç dört senedir devam etmekte ve o güzel restoranda denize karşı keyifli sohbetler eşliğinde yaz gecelerimizi renklendirmekteyiz.
Koyda benim için tek göze batan vakti zamanında çıkan imar izniyle yaptırılmış olan lüks oteldi. Koyun dokusuna yakışmayan bu otel hem beni hem de oradaki site sakinlerini rahatsız etmekte ama kimse bir şey yapamamakta. Ne de olsa imar izni yasasını kaçırmamış ve her şeyi kendilerince usulüyle yapmışlardı. Onun haricinde güzel bir balık restoranı – tabi ki Koray Bey’in yeri- ve ortalama otuz, kırk tane beyaza boyanmış, şirin site evleri vardı.
Sabah vakti yüzmeye gittiğinizde biraz açılın da başınızı öne eğin ve denize bakın. Ayağınızın altından geçen ufacık, yavru balıkları seyredin. İşte denizi bu kadar temiz. Gerçi yöre halkı otel yapılmadan önce denizin daha temiz olduğunu söylüyor ama benim için bu deniz bile bulunmaz bir nimet.
Uzun lafın kısası zamanını dinlenerek, yüzerek ve dış dünyayla olan tüm bağlarını kopararak geçirmek isteyen herkese benden güzel bir tavsiye; Çiftlik Koyu’dur. Başka ne diyebilirim ki? Görün, gezin ve yaşayın…