​ Masalcı Andersen İstanbul'da... / Kitap / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '12

 
Kategori
Kitap
 

Masalcı Andersen İstanbul'da...

Masalcı Andersen İstanbul'da...
 

Kral Çıplak


 
Sonraları, 'Kralın yeni kıyafeti' ya da daha yaygın adıyla 'Kral çıplak' masalı ile ünlenecek olan Danimarkalı masalcı Andersen, henüz yazarlık macerasının başlarında, Danimarka Kralı'nın finan'sör'lüğünde dünyayı bir sör gibi çok gezerek yazmayı planladığı kitaplarının, çok okunması hayalini kurar.
 
Yoksulluk içerisinde geçen çocukluğunda, kunduracı babası kendisine üşenmeden, erinmeden neredeyse her gece sürekli olarak yeni masallar anlatmıştır. 
 
Adamcağız; ''İşimin gücümün arasında bir türlü zaman bulamıyorum'' ya da ''Akşam evime ekmek götürmek için canım çıkasıya çalışırken bir de masal mı anlatacağım?''dememiş, sırf oğlunun hayal dünyası zenginleşsin diye onca işin ve yokluğun arasında emek verip zaman ayırarak, bezlerden yaptığı kuklalara  hayat vermiştir.
 
Babasının kendisi için hazırladığı 'kişiye özel' gösterilerin yanısıra, mahallenin yaşlılarının kendi aralarında anlattıkları anılara, masallara, efsanelere kulak kabartan küçük Andersen; kendi kafasında bunları yeniden kurgulayarak dinlediklerini, anlatıcılarına tekrardan anlatıp böylece büyükleri de şaşkına çevirmiştir.
 
O dönemlerde Danimarka'da soyadı 'sen' ile biten kişilerin (bizdeki oğlu gibi) mutlak suretle yoksul ailelerden geldiklerine inanılırmış. O yüzden Andersen de belirli kişiler tarafından alaya alınıp, toplum içerisinde uzunca bir süre saygı görmemiş ve hayallerini gerçekleştirmek için küçük çevresinden çıkıp dünyaya her açılış çabasında tökezleyip, ne yazıkki her seferinde başa dönmek zorunda kalmış.
 
Şimdi; Andersen'in aslında kralın gayrımeşru oğlu olduğu, Kraliyet Tiyatrosu'na girmesine rağmen, ergenlikte sesi çatallaştığından dolayı buradan çıkarıldığı ve ne kadarının gerçek ne kadarının uydurma olduğunu bilemeyeceğimiz diğer bir çok söylentiyi bir kenara bırakıp, İstanbul macerasına göz atalım isterseniz...
 
Hans Cristian Andersen (1805-1875) bir mektubunda seyahate olan düşkünlüğünü, ''Geziye çıkmak yaşamaktır'' diye özetler. Biraz önce yazdığım sebepten belki aktör olamaz ama Kopenhag Kraliyet Tiyatrosu müdürünün desteği ile Kopenhag Üniversitesi'ne devam eder. Hatta, 1828-1829 yıllarında yaya olarak Holmen Kanalı'ndan Amager Adası'nın ucuna yaptığı 'seyahat'i yazıp kitaplaştıracak kadar da bu işe gönül verir. 1833-1834 yıllarında Fransa-İsviçre-İtalya ve Almanya'yı gezip, tuttuğu notları da 'Doğaçlama Yapan' adıyla kitap haline getirir.
 
Lamartine'in 'Doğu Gezisi' kitabı, Andersen'in uzaklara seyahat arzusunu artık dizginlenemez boyutlara taşır. Almaya başladığı 'şair aylığı' ile durumunu biraz düzeltse de, bu para ne yazıkki bir yurtdışı seyahat için yetecek miktarda değildir.
 
Bir kaç başarısız  'oyun yazma' denemesinin ardından, umutlarını da içine katarak, elindeki bir miktar para ile Almanya'ya giden bir gemiyle Danimarka'dan ayrılıp istediğini gerçekleştirmek için ilk adımı atar.
 
Almanya, Kuzey İtalya, Roma derken, seyahat sırasında bir soyludan aldığı 'burs' ile Napoli'den kalkan bir gemiye biner. Malta, Pire ve nihayet en sonunda Atina'ya varır ama aslında aklında hep İstanbul ve sonra da Tuna Nehri üzerinden ülkesine geriye dönmek vardır.
 
Andersen, yolculuğun devamı için gerekli parayı temin edebilmek amacıyla sağa sola haber yollayıp, maddi sıkıntılarından yakınır. Kendisine inanan bir soylunun sınırlı para yardımı ile yola çıkan, anılar ve konular biriktirmeye niyetli Andersen'in yolu, Abdülmecid'in 19 yaşında olduğu yıl Türkiye'ye de düşer. (1842 olmalı diye düşünüyorum)
 
Yazar hayalden gerçeğe dönüştürdüğü bu gezisindeki anılarını, Bir Şair'in Çarşısı adlı kitabında toplar.
 
Andersen bu kitabında, zaman zaman çok insancıl duygularla yumuşak yazılar yazmış olsa da bazı konularda, bağnaz dindar ve ırkçı yorumlarına rastlamanın, bu kadar tanınmış bir insana hiç yakışmadığını düşünüyorum.
 
İstanbul'u kimi zaman fotoğraf tadında gözlemlerle anlatırken, birdenbire o toprakların eskiden Bizanslılara ait olduğu ve ileride bu güzel şehrin yeniden gerçek sahiplerinin eline geçebileceğinden bahsetmeye başlaması, özellikle dikkat çekicidir.
 
Gözlemler, kişilerin tutumlarıyla, okuduklarıyla, yaşadıklarıyla bütünleşir ve yazarların kitaplarına yansır. Osmanlı'yı, İstanbul'u eleştirmek, sadece kötü yanlarını ortaya koymak, iyi yönlerini görmemek bir yere kadar kabul edilebilinir fakat, yazarın olumsuz eleştirinin ötesindeki şoven tarzının, belki de o zamanlar kendisine maddi destek sağlayabilecek bazı radikal kesimlerin gönlünü kazanmak için özellikle seçilmiş olabileceğini düşünüyorum. Yoksa benim aklım, çocuklara masallar yazan birisinin bu derece kafatası milliyetçisi ve bağnaz olabileceğini bir türlü almıyor.
 
Andersen'in Türkiye macerası, Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki Syros adasından bindiği Fransız gemisi Ramses'in, İzmir'in güneyinden başlayarak kıyılarımızdan İstanbul'a doğru yol almasıyla devam eder. Anılarını okuduğumuzda tarif ettiği ilk yerin 'kale'sinden ve yanında uzanan zeytin ağaçlarından dolayı muhtemelen Bodrum olduğunu düşünüyorum.
 
Rum kadınlarının gürültülü konuşmaları ve dalgalar arasında savrula savrula, uzaklardan 'incecik beyaz minareler'in gözüktüğü İzmir'e varırlar. ''Liman buharlı gemilerle dolu ve bunların arasında hilalli kırmızı Türk bayrakları çekili olanlar da vardı'' diye yazdığından insanın gözünde, farklı ülkelere ait bayraklarla donanmış gemilerle dolu bir liman canlanır.
 
Yazar çevresinde gördüğü 'kapalı' kadınları anlatırken bu kadınların, bir Türk ozanının dediği gibi ''Mücevher kutusundaki yakutlar, şişedeki gülyağı, kafesteki papağan kadar saklı'' olduklarından bahseder bahsetmesine de ''Kimmiş bakalım bu Türk ozanı?'' diye google'a yazdığınızda hiçbir şey bulamazsınız...
 
İzmir'in geniş ve derin körfezinin suyunun karantina bayrağı renginde olduğunu da yazar. 'Karantina bayrağı' ne menem bir şeydir bilmiyorsanız, nasılsa artık işi öğrendiğinizden, yine ver elini 'google' dersiniz. Anlatılmak istenilenin sapsarı bir renk olduğunu öğrenince, insan ister istemez şaşırır ve bu kirliliğin sebebini merak eder.
 
Yazar yolculuğu boyunca aldığı notlarda yaptığı gibi önce İzmir'i ardından Çanakkale'yi ve en sonunda da İstanbul'u hep daha önceden gördüğü bulunduğu yerlerle kıyaslar. 
 
''Asya kıyıları Sicilya'yı andırmakla beraber daha bitekti...'' İzmir ve civarını anlatırken sürekli olarak develeri anlattığı için okuyucu merak etmeden duramaz, ''Onca deve şimdilerde neredeler, eskiden her kurbanda deve mi kesilmiş de memlekette soyları tükenmiş acaba?'' diye.
 
Seyahat boyunca çevresinde başı açık onca Rum kadını olmasına karşın, kendisine farklı geldiğinden olsa gerek, boyunlarını, çenelerini, ağızlarını örtüp başlarına doladıkları ve oradan da kaşlarına dek inen yaşmaklarıyla, sadece burunları ve gözleri açıkta Türk kadınlarını anlatır.
 
Bütün Türk erkeklerinin de saçlarını kazıttıklarını ancak, kıyamet günü Cebrail'in onları saçlarından tutup çıkartabilsin diye de sadece tepede bir tutam bıraktıklarından sözeder.
 
Gördüklerinden öylesine çok etkilenir ki ''engin ve pitoresk Marmara Denizi'' diye çevreyi sürekli olarak över.
 
Gemi İstanbul'a vardığında ilk önce Karacaahmet dikkatini çeker ve sağdan soldan duyduklarını ileride yazıya dökmek için aklına kazır. Andersen'e göre, ''Kabristan öyle büyüktür ki, buğday ekilse bütün kenti doyurur, mezar taşları da yerlerinden sökülse İstanbul'u çevreleyecek surlar inşa edilebilir.''
 
Limandaki sesleri de Napoli Körfezi ile kıyaslar ve Napoli'nin gürültüsünün İstanbul'a göre bir cenaze sessizliği gibi kaldığını söyler.
 
İstanbul'un, içinden değerli şeyler taşan bir 'bereket boynuzu' şeklinde kurulduğundan bahseder ki, Haliç'in 'Altın boynuz' diye anıldığını bilmeyen yoktur.
 
Limana girdiklerinde, kendisini gemiden alıp kıyıya götüren kayıkçıya verdiği paranın nasıl geri çevrildiğini ve çok daha azı bir para ödediğini anlatarak ''İşte Türkler böylesine dürüst insanlardır. Burada kaldığım süre içerisinde her gün Türklerin en dürüst halk olduklarına dair çeşitli kanıtlar buldum.'' der.
 
Bay Blondel'in işlettiği Hotel de la France'da kalır, table d'hote da oldukça tatminkardır. Avrupa'daki bir çok lüks otel seviyesindedir. 
 
İstanbul'un çarşılarının yanında Palais Royal'in görkemli dükkanları, saçları gülyağı ve hoş kokular içinde ve pahalı şık kumaşlar giymiş Doğulu bir kız karşısında Parisli süslü bir yosmacık gibi kalır diyerek bizim 'kıyaslamalı anlatım' iddiamızı da pekiştirir. 
 
Yabancıların cami ziyareti yapabilmeleri için izin gerekir gerekmesine de bunun için devlet memurlarına verilmesi gereken armağanların hiç azımsanamaz miktarlarda olduğunu yazarak, bizim kendilerini hiç öyle bilmediğimiz ecdadımızı rüşvet almak ile suçlar.
 
Dükkanlarda zenci ve beyaz köleleri anlatır, Türklerin gösterişe ne kadar önem verdiklerini örnekleriyle söyler.
 
Ayasofya kilisesini anlatırken çok ciddi bir hristiyanlık propagandası yapar. Kiliseyi dillendirir, Bizans'ın fethi ve sonra camiye çevrilmesinden dolayı Ayasofya'nın ne kadar üzgün olduğunu onun dilinden anlatır. Ve bir gün mutlaka yine kiliseye dönüşeceği umudunu ifade eder.
 
Sultan Mahmud'un türbesinde iki yobaza denk gelirler. Bu kişiler yazarın anlatımına göre kendilerine ''Hristiyanlar bir müminin kabrini seyredemez'' diye karşı çıkar ve kovarlar.
 
İstanbul'da kaldığı sürece Anadolu Yakası'nda Rufai'leri Avrupa Yakası'nda da Mevlevilerin ayinlerine gider ve gözlemler. Kurallarına uyması ile buralarda taktir görür Türk kibarlığını över ve ''İnsan ya ülkenin geleneklerine uymalı ya da terketmeli'' der.
 
Pera'da bir hemşerisi ile tanışır, Kopenhaglı bir ayakkabıcı. Fakir bir ayakkabıcının oğlu Andersen, İstanbul'daki bu tesadüfü de çok hoş anlatır anılarında.
 
Kendisini Tuna Nehri'nden ülkesine ulaştıracak geminin güvertesinden, Boğaz'ın her iki yanındaki köyleri izleyerek Karadeniz'e doğru yol alırlar. 
 
Boğaziçini, iki denizi birbirine bağlayan bir nehir olarak tasvir etmesi de İstanbul'a ait son notudur.
 
Toplam blog
: 344
: 1122
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..