- Kategori
- Gündelik Yaşam
Mavi güllere ölmek

www.gulum.net/gul/mavi/4.php
Esat amca, öz amcam değildi. Ancak, nereden, ne zaman edinildi bilinmez akla o geldiğinde isminden sonra hep bu kelime ile anılmaya başlandı: Amca. Bana sanki mahalleye taşındıkları ilk günden itibaren ona bu sıfat yakıştırıldı gibi geliyordu. Söylenmesi kolaydı. Bu sözcük ona büyüklük veriyordu, saygı ve sevgi kazandırıyordu, değerlendiriyordu, nasıl anlatılır, amcalaştırıyordu işte.
Doğrusu tam bir amcaydı. Her anlamda büyüktü. İriyarıydı. Yaşı altmışın üzerindeydi. Hafiften kırlaşmış kalın telli saçları uzun ve bakımlıydı. Yaşına rağmen hem görünümüyle hem de hareketleriyle son derece çevikti.
Bana Paganini’yi o tanıtmıştı. Çılgın keman seslerinin ne anlama geldiğini, notaların birbiri ardı sıra nasıl ve neden delirten bir akışkanlıkla yüreğimize sindiğini, sinmesi gerektiğini o anlatmıştı. Gitara başladığımda saza başlamıştı, söze başladığımda söylemeye başlamıştı, çocukla çocuk, canlıyla diriydi.
Ramazanda orucunu, namazını kaçırdığı, teraviye gitmediği günü hatırlamıyorum. Kendince ibadetini yapar, varlıklı olmasına karşın, mütevazı bir hayat sürerdi. Ramazan günlerinde, bugünün büyük çadırlarında verilen iftar yemeklerinin minyatürüne onun evinde rastlamak mümkündü. Biz de kaçırmazdık. Elleriyle yaptığı salataların, çorbaların, kızartmaların tadına doyum olmazdı. Eşi sebze yemeklerinde ne kadar ustaysa, Esat amca da ıvır zıvır da o kadar mahirdi.
Halim salim, sinirini aldıralı yıllar olmuş, sakin olduğu kadar konuşmaları dinlenilesi bir adamdı. Ama adamdı. Daha önce hiç duymadıklarımızı anlatırdı. Bir şeyden bahsetmek isterse ve o an aklına gelmişse, eğer diye başlardı sözlerine; “eğer dünya atmosferiyle birlikte dönmeseydi, amma güzel olurdu ha!”
Benzeri düşünceler.
Olur, olmaz yerde düşüncelerinden fışkıran, tutamadığı sözler.
Amcalaştığı anlar, bizim yeni buluş olarak nitelendirdiğimiz utangaç kelimeler.
O, meyve ağaçlarına aşı yapmayı severdi, güllere, adını bugün dahi bilemediğimiz çiçeklere aşı yapmayı. Bizse onu izlemeyi, aşıladığı meyveleri yemeyi, renklendirdiği çiçekleri koklamayı severdik. Esat amcayı severdik.
Bu adam…
Esat amca…
Bir kızgınlık anında…
Karşısındakine hiçbir şey söylemeden…
Nasıl olduysa…
Sadece bir tokatla…
Bir adam öldürdü.
Nedensiz.
Nedenini hiç anlayamadık. Olaydan sonra ortalıkta ipe sapa gelmez söylentiler dolaştı ama bunların doğruluğu hiçbir zaman çocuk beynimizde kanıtlanamadı. Esat amca yaptıysa doğru yapmıştı. Kafamızda oluşturduğumuz kurgu dedektifler böyle düşünüyordu. Toz konduramıyorduk ya, suç mutlaka ölendeydi. Olay bir Ramazan ayının sonlarına doğru gerçekleşmişti. Bunu hatırlıyordum. Bir de evlerine polisin geldiğini, elinin kelepçelendiğini, bakıştığımızı, hatta bıyık altından gülümsediğini…
Tuhaf olanı ilk kez o gün güldüğünü görmemdi. Genellikle hep gülümser gibiydi ama gülmediğini bilirdik.
Sonra arabaya bindirilişini, arabanın hareketini… Hatırlıyorum. “Eğer bu kez de mavi açmazsa, bu gülle ilgilenmeyeceğim”. Pembe açmıştı. Ama gülle ilgilenmeye devam etmişti.
Esat amcayı bir daha göremedim. Eşini de… Olayın ardından taşındı. Ansızın bir sabah vakti, evlerini sattıklarını söylediler, tarlalarını, bahçelerini, her şeyi sattıklarını, kimseye söylemeden, belki biraz utançla, gittiklerini.
***
Günlerden Pazardı. Kızımla parkın banklardan birine oturmuş, güvercinlere yem atıyorduk. Kanat çırpıntılarının arasında Esat amcayı görür gibi oldum. Yaklaştı, elini boğazına götürerek hırıltılı bir sesle adını söylediği semte nasıl gidebileceğini sordu. Söyledim. Tanımadı. Belki o değildi. Belki yorgunluk beynime ipe sapa gelmez oyunlar oynatıyordu.
Belki.
Bir ara kızım her nedense, suratına bakarak fotoğrafını çeker gibi yapmıştı. İki elinin işaret ve başparmaklarıyla oluşturduğu deliklerden bakarak, flaşsız kliklemişti. “çık, çık”. Tam “Esat amca” diyecektim ki, kanat çırpıntılarının ardından, güvercin uğultularıyla kayboldu. “Bak bu kızım” diyecektim. “Aşıların durumu ne” diyecektim, “Teyze nasıl…“ Kızımla bir dolu “diyecektim ile” baş başa kaldık.
“Baba sana sinemaya gidelim mi” diyecektim. Gidelim. Nereye istersen oraya, nasıl istersen o şekilde…
Elbette rüyaydı. Filmden eve döndüğümüzde yaşadığımız bir dolu anıyı hatırlatan düşler kanalına ansızın yapılan bu yolculuğu unutmuştum bile.
***
Her ne kadar unuttuğumu düşünsem de, kızım telefonumu getirdiğinde, halen “o” manzaranın etkisi altındaydım. Esat amca olduğunu düşündüğüm, belki öyle olmasını istediğim bir yanılsamayı nasıl/neden beynime yerleştirdiğimi bir türlü anlayamadım.
Babamdı. Telefondaki. Hemen gel diyordu. Bana sürprizi varmış. Ramazan günleri babamın sürprizlerine alışığımdır. Birlikte olmak için o denli tuhaf bahaneler uydurur ki, neyle karşılaşacağımı çoğunlukla bilmeme karşın, şaşırmış numarası yapmayı kendime belki bininci kez hatırlatarak, zili çaldım. Kapının altından gelen yemek kokuları düşüncelerimi biraz ötelese de, masanın üzerindeki mavi güller, sanırım babamın ilk ve tek gerçek sürprizdi.
Esat amca evdeydi. Aklıma ilk gelen buydu. Zaten sorduğu semte de babamlar oturuyordu. Yemeğin sonuna kadar onunla karşılaşamadık. Bekliyordum. Bilmediğim bir yerden aniden çıkacaktı. Babama, bu mucizeyi ne zaman başlatacağını görmek için kaçamak bakışlar atıyordum, bekliyordum. Olması kaçınılmaz, neredeyse imkânı olmayan o tansıksı anı yakalamaya hazırdım.
Yemekten sonra çaylar geldi, çaydan sonra oradan buradan sohbet, sohbetten sonra haberler ve birer kahve, kahveden sonra kuruyemiş ve meyve… “Baba” dedim sonunda, “bu kadar uzatmana gerek yok. Sürprizini biliyorum. Esat amca nerede?”
Şaşkın gözlerle gözlerime bakarak, Esat amcanın 2 sene önce öldüğünü söyledi. Bu sözle, gözlerimin yaşarması aynı zaman diliminde yer aldı. Uzattığı zarfı fark edemedim. Neden sonra, “zarfı açsana” sözlerini duyduğumda, zarfın ellerimde olduğunu anladım. Birbiri içine girmiş bir dolu anı, yeniden yaşanıyormuşçasına, gözlerimin önünden geçti. Uzaklardan, uğultular halinde anlaşılması güç sesler geliyordu.
“Zarfı açsana oğlum”. Bir bu anlamlıydı. Sabırsızlık vardı. Zarf zaten açıktı. Çünkü babama gelmişti. İçinde bir kâğıt vardı. Büyük bir kâğıt… Adıma. Babamın sürprizi buydu. Gerçek bir sürprizdi. Zarfın içindeki sözleşme bir sürü anıyla birlikte masanın üzerine dökülüvermişti.
***
Esat amca’dan bana kalmıştı. Mavi güller yetiştirmeye çalıştığı aşılı meyve bahçesini bana bırakmıştı. Miras olarak… Balıklarıyla, mavi gülleriyle…
Sözleşmeye tekrar baktığımda, parkta Esat amcayı gerçekten gördüğüme emin oldum. Kimseye anlatamadım. Bir kızım biliyordu. Fotoğrafını çekmişti. Tam bu an, belli belirsiz bir gölgenin gülümseyerek pencereden, kayıp gittiğini gördüm.
Ardından perde rüzgârıyla kıpırdarken, kızım son bir kez daha fotoğrafını çekmişti: “çık, çık”.