- Kategori
- Siyaset
Memleketim, Doğduğum, Büyüdüğüm Topraklar Kara Ölümlere Bezendi

Hayata gelişimin sekizinci yılının ardından, kendimi azda olsa bilmeye başlamıştım ve o bilme halimle zihnime kazınan en nadide gerçeğide yakalamıştım.
“Memleketim, doğduğum ve büyüdüğüm topraklar kara ölümlerin kol gezdiği bir coğrafyaydı.”
Bu yalın ve nadide gerçeği nasıl inkâra yeltenebilirimki?
Ölen erlerden birisinin yaşlı anası haykırıyor “Benim çocuğum neyin bedeliydi?” diye. Sahi, bu ülkede birbirilerini öldürmeye ahdetmiş olanlar, hangi bedel uğruna, o tek ve biricik vazgeçilmez hayatı yok etmeyi göze alabiliyor?
Çocukluk zamanlarımın sokak arası oyunlarına kendimizi kaptırdığımız anlarda, o sokağın bir ucundan, diğer ucuna, bellerinde silah koşturan ağabeyleri gördüğümde, kendimi inanılmaz bir tedirginliğin içerisine hapseder ve o tedirginlik halimle saklanacak bir duvar arkası arardım.
Bu denli korkutulmayı hak edecek ne tür bir suç işlemiştim acaba?
Ve suçumu biraz daha büyüyünce kavramıştım. Hemde en gerçekçi tarafından anlamıştım. Suçum, bu memleketin bir bireyi olmaktı. Bu memlekette dünyaya gelmenin bedeliydi henüz o çocuk halimde tedirginliği zihnime nakşetmek. Ve geçen her gün, korkulara, endişelere gark olmuş bir yaşamla halvet olmuştum. Her an, her yerde ölümü hemen yanı başında hissettiğin bir memlekette, yaşamanın dayanılmazlığını izlemekle geçirdim.
Bunca insan eceli ile değil kör bir kurşun, kör bir bıçağın bedeni yırtan acısı ile yaşama veda ediyordu. Ve bir türlü o kör kurşunlar, o kör bıçaklar yaşamımızdan çıkmıyor ve aksine ne hikmettense yaşamımızın bir parçası haline geliyordu. Ve bu günden baktığımızda, öldürmeye güdülenmiş bir toplumun yansımalarını, atılan her adımda, ifade edilen her sözcükte fazlası ile görüyorum.
Ben, pek tabiki bu denli acılar yaşamış ve tarihini birbirini kırarak geçirmiş olan bir toplumdan, geleceğe dair öyle dimdik ayakta kalma hali beklemiyorum. Ve bu memleketi dimdik ayakta tutma hayali ile yaşayanların, o hayallerinden geçenlerle bir memleketin nasılda elimizden buram buram kayıp gittiğini izliyorum. Memleketimiz ellerimizin arasından, sudaki balık misali kayıp gidiyor. Her gün dahada artacağı şimdiden tescil edilmiş olan şiddet eylemleri sonrasında, kimin nerede, nasıl duracağını kestiremiyor olmanın kaygısını taşıyorum. En nihayetinde, henüz dokuz yaşına gireli birkaç ay olmuş bir kız çocuğu babasıyım ve bu denli dağılma ivmesi yükselmiş bir toplumda çocuğumu büyütme çabasının endişesini bol miktarda yaşıyorum.
Bir kış gününün sabahında, erkenden uyanmıştım ve evimizin penceresinden dışarıya baktığımda, uçsuz bucaksız, boş arazilerin tam tepe noktasında Davutpaşa Kışlasına gözümü dikmiştim. Ve her yer, her yan beyaza bezenmişti. Lapa lapa yağan bir kar vardı dışarıda. Annemin radyodaki haberlere pür dikkat kesilmiş halini nedense dün gibi hatırlarım ve annem dizlerine vurarak haykırıyordu Maraş’ta insanların katledilişini. Kötü bir şeyler oluyordu, farkındaydım ama o karın yağışıda o denli güzeldiki, annemin üzüntüsünü kavrayamıyordum. Birkaç gün sonraydı ve evimiz maatem havasına bürünmüştü. Maraş’ta onlarca insan katledilmişti. Ve evimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Şiddetin ne olduğunu Maraş’ta yaşananlardan dolayı fazlası ile algılamıştım. Ev ahalisinin o hüzünlü hali beynimizin en ücra noktasına kadar ilmek ilmek işlenmişti ve doğduğum, büyüdüğüm ve yaşamaya çalıştığım bu topraklarda kötü bir şeyler oluyordu işte.
Korkuyu, endişeyi, kaygıyı o çocuk halimle yaşıyordum.
Bir sabah, uykumun en güzel yerinde ablamın kulağıma eğilip, “Nihat uyan, askeriye darbe yaptı” dediğini dün gibi hatırlarım. 12 Eylül darbesini ilk böyle haber almıştım ve yaşım henüz daha onbir gibi bir şeydi. Annem ve babamın haklı bir mutluluğu vardı ama, o darbenin sabahında, abimin etmiş olduğu laf, zihnimin en köklü lafı haline gelmişti. “Bunlar memleketi daha beter ederler” demişti abim ve dediği çıkmıştı. Annem ve babam darbe sabahı mutluydu ama abim darbenin o sabahında bir hayli tedirgindi. Sonuç ağabeymin dediği gibi olmuştu.
1993 yılının Haziran ayının son haftasıydı ve İstanbul’un Şirinevler denen bir yerlerinde bulunan Hüseyin Fırtına’ya ait olan saz evinde oturmuştum. Önüme gelen çayı yudumluyordum. Sıcak bir İstanbul günüydü ve içeride bulunan sazlara kendisini vermiş birisi daha vardı. Bağlamaları tek tek inceliyor, eline alıyor biraz çalıyor ve ben keyifle o kişinin bağlamanın tellerine ahengli vuruşunu izliyordum. İncelediği bağlamalara dair yorumlar yapıyor ve sonra bir başka bağlamayı eline alıyordu. Yaklaşık bir saat süren bu keyfli dakikalar sonrasında küçük bir sohbetimizde olmuştu kendisi ile. Ve o küçük sohbet sonrasında yere bıraktığı askılı çantasını omzuna taktı ve gitti. Kim olduğunu sordum Hüseyin Fırtına’ya. Hasret Gültekin’miş.
Ve birkaç gün sonra…
Akşam saatlerinde Bakırköy sahilinde birkaç arkadaş oturmuş çay içip sohbet ediyorduk ve akşamın geç saatlerinde çay bahçesinden kalkıp evlerimizin yolunu tuttuk. Ablamın evine gidecektim. Eve varıp, içeri girdiğimde eniştem, ablam ve evde bulunan birkaç misafirin ağzını bıçak açmıyordu. Birazda dalgaya vurarak “Hayırdır ne bu yüz haliniz” dediğimde, ablam Sivas’ta yaşananlardan bahsetti ve “Hasret Gültekin ve Muhlis Akarsu ölmüş” dedi. Ve o gece sabaha kadar uyumamış, olandan bitenden haberdar olmaya çalışmıştık. Devrisi gün, tarihimizin en acı bilançosu ortaya çıkmıştı.
Pek tabiki Türkiye’nin bu acı gerçekleri birkaç örnekle açıklanabilecek gibi değil. Bu ülkede bunca insanın ölümünde devletin kadim politikalarının olduğunu söylemek mizah tadında bir repliğe dönüştü. Ne yaptığını bilmeyen, ne söylediği kestirilemeyen bir devletle karşı karşıyayız. Doğrusunu isterseniz devletin ne istediğinide tam olarak bilemiyoruz. Ben bu güne kadar bilemedim devletin ne istediğini.
İki yıldan beri bir Youtube yasağı var bu ülkede ve çağın gerçeği olan müthiş bir paylaşım ağı bu ülke insanına yasaklanmış durumda. Bu yasağın nedenselliği hususunda tek bir mantıklı açıklama yok ortada. Youtube yasak ve bu ülke insanları bu yasağa maruz kalmış durumda. Devletin bu yasağına mantıklı bir açıklama getirebilecek tek bir vatan evladı var mıdır, merak ediyorum. Ve biz bu denli yalın bir olayda dahi, devletin aklı selim karar vermediğini görüyoruz. Peki böyle bir devlet yapısı içinde, şiddetin biteceğine dair devletin inandırıcı bir şeyler yapabileceğine, doğru adımlar atabileceğine dair bir beklentimiz oluşuyor mu? Pek tabiki hayır. Kan kanla yıkanmaz. Kanı kanla temizlemek olası değildir. Bir tarafta kan davalarına kesin ve kati tavır alırken, var olan şiddet eylemlerine yönelik intikam duyguları ile hareket etmenin mantıklı bir açıklaması olamaz.
“Son terörist” edebiyatı hakikaten bıktırdı. Bu edebiyat sayesinde gencecik insanlarını illede ölüme göndermeye devam edecek devlet. Ve gözünü kırpmayacak, anlaşılan oki. Şiddet devam ettikçe edecek, şiddet yükseldikçe yükselecek ve onarılmaz yaralar sonrasında koca bir memleket tarumar olup gidecek.
Yazık değil mi?
Ve adının önünde Prof. sıfatı taşıyan bir kişi, şiddet eylemlerine yönelik en gerçekçi! tarafından çözüm önerisini parlementoya sunuyor. “İdam cezası yeniden gelsin” diyor muhterem. Ve bu yolla memlekete huzur ve sükunet geleceğini sanıyor. Eh, tabiki ben ve türevlerime pes demekten oteye bir şey söylemek düşmüyor. Oysa aynı zihniyet adının önüne Prof. ünvanını koyarken, İngiltere’nin İRA sorununu nasıl çözdüğüne dair bir şeyleri bu devletin kadim paşalarına iletiverseydi, daha gerçekçi çözüm olurdu ama serde, milliyetçiliğin bilcümle kokusu beyninin her hücresine sinmişse, bu teklifide garip karşılamamak gerekiyor.
Derdimizin açılımını anlamak pek zor olmasa gerek. İnsanlarımızı şiddetin o kara belasından arındırmaktır. Şiddete şiddetle karşılık vermek modern çağın aksi yönünde ilerlemek anlamı taşırki, bu yöntemin hiçbir şey çözmediği her defasında bir kez daha ve bir kez daha kanıtlanmıştır. O halde neye gerek “Kana kan, intikam” sloganları fırlatmaya. Eline silah alıp dağa çıkmış ve devlete isyan bayrağını açmış olanları, dağdan indirmeye ve dağa çıkacak olan potansiyel güçleri dağa çıkmamaya ikna edecek bir iki kelamınız var mı, ondan bahsedin. İnsanların eline silah alıp dağa çıkmak zorunda kaldığı bir memlekette devletin kendisini sorgulaması hiç mi gerek miyor? Neden devlet insanının kendisine açmış olduğu isyan bayrağının nedenselliklerini sorgulama ihtiyacı hissetmez. Bu devlet her bir şeyi kati olarak doğru mu yapmaktadırda kendisinden bu denli emin durmaktadır. Burnundan kıl aldırmamaya aht etmiştir?
Benim zihin dünyam, aleni devlet hatalarını görmekten dumurun her türünü yaşamıştır. Nasılki Youtube yasağı mizah tadında bir kıvama bürünmüşse, bu hususu dahi halkına anlatamayan bir devletin, yakıcı bir sorun haline gelmiş olan “Kürt Sorununu” algılaması ve çözmesini beklemek bir hayli iyimserlik tadından bir yaklaşım olur. Ve biz, devletimizin o şanlı, o kadim ve o burnundan kıl aldırmaz halinden ötürü daha çok canlarımızı ölümün o iğreti kucağına göndeririz. Gençlerimiz ellerine silahı alıp dağa çıkar ve yine kendisi gibi, fakirliğin, yoksulluğun bilcümlesini yaşayan insanına silahın o kasvetli namlusunu doğrultur. Devletin o büyük paşa ve bey takımı, hüzünlü gözlerin gökyüzüne bakan hali ile bir iki demeç patlatır ve araya “Kanı yerde kalmayacak” yollu repliğini sıkıştırdıktan sonra, bir dahaki ölümlere yelken açarız. Zira her defasında böyle olmadı mı? Nasıl olsa bu memleketin, yoksul ve mazlum halkının silahların namlusunun önüne süreceği daha çok canından, kanından bir parçası vardır.
Peki ya iç barış nasıl sağlanacak? Bu toplum, bundan sonraki açılmış olan yaralarını, içine akıttığı gözyaşlarının ılık sızısını nasıl arkasında bırakacak? Kabul edelimki bu hali ile iç barışı korumak artık hemen hemen imkânsız hale geliyor. Ve bu sorunun çözümlenmesinde birincil görevin artık inatlardan arınmanın zamanın geçtiğini gösteriyor. Çözüme dair adımlar geç kalmış olsada, bu günden yarına inatlardan arınma adına atılacak bir küçük adım bile, bundan sonra ortaya çıkacak olan muhtemel ölümlerin önüne set çeker.
Aslında tarihimiz bize çok şey anlatıyor. Az buçuk o tarihe kafa yorma zahmeti göstersek, dünyaya yedi asır boyunca hükmetmiş olan Osmanlı’nın nasıl çöktüğünü, nasıl tarih olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Bu gün İttihatçilere olan nefretin kökeninde yatan şeyin asli nedeninin o koca İmparatorluğu inat uğruna batırmış olmaları değil mi? Çevresindeki insanları dinlemeyen, aklı başında olan insanların fikirlerine kulak tıkayan Enver delisinin ihtirasları uğruna koca bir imparatorluk yok yere cihan harbine girip, sonunda yerinde esen bir yel bırakmıştı. Her şeyin bir inatla başladığı ve o inadın ısrarla sürdürülmesi sonrasında Osmanlı iflasını ilan etmişti. Pek tabiki Osmanlı’nın batışı, yok oluşu bu toplum adına büyük bir travmanın ta kendisiydi. Unutmak isteyen bir halimiz var o günleri ama o günleri unutmak bize bu günlerde hayli ciddi yanlışlar yaptırıyor. Ve bu yanlışlar bir süre sonra bu memleketin dağılmasına yol açacak. Bizi kimse dağıtmayacak, kimse bizi yıkmayacak. Yani bahsi geçtiği gibi emperyalizm bizi piştilemeyecek. Bizden daha iyi kimse bizi bölüp parçalayamaz. Gerekte duyduklarını zaten sanmıyorum. Biz halen çağın gerektirdiği ölçüde demokrasiyi hayata geçiremiyorsak ve salt demokratik düşünce dünyasına ait olan gerçekleri içimize sindiremiyorsak, farklılıkların, farklılıkları ile yaşayabileceği meşru zeminleri bu devlet halkına reva görmüyorsa, biz bölünürüz. Hemde ardımızda bir daha anılmamak üzere bir iz dahi bırakmadan tarih sahnesinden silinip gideriz. Gidişatın bu yönde olduğu malum. Ve halen yazıyorum ama gelmiş olduğum şu noktada iç barışın yeniden nasıl sağlanacağına dair bir şeyler söyleyemiyorum. Böyle devam ederse ve her aile kör kurşunlara bir can verirse, iç barış nasıl sağlanacak? O içeriye akıtılan ılık gözyaşlarının sızısı nasıl bertaraf edilecek?
Bu işlerin “Son terörist” nakaratı ile hale yola koyulamadığı alenen ortadayken ve bir daha ve bir daha tescillenmişken, artık “Son terörist” nakaratını en azından ben dinlemek istemiyorum. Zira sinir gevşemesine gark oluyorum.
Bu ülke 1970’li yılların provokasyon cennetinden çıktı ve 12 Eylül batağına saplanarak bu günlere geldi. O batakların, o provakasyon cennetinin mirası olan Anayasa bize öyle bir yaşam dayattıki, aradan geçen koca bir otuz yıldır, her dem insanının gözünden kan damlattı. O anayasa sayesinde kızılcık şerbeti içti bu ülkenin mazlumları. Dinler aşağılandı, diller yok sayıldı, cinsiyet ayrımcılığı kör gözüm parmağıma en kallavi tarafından yapıldı. Cinsel yönelimlere dair en küçük bir hoşgörü ortamına tanık olamadık. Sustu bu ülkenin yaşayanları. Pıstılar ve tek kelime dahi laf etmediler. İsyana dair tek kelime dahi laf duymadık ağızlarından. Kendilerine dayatılanı bir şekilde kabul ettiler. “Öleceksin” dediler, öldü bu memleketin mazlumları, “Susacaksın” dediler sustu bu memleketin asli sahipleri. Gelinen noktada yaşadıkları bu memleket ellerinden kayıp gidiyor. O “Öleceksin” diyenlerin, “Susacaksın” diyenlerin sayesinde. Ve yine bu ülkenin tüm mazlum halkları kaderine razı halde olacaklara boyun eğiyor.
İşte son hafta meydana gelenler ortada. Hayatının baharında gençler kara toprağa yollandı, anaların yüreğine kor düştü, babalar duvar diplerinde çömelerek usuldan usuldan ağladı. Ve o ölen ve öldüren gençlerin hiç birisi doyasıya aşık olamadılar bile. Bir sevgilinin sıcaklığını hissetmediler. Sevgilileri ile sokaklarda, kırlarda keyfe keder dolaşma şansları bile olmadı. Ne kadar iç sızlatan bir durum. Ne kadar acı bir tablo. Ve halen birileri çıkıp “kana kan, intikam” çığlıkları haykırıyor sokaklarda.
Doğal olanı geçen gün Can Dündar yazmıştı ve bir oğulun babasını toprağa vermesidir diye ifade etmişti. Bencede doğal olan budur. Yarası çabuk kabuk bağlar. Ama bizde öyle bir hal aldıki bu durum, doğal olmayan bir hadise yıllardır ruhumuzu kemiriyor. Bu ülkede son otuz yıldır babalar, çocuklarını toprağa veriyor. Ve bir babanın çocuğunu toprağa vermesi kadar acı bir durumun tasavvuru olamaz herhalde. Yaranın öyle kabul bağlaması falanda mümkün değil. Ve o babalar yaşarken, her gün ama her gün defalarca ölüyorlar. Neden bir devlet bu acıları halkına reva görür? Neden halen inadım inat der ve bu inat uğruna koca bir ülkeyi tarih sahnesinden silinecek noktaya getirir. Bu politikalarla dağa çıkanın elinden silahını bırakıp, düze inceğini mi sanıyor halen bu devletin ağaları, beyleri, paşaları? Kusura bakmasınlar ama kimsenin öyle elindeki silahı bırakıp, dağdan ineceği falan yok. Bu hayalle yaşayanların, tez elden bu hayali terk eylemeleri şart olmuştur. En nihayetinde düşüncelerine her daim “kıl” olduğum Nazlı Hatun bile hidayete erip, kedi olalı bir fare yakaladı. Bununda önemli bir gelişme olduğunu kayda geçmekte fayda var. Ve ne zamanki bu memlekette Emin Çölaşan ve Yılmaz Özdil türevlerinin sayısında gözle görülür bir azalma olur, işte o zaman biz gençlerimizi muhtemel kör kurşunlardan, ağzı paslı kör bıçaklardan kurtardık demektir.