- Kategori
- Deneme
Memleketimden insan manzaraları 2

Öyle zeki insanlar var ki ülkemizde, hayran olmamak mümkün değil…
Demek ki, özene bezene yaratmış; onları Tanrı. Ve tıka basa doldurmuş; başlarını akılla.
Sözgelişi, bir alacağınız vardır. Vadesi çoktan gelmiş geçmiştir de, borçludan bir ses, bir nefes çıkmaz ya…
“Onca işin arasında unutmuştur. Bir ziyaret edip hatırlatayım da tahsil edeyim alacağımı.” diye düşünürsünüz. Gider, güler yüzle çalarsınız kapısını.
O da ne? Dostunuzun asla gülmemektedir yüzü.
“- Hayrola? Hasta mısın?” demiş bulunursunuz.
Hay demez olaydınız! Meğer ne sıkıntılar içindeymiş, ne dertlerle boğuşuyormuş da haberiniz yokmuş sizin. Onca zamandır bir “merhaba” demez mi insan? Bir kez olsun hatırını sormaz mı?
İyi ki, gitmişsiniz. Kaç gündür derdini anlatacak bir dost, bir arkadaş arayıp duruyormuş. Demek ki, Allah göndermiş sizi!
Böyle bir durumda, elbette kayıtsız kalamaz, “Derdin nedir arkadaş? Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorarsınız, değil mi?
Evet, sorarsınız da, bu, faka bastığınızın resmidir işte!
Nasıl mı?
Nasılı şu: Siz, alacağınız için gitmiştiniz; değil mi?
Onu çoktan unutun da, cebinizde ne var ne yoksa çıkarmaya hazırlanın.
“- Yok canım!.. Karşımızdaki cin fikirli biri olabilir de, biz de o kadar saf değiliz.” demeyin sakın.
Demeyin; zira böyle bir iş, yazarımız Mahmut Makal’ın başına gelmiş.
Ne olmuş, nasıl olmuş?” diye merak ederseniz, buyurun soframıza:
Yıl 1955… Yazarımız, Ankara – Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğrencidir. Evet, öğrencidir ama 5 yıl önce 1950’de yayımlandığında iktidarı, muhalefeti, solcusu ve sağcısıyla ülke çapında her kesimin ilgi odağı olmuş “Bizim Köy”ün yazarıdır O.
Bir gün, köyde öğretmenlik yaptığı sıralarda, yazılarını yayımlayan bir derginin yönetim yerine uğrar.
Sahibi, bir fakültenin Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş, çeviriler yapan, yazılar, şiirler yazan tanınmış biri imiş. Köyde yaşayan insan, gözünde çok büyütür böylelerini. Hele hele “hak”tan, “hukuk”tan, “adalet”ten falan söz ederse yazı ve şiirlerinde… “Cesaretin, solculuğun, adamlığın, uygarlığın simgesi” gibi görmeye başlar onu.
İsim vererek, “Sefer Aytekin de öyleydi.” diyor; Makal.
İsterseniz, bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:
“Uğradığımda baktım, basımevi tıkır tıkır işliyordu. Dizgiciler diziyor, makineler basıyor, ciltler yapılıyor, sipariş paketleri hazırlanıyor, postadan havale kâğıtları yağıyor… Buna karşın, Puşkin’in şiirlerini aslından çevirmiş, bir de “Bizim Köyün Eşekleri” adlı güzel bir öykü yayınlamış olan yayıncının “az bir paraya ihtiyacı vardı.” Acaba, kendisine yardımcı olabilir miydim?
Ne dediniz, ne dediniz?
“- Olmaz böyle şey kardeşim! Karşısındakinin öğrenci olduğunu bile bile, yazıları dergisinde yayımlanmış birinin cebine beş-on lira koyması gerekirken, aksine ondan para isteyecek kadar utanmaz bir insan olamaz!” mı dediniz?
Valla, orasına karışmam. Makal’ın yalancısıyım ben!
“- Pekiyi, sonra ne olmuş?” derseniz, dinleyelim:
“Öğrenciydim ama parasız değildim. İstanbul’da kitaplarımı yayınlayan yayınevi iyi para veriyordu. Ayrıca İstanbul’daki bu yayınevinin dergisinde çıkan yazılarım için yolladığı para da azımsanacak gibi değildi. O yüzden harçlık bakımından zengin bir öğrenci sayılırdım.
“Baktım, cebimde doksan lira vardı.”
Oo!.. Gerçekten zengin bir öğrenciymiş Makal. Aynı yıl ben de öğrenciydim, Aksu’da. Babam, bulup buluşturarak, iki buçuk lira gönderirdi de birkaç ay idare ederdim onunla. 5 kuruşa 10 dosya kâğıdı (şimdi, A/4 diyorlar) alırdım; okul kooperatifinden. Kuruş, öylesine değerliydi; o yıllarda!
Tamam, tamam! Sabırsızlanıp fırça atmaya kalkmayın hemen. Lafı fazla uzatmadan, çıkıyorum ben aradan.
İşte, söz Makal’da yine:
“Baktım, cebimde doksan lira vardı.” dedikten sonra, şöyle devam etmiş:
“Çıkarıp verdim. Birkaç gün sonra verecekti. Ama durumu iyi olduğu halde aylarca vermedi. Sonunda, bir avukat mahkemeye verdi ve parça bölük icra yoluyla alındı. Gel gör ki, nerdeyse tamamı avukata gitti…” (*)
İnanmadınız; değil mi?
Doğrusu ya, ben de inanmadım! İnanılacak bir şey değil ki!
Ocak 1950’de yayımlanan “Bizim Köy” kitabında yazdıklarına en başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, Başbakan Yardımcısı Doç. Dr. Nihat Erim olmak üzere Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Niğde Valisi, Aksaray Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ve Hâkimi bile inanmamışlar. Bir insan 20’sinde neyse, 70’inde de odur. Benim başım kel değil ya, ben niye inanayım!
Eli kalem tutan, herkesin beğendiği şiirler, öyküler yazan; solculuğu, doğruluğu, dürüstlüğü, namusu, uygarlığı kimselere bırakmayan, üstelik tıkır tıkır çalışan bir işyerinin sahibi, bir gencin, hele hele öğrenci bir gencin hakkını yer mi?
Diyen olacak ki şimdi:
“- İyi söylersin kardeşim de, yazar isim vermiş. Uyduruk bir isim midir bu Sefer Aytekin?”
Gerçi, dostum İhsan Işık’ın 10 ciltlik Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Ansiklopedisi’nde adı yok ama kesinlikle hayalî bir isim değil. Ben bile bir yerlerden anımsıyorum.
Herhalde, “Edebiyat ve yayıncılık karın doyurmaz” diye düşünmüş olsa gerek ki, kalemi elinden attığı gibi, dergiciliği de bırakmış, yayıncılığı da… (Zaten akıllı adamların yapacağı işler değil bunlar!)
İzmir’de madenciliğe soyunup cıva ticareti yaparak güzel ve sağlam bir yolda emin adımlarla yürüyenler kervanına katılmış o da.
“Tamam, katılsın… Bize ne!” diyorsunuz, öyle mi?
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şu güzel şiiri için de, “Bize ne!” diyemezsiniz ama:
SAKAL – MAKAL
Yahut
Aferin Oğlum Ahmet
Bu Yolda Devam Et
Herifçioğlu Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı
Neylesin Bizim Köy’ü, nitsin Mahmut Makal’ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzgunî karası
Cebinde dört dilberin telefon numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy! Yesun oni nenesi
Yesun oni nenesi
Hüseyin Erkan
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Anımsı Acımsı (Mahmut Makal, Literatür Yayınları, 5. Basım, İstanbul 2015