- Kategori
- Öykü
Memleketimin delileri-20

Al-Makam koğuştan nasıl kaçtı?
Bir ay sonra…
Yemekler geldiğinde hepsi çok sevinmişti. Bu kapalı yerde can sıkıntısından dolayı saatlerce dolaşmaları çabuk acıkmalarına neden oluyordu. Yemekler iki masaya üçer kişilik olarak dağıtıldı. Mercimek, bulgur pilavı ve karpuz bu akşamın menüsüydü.
Plastik çatal ve kaşıklarla yemeye başladılar. Bir yandan da söyleniyorlardı:
<ı>-İki gün önce de mercimek yemiştik. Her gün, her gün mercimek olur mu?ı>
<ı>-Depoda kalanları bize veriyor olmalılar. Ziyan olacağına bu deliler yesin diyorlardır.ı>
<ı>-Ben bıktım hep aynı şeyleri yemekten. Bu durumu şikayet edeceğim.ı>
<ı>-Bıktınsa yeme, tabağını benden önce bitiriyorsun.ı>
<ı>-Yemeyip de aç mı kalayım?ı>
<ı>-Karpuzdan hakkımıza kaç dilim düşüyor? Ey Solon, gel de şunu paylaştır!ı>
<ı>-Acele etme, daha pilavını bile bitirmemişsin. O bitince gelir, dağıtırım.ı>
Yarım saat sonra görevliler tekrar geldiler ve boş tabakları toplamaya başladılar. Al-Makam buradaki oyalanmalarını fırsat bilip onlara derdini anlatmaya çalıştı:
<ı>-Bakar mısınız? Burada büyük bir yanlışlık yapılıyor. Ben hasta filan değilim ama buraya atıldım. Bir aydır deli muamelesi görüyorum.ı>
<ı>-Buraya getirilenlerin hepsi aynı şeyi söyler.ı>
<ı>-Benim başhekimle görüşmemi sağlar mısınız? Ona durumu anlatınca, gerçek ortaya çıkacaktır.ı>
<ı>-Bizim bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Siz bunları Hayati beye anlatın.ı>
<ı>-Ona anlatsam ne olacak, zaten her şeyin müsebbibi o değil mi?ı>
Görevliler, boş kapları toplayıp koğuştan çıktılar. Solon:
<ı>-Boşuna uğraşma, ne söylersen söyle, sana inanmazlar.ı>
<ı>-Ama ben doğruyu söylüyorum.ı>
<ı>-Soralım bakalım buradaki arkadaşlara. Arkadaşlar Al-Makam’ın doğru söylediğine inanıyor musunuz?ı>
<ı>ı>Hepsi bir ağızdan:
<ı>-Hayır, inanmıyoruz!ı>
<ı>-Gördün mü buradakiler bile sana inanmazken, dışarıdakileri nasıl inandıracaksın? İstersen bunları bir kağıda yaz, camdan aşağı Zırva gazetesinde yayınlanmak üzere atalım. Belki bir okuyan sana inanır. Hem dışarı çıksan ne yapacaksın? Burada rahatına bak. Üstelik hepimizin sana yavaş yavaş kanı ısınmaya başladı. Bir Al-Makamımızın olması bizi sevindirir.ı>
<ı>-Sağ olun, ben de sizleri sevmeye başladım, ancak dışarıda yapmam gereken bir sürü iş var.ı>
<ı>- Boş ver işi, nasıl olsa her işi bir yapan bulunuyor. Hem iş istiyorsan ben banyoda iken sabun ve şampuanımı getirme işini yapabilirsin.ı>
<ı>-Benim kastettiğim öyle iş değil, devlet işi. Buradan kaçmanın bir yolu yok mu?ı>
Bu soruya Karın Deşen cevap verdi:
<ı>-Var, olmaz mı?ı>
<ı>-Peki, nasıl?ı>
<ı>-Açacaksın kapıyı, çıkıp gideceksin.ı>
<ı>-İyi de kapı kilitli, nasıl açacaksın?ı>
<ı>-Bunca yıldır açılamaz denilen bir çok kasayı açtım da şu kapıyı mı açamayacağım!ı>
<ı>-Sende anahtar mı var, eğer öyle olsaydı şimdiye kadar sizler buradan kaçardınız.ı>
<ı>-Biz buradan kaçıp da ne yapacağız? Dışarısı bize yaramaz. Çıksak millet bizimle dalga geçecek, delidir diye kimse iş vermeyecek, dilencilik yaparak mı karnımızı doyuracağız? Burada her türlü ihtiyacımız karşılanıyor. Kaçarak bu fırsatları tepmek aptallıktır. Onun için ajansın biliyorum, ama gel gene de gitme derim.ı>
<ı>-Bana bu kapıyı nasıl açtığını gösterir misin?ı>
<ı>-Çok kolay, gel de bak!ı>
Dedi Karın Deşen ve cebinden çıkardığı bir maymuncuğu anahtar deliğine sokup iki kere çevirdi. Al-Makam, açılıp açılmadığını kontrol için kapının koluna hafifçe bastırdı, kapı gerçekten de açılmıştı. Aralıktan koridora baktı ve birkaç insan gördü. Gürültü etmeden hemen kapıyı yavaşça kapattı. Sevinçten Karın Deşen’in boynuna sarılmak istiyordu, ama yanlış anlar diye çekindiğinden bunu yapamıyordu. Adamın zaten aşırı bir şüpheciliği vardı.
O gece, tüm koğuştakiler Al-Makam’ı kararından döndürmek için çok ısrar ettiler. Vazgeçmediğini anlayınca da işi oluruna bırakmaya, hatta ona yardımcı olmaya karar verdiler. Kaçış planı en ince ayrıntısına kadar defalarca gözden geçirildi, en uygun kaçış zamanı olarak 04 civarı belirlendi.
Al-Makam toplumun itelediği bu insanlara karşı sempati duymaya başlamıştı. Onların zannedildiği gibi kötü insanlar olmadıklarını, diğer insanlardan farklı olarak asla bilerek kötülük yapmayacaklarını anlamıştı. Yaptıkları olumsuz bir davranış varsa bu tamamıyla onların iradeleri dışında ortaya çıkan bir durumdu.
Al-Makam onlara kendisinden bir istekleri olup olmadığını sordu. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa:
<ı>-Bir mektup yazsam, sevgilime verir misin? ı>dedi.
Al-Makam az kalsın “Ne sevgilisi, ne mektubu, senin sevgilin ölmedi mi?” diyecekti, kendisini tuttu ve:
<ı>-Tabii ki veririm. Başka istekleriniz varsa onları da söyleyin. Çünkü en kısa zamanda tekrar sizleri görmeye geleceğimı>. Solon:
<ı>-Eğer gücün yeterse bizi bu hapishaneden kurtar. Bahçesi olan bir yere versinler bizi.ı>
<ı>-Elimden geleni yapacağım.ı>
Karın Deşen Jack:
<ı>-Neron Tahir benim çocukluk arkadaşım. Ona selam söyle. Hem ona de ki Karın Deşen seni çok özlemiş, bir ara gelsin de görüşelim.ı>
<ı>-Olur, söylerim. Fatih Sultan, sen bir şey istemiyor musun?ı>
<ı>-Bana sabun, şampuan, jöle ve parfüm getir. İyisinden olsun ha!ı>
<ı>-Söz, en iyilerinden getireceğim. Hasan Sabbah, sen de sigara mı istersin?ı>
<ı>-Evet de, ben seninle konuşmuyorum.ı>
<ı>- Neden o?ı>
<ı>-Çünkü sen bizi terk ediyorsun. Bir daha da gelmeyeceksin! Biz senin uyduruktan Al-Makamlığına bile inanmıştık.ı>
<ı>-Sizi ziyarete gelince söylediklerimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Hem gel şu dargınlıktan vazgeç! Küs ayrılmak bize yakışır mı?ı>
Al-Makam’ın bu sözü üzerine koğuştakiler Hasan Sabbah’ın üstüne atladılar, çekeleye çekeleye Al-Makam’ın yanına getirdiler ve :
<ı>-Koskoca Al-Makam’a küslük olur muı>, diyerek ikisini de öpüştürüp barıştırdılar.
Saat 04 olduğunda, kapıyı yavaşça aralayıp baktılar, koridorda alışık olunmayan bir hareketlilik olduğunu gördüler. Pansuman odasına götürülen bir kişi ve iki tane hemşire vardı. Planı biraz ertelemeleri gerekti.
Bir saat hiç ses çıkarmadan beklediler. Konuşmaları fısıltı şeklindeydi. Saat 05’i biraz geçerken Karın Deşen ortamın uygun olduğu işaretini verdi. Al-Makam koğuştakilere el sallayarak kapıdan süzüldü.
Ayaklarının ucuna basarak otuz metrelik koridoru geçti, sağa dönüp merdivenlerden bir kat aşağıya indi. Bir kat daha kalmıştı, aşağıya ulaşabilmesi için. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu. Bu katın merdivenlerini de yavaşça indi, önünde upuzun bir koridor vardı. Koridorun sonunda çıkış kapısı ve bu kapının yanında bir banko ve orada da bir görevli vardı. Bunu görünce durakladı, dikkatli bir şekilde baktı, görevlinin kafasını ellerinin üzerine koyup uyuduğunu fark etti. Yanına yaklaştı, öyle derin uyuyordu ki onun kaçtığını anlaması imkansızdı. Dış kapıyı açtı, hidrolik kapı arkasından gürültüyle kapandı. Buna rağmen görevli uyumasını sürdürüyordu.
Artık hastanenin bahçesindeydi. Bahçede bu saatte bile insanlar olduğunu gördü. Bu insanların hiç birisinin görevli olmaması Al-Makam’ı rahatlattı. Erkenden muayene sırası almaya gelen hastalar diye düşündü.
Caddeye çıktı, ne yapacağını hangi yöne gideceğini bilemiyordu. Şaşkındı. Rasgele yürümeye başladı. Burnuna yeni pişmiş ekmek kokusu geliyordu. Yakınlarda bir fırın olmalıydı. Kokuyu izleyerek fırının yerini buldu. Fırıncı çıkardığı ekmekleri bakkallara gönderilmek üzere sandıklara dolduruyordu. İçlerinden iyi olanları da ayırarak fırındaki raflara diziyordu. Fırıncıdan bir ekmek rica etti, fırıncının verdiği ekmek ellerini yakınca bir parça gazete istedi ve parasını verdi. Fırıncı:
<ı>-Para istemez!ı> dedi. Anlamadığını görünce açıkladı:
<ı>-İlk müşterimizden kaç tane ekmek alırsa alsın, ücret talep etmeyiz. Onun siftahı bize uğur getirsin yeter. Otuz senedir bu geleneği sürdürürüz. Hadi, afiyet olsun!ı>
Sıcacık ekmeğin ucundan kopardı yiye yiye yürümeye başladı. Hayatında yediği en güzel ekmekti bu.
Memleketim Deresi’ne kadar gelmişti. Kenardaki demir korkuluklara yaslanıp dereyi seyretti. Derenin bu kesimdeki yatağı oldukça genişti. Kırk metre kadar olduğunu tahmin etti. Su burada diğer yerlere göre biraz daha yavaş akıyordu. Derenin ortasına şamandıralarla tutturulmuş bir platform ve onun etrafında yüzen elliden fazla kaz gördü. Bazı kazların peşinde yumurtadan çıkalı birkaç gün geçmiş olan yavruları da vardı.
Bu yapı Büfeci Nail’in bir buluşuydu. Dere kenarındaki büfesinin işlerinden arta kalan zamanını bu kazlarla ilgilenerek geçiriyordu. İlk başta herkes derenin ortasındaki platformu kendisine oturmak için yaptığını zannetmişti. Sonradan mesele anlaşıldı. O platform kazların beslenme ve yumurtlama yeriydi. Her sabah erkenden, sahile bağlı şişme botuna biniyor, platforma yiyecek bırakıyor, yumurtaları topluyordu. Yumurtaların alıcısı çok olduğundan hatırlı müşterilerine el altından satıyordu. Arada sırada bir kaz kesip et ihtiyacını karşıladığı da oluyordu.
Bazı Memleketimliler buraya “Kaz Adası” adını vermişlerdi. Kazları beslemeye ya da seyretmeye gelenler de oluyordu. Çıkardıkları seslerden yakınanlar olsa da bunlar azınlıktaydı.
Al-Makam, elindeki ekmekten bir parça koparıp derenin ortasına doğru fırlattı. Bir anda 15-20 kaz ekmeğe doğru hücum etti. Bir lokma daha attı, gene aynı sahne tekrarlandı. Yavru kazlar da ekmek atılan yere doğru gelmişlerdi. Oysa ki onların bu yarışta hiç şansları yok gibiydi. Derenin kenarında toprak zemine çıkmış birkaç yavru gördü. Orada tek başlarına toprağı gagalayıp duruyorlardı. Bir kaç kez de onlara doğru ekmek parçaları attı. Yavrular başkasına kaptırmak korkusuyla aceleyle lokmaları yutmaya çalışıyorlardı. Çünkü büyükleri ekmek atılan tarafa gelmişlerdi bile.
Elindeki ekmek bitince Al-Makam kaldığı pansiyona doğru yürümeye başladı. Pansiyoncu bayanı sabahın bu erken saatinde uyandırıp uyandıramayacağını düşünüyordu. Gerçi o kadar erken de sayılmazdı, çünkü saat 06, 30’u geçiyordu.
Neyse ki kapıda fazla beklemedi, uykulu gözlerle kendisine şaşkın şaşkın bakan pansiyoncu bayana bir şey söylemeden odasına çıktı. Geçen bir aylık sürenin hesabını pansiyoncu bayana vermek zorunda kalmadığına sevinmişti. Çok yorgundu, üzerindekileri bile çıkarmadan vücudunu yatağa attı ve havanın kararmasına az bir zaman kalıncaya kadar deliksiz bir uyku çekti.
(Devam edecek)