- Kategori
- Öykü
Hayat iliklerimizde sonsuz cesaret

Hayatı cesaretle pişirmek gerek...
Ülkenin devlet üniversiteleri arasında hatırı sayılır bir okulu ve okulun aynı bölümünü kazanmışlardı. Daha ilk gün; o kayıt günü, tanışmışlardı. Birinin soyadının Aydın, birinin soyadının Güler olması bile, aynı kayıt kuyruğunda buluşmak gibi bir tesadüf müydü acaba?
Kayıt günü, kayıt sırasında tanışan ve yıllar içinde hiç kopmayacak olan beş kişilik kız grubunun üyesiydiler aslında… Fakat kaderleri, Nazan ile Dilara’nın yollarını daha çabuk, daha sağlam birleştirmekle kalmadı; birçok noktada da buluşturdu… Ne fiziken ne ruhen ve ne de yetiştirildikleri çevrelerin onlara bıraktığı izler ve birikim bakımından birbirlerine benziyorlardı. Fizik, ruh ve birikim derseniz; her ikisi de “güzellik” ortak paydasında buluşuyordu; şüphesiz… Dilara, bir memur kızıydı. Hatta dededen toruna memur ve okumuş olmanın yanında gezgin sıfatı da taşımanın rahatlığını ve aynı zamanda sorumluluğunu Nazan’dan ve diğerlerinden biraz daha fazla duyuyordu benliğinde. Tek bildiği yaşam vardı, onun için: Okumak… Hayatta tek bildiği mücadele kulvarı vardı; okuyarak kendini göstermek. Dilara, üç kız kardeşin en büyüğüydü. Okumasıyla küçüklerine örnek gösterilmiş, büyüklerine de gurur kaynağı olmuştu. O tek okusundu da, ailesi tamamıyla arkasındaydı. Hangi şehirden miydi? Ona sorsanız, o da bilmezdi ki… Ya hepten Anadoluluyum diyebilirdi ya da şu an okuduğum kentliyim… İnanın onun için hiç fark etmezdi…
Nazan İç Ege’nin güzel ve sıcak bir ilinin şirin ve bereketli bir kasabasında, bir çiftçinin üç kızının ortancası olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Aile, çiftçiliğin yanında tuğlacılıkla geçimini sağlıyordu. Ablası ve annesi kasabadan hiç çıkmamışlardı. Nazan ise, Bingöl Anadolu Öğretmen Lisesi’ni kazanınca daha on bir yaşında yatılı olmayı ve aileden ayrı ayakta kalmayı, hayatla tek başına mücadeleyi öğrenecekti. O, daha küçük bir çocukken yatılı okula gitmeyi göze aldı ve bu şekilde “okuma” yolunu seçti. Ama onun okuma serüveni Dilara’nınki kadar rahat ve pürüzsüz olmayacaktı. Daha ortaokul ve lise çağlarında, her yıl yaz ayına başladıklarında yatılı okuldan kasabasına koşacak, sabahın seherinde tuğla sulayacak, gecenin bir yarısında tütün kıracak, tütün dizecekti. Bu serüven, Üniversite yıllarında da sürdü mü? Bunu kimse bilemedi, kimse Nazan’a bunu sormadı. Böylesi soruları üçüncü kız kardeşi bildiği Dilara sorsa, Nazan bütün kalbiyle yalnız Dilara’ya anlatırdı. Anlatırdı da; Dilara, cevabını içinden duyduğu soruları asla dillendirmezdi. Ne güzel ki, kelimelere asla dökülmeyen böylesi gerçek anları, Nazan da aynı yürekle anlardı. Nazan, yaz aylarındaki yoğun çalışma günlerini pek anlatmak istemezdi. Zaman içinde Dilara da yaz aylarında yaptıklarını anlatmakta çekinir olmuştu; ne de olsa, yaz aylarında yaşadıkları zahmetsiz ve eğlenceli şeylerdi.
Üniversiteye, birbirinden çok çok farklı kulvarlardaki kendilerine has yollardan gelmelerine karşılık, iki genç kız hızla birbirlerine yakınlaştılar. Birbirlerinin sesleri kadar sessizliklerinin de anlamlarını çok iyi anlayarak… Onların ortak noktaları; hassas, duygusal ve temiz insan olmaları, sevgi dolu kalp taşımalarıydı. Bir de… Bir de; en önemlisini unuttuk! Hayatı ve insanları oldukları gibi kabul edebilmeleriydi. Birinci yılda, yalnız okul ortamında birbirlerini iyi tanımaya gönül vermiş iki arkadaş yıl sonunda aynı evde oturmanın hayallerini kurar oldular. İkinci yılda da bu hayal sürüp gitti. Üçüncü yılın ortalarında Allah onlara aynı evi paylaşmayı nasip etti. İki insan bu kadar çok ayrı özelliğe sahip olmalarına karşılık, ancak bu kadar birbirlerini iyi anlayan ve mükemmel tamamlayan dost olabilirdi. Dilara’ya her ay başı düzenli olarak harçlık gelirdi; tıpkı memur maaşı gibi… Nazan’a da para gelirdi ailesinden; ya tuğlalar iyi sulanıp iyi kurutulmuş da satılabilmişse ya da kaldırılan tütünden zamanında üç kuruş ele geçmişse… Dialara bu gerçeği üçüncü sınıfta arkadaşıyla aynı evde oturunca fark edecekti. Bir şeyi daha fark etti Dilara; her ne kadar yarı resmi yurtta ya da akraba evinde sıkıntı çektiğini düşünse de hayata karşı şımarık büyümüş olmalıydı. Hiçbir şeyin eksikliğini ya da yokluğunu tattırmamıştı ailesi. Ve birçok okul arkadaşına, üniversite öğrencisine nispetle konfor içinde yaşıyordu. Ona gönderilen harçlığı har vurup harman savurmuyordu ama o yine de lüks içindeydi. Babası ona yüklü bir harçlık gönderiyordu.. O, para kazanmıyordu; para harcıyordu yalnızca… İçi cız etti, birden…
Oysa Nazan, ona gönderilen yetmediği için para kazanmak zorundaydı. Bu “zorunda” sözcüğünü Nazan hiç seçmemiş ve hiç kullanmamıştı. Hiçbir zaman seçmedi de… Öylesine tatlı gülüşü, öylesine kuş gibi sekişi, öylesine heyecanlı ve mutlaka anlatmalıyım telaşında anlatma arzusu vardı ki hayata doğru; onu günler aylar boyunca her an takip etseniz (ki, eminim siz takipten yorulurdunuz..) bir sıkıntısı olacağına inanamazdınız…(Ama, çoğunlukla daha sessiz ve daha sakin görünen Dilara’ya baksanız binlerce sorunu var, sanırdınız…Yoktu aslında ya da "yokmuş" mu demeli…) Nazan’ın ”zorunda olmak” durumunu gören ve anlayan ancak ve ancak yakın ve sessiz gözlemci arkadaşı Dialara oldu. Dialara bile bu farkındalığa iki buçuk yıl sonra kavuştu.
Nazan, üniversite yıllarını sürdürebilmek için birçok işe girdi; birçok işi de iki gönülden dost olan o iki kızın öğrenci evine getirdi. Nazan hem okuyor hem bir taraftan kazaklar örüyor; parça başı bez oyuncaklar dikiyor; boncuklardan takı yapıyor; kapı kapı dolaşıp tencere ya da kitap satıyordu. Ama bir gün olsun, yüzü asık değildi. Her sabah iç aksatmadan en erken kalkan da o olurdu. Bir müddet sonra Dilara, kendisine gönderilen hazır paradan utanır oldu. Arkadaşının tattığı zorlukları -Hayır, hayır! Nazan’ca söyleyelim: güzellikleri- tatmak için Nazan’a yardım etmeye başladı. Bebekler dikti, kazaklar ördü, kitap bile sattı. Bir ayrıntıyı hiç atlamadı; bütün kazandıkları Nazan içindi, elbette…
Nazan’ın parası olmayınca olan paraları bölüştüler. Bazen de bu tavırdan Nazan’ın üzüleceğini düşünüp, parası varsa bile canının çektiği hiçbir şeyi almadı Dilara. Tabii ki, istediğini alıp da Nazan’la paylaşabilirdi. Fakat bazen, böylesi bir niyeti sıklıkla sergilemek dahi arkadaşının zorluğunu, güzelliğini anlamamak; hayatı tam anlamıyla tatmamak, tattırmamak olabilirdi…
Dilara’nın kendi hayat gerçeğince birçok sıkıntısı olduğu halde -ki, o da bu sıkıntılarıyla çevresini boğmadı- maddî açıdan Nazan’a göre daha rahat olduğu için üniversiteyi dört yılda bitirdi.(Rahat dediysek; o da yüklü bir harçlık almasına rağmen çoğu aylar son hafta “parasız” kalırdı ve asla ek para istemek için telefon ya da mektuba sarılmazdı.) Nazan, evde yaptığı “parça başı hesabıyla” küçük işler ona yetmeyince; pastanede garsonluk, evde çocuk bakıcılığı gibi uzun ve özel zaman ayırması gereken işlere girmeye mecbur kaldığından öğrenimini bir buçuk yıl uzattı. (O ayrı yıllarında bile, arkadaşlar rızıklarını paylaştılar.)
Yine de, ne kendisine, ne ailesine, ne arkadaşlarına ne de hayata bir gün olsun “offf” demedi Nazan… Başka şehirde olan Dilara’yı da hiç unutmadan, yılların alışkanlığıyla, bunca işinin arasında tiyatro bilet satış noktasında hayat oyununa bilet almak için kuyruğa girmekten dahi şikayet etmedi.
Bu, harıl harıl devam eden hayatın içinde bir gerçek vardı ki; Nazan üniversite üçüncü sınıfın sonlarında yorulmaya başladı. Nasıl yorulmasın ki? Bunca koşuşturmaya katılan sadece kırk iki kiloluk bir bedendi. Bu “yorulmak” teşhisini de “her şeyi üniversiteye gelmekle öğrendiğini sanan”; hayatı biraz da fazla bir dozda “oluruyla” gören; fakat yine de hayat dolu, yürek dolu arkadaşları koymuştu. Öyle bir zaman geldi ki; Nazan, olup olmadık yerde bayılmaya ve olduğu yere yığılmaya başladı. Nazan’ı Dilara ile birlikte grubun diğer üyeleri Yeliz, Eser ve Mine bayıldığı anda kucaklarlar; uygun bir yere oturturlar; kolonya ile ellerini ovuştururlar; bazen tuzlu ayran içirirler ve hayata döndürürlerdi. Hayat kaldığı yerden aralıksız devam ederdi gençler için. Nazan’ı yerden kaldırdıkları gibi sinemanın yolunu tutardı grup. Bayılmaların sayısı giderek artmasına rağmen, -ne hikmetse- kimsenin Nazan’ı hastaneye, doktora götürmeyi akıl edemeyişini izah etmek zordu. Belki de eline çabuk, ”yoruldum”, ”bugün rahatsızım” gibi sözcükleri dahi bulunmayan, bir an olsun dur durak bilemeyen, hamarat Nazan’ın yorgunluktan ve incecik olmaktan başka bir derdi olamazdı diye bir düşünceye saplanmıştı genç kızlar. Başka ne olabilirdi ki? Üniversite boyunca belki bir belki iki kere Nazan doktora gidebildi. Teşhis; aşırı kansızlık ve aşırı yorgunluk… Ohh işte, pek de bir şey yokmuş?!. Ama bayılmalar sürüp gitti…
Nazan, arkadaşlarına karşı da çok hassastı. Fakat bu duyarlılığına karşılık da beklemezdi.Yani ”ben şunu yapıyorsam arkadaşlarıma, onlar da bana aynısını en az bir kez yapmalı” gibi bir önermesi hiç olmamıştı… Her arkadaşının en çekilmez ya da en hayret edilecek özelliğine bile katlanır (katlanmak durumu; üçüncü kişilerin gözlemleri sonucunda ortaya çıkması düşünülen durumun adıydı); arkadaşlarını o çekilmez özellikleri ile kabullenir, onları öyle halleriyle çekici bulurdu. Hiçbir gün, yalnızca bir gün bile herhangi bir sebepten arkadaşına küstüğü görülmemişti onun.
Dilara da, oldukça hassas bir genç kızdı. Öyle olmasa Nazan’la nasıl anlaşabilirdi ki? Üstelik o, Nazan’a diğer arkadaşlarından daha hassastı. Arkadaşını kız kardeşlerinden ayırmıyordu. Ama Dilara’nın, kendisinin bile yanlış tanınma riski taşıyabileceğini bildiği bir özelliği vardı; telefon korkusu. Gündelik ve sıradan telefon konuşmaları değildi korkusu… Öyle uzun uzadıya telefon konuşmalarını sevmediği gibi; telefonun o mekanik iletişim halini de pek sevmezdi. Kısa haberleşmeler için idealdi telefon ama ya ötesi için…Sevdiği ya da sohbet etmek istediği insanla yüz yüze görüşmek onun için daha anlamlıydı. Açıkçası; yüreğin konuşacağı anlarda samimiyetsiz gelirdi telefon ona. Böylesi anlarda, telefon etmeye ya üşenir ya da görüşmek istediğine daha sebebin sıcaklığında telefon edememişse, telefon etme sebebinin günler içinde eridiğini düşündükçe, konuşacağı insan çok iyi tanıdığı dahi olsa, günler geçtikçe konuşma cesaretini kaybederdi. Bu tutukluk, insanları sevmediğinden ya da onlardan korktuğundan mıydı? Hayır! Yalnızca hassaslığından… Hele hele, çok üzüldüğü veya çok sevindiği durumları karşısındakiyle paylaşabilmek için asla telefona sarılamazdı Dilara. Şu mekanik düzenek yerine; yazılarla anlatmalı ya da kanat takıp konuşmak istediğinin yanına varmalıydı. Fakat, telefon!?. Telefon biraz soğuktu galiba… Nazan, her arkadaşının özelliğini bildiği gibi Dilara’nın bu yönünü de iyi bilirdi.
Üniversite yılları göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Son sınıfta beş arkadaş “otuz kırk yıl geçse de görüşeceğiz” diye söz verdiler. Herkes, ülkenin bir şehrine dağıldı. Nazan’la Dilara, diğerlerine göre daha sıkı görüşür ve birbirleriyle haberleşir oldular. Elbette, telefonlaştılar da… Hatta, birbirlerinin düğününe, çocuklarının doğumuna gittiler. Birbirlerinin anne ve babasıyla, kardeşleriyle tanıştılar. Kader, birkaç noktada daha buluşturdu onları: İkisinin de annesinin vefat sebebi böbrek yetmezliği oldu. İkisinin de babası yeniden evlendi. İkisinin de bir kardeşi yıllar sonra eşinden ayrıldı. İkisi de idealist ve başarılı birer öğretmen oldu.
Bir gün, Dilara kız kardeşinden ayırmadığı (kız kardeşleriyle paylaştıklarından daha çok şeyi paylaştığı kader arkadaşının) ilik kanserine yakalandığını duydu; grubun bir başka üyesinden. Dünyası başına yıkıldı, çok üzüldü Dilara. Günlerce yemeden içmeden kesildi; deli oldu, isyan etti. Olamazdı böyle bir şey… Kuş olup kanatlanmalı kardeşi Nazan’ın yanına gitmeliydi. Günler günleri kovalıyordu. Birbirlerinden çok uzak şehirlerdeydiler. Hem okul devam ediyordu hem de küçük çocuğu vardı Dilara’nın. Gidemezdi; gitse bile ne derdi, nasıl dururdu, nasıl durmalıydı?
Aslında yapılacak en acil ve en basit şey telefon açmaktı. Ama nasıl? Günlerce söyleyeceklerinin provasını yaptı:
“Senin yanındayım arkadaşım. Acil şifalar dilerim. Benim yapacağımı söyle yalnız; ben hemencecik yapayım” diyecekti.
Yapardı da Dilara! Üstelik, elinden geleni değil yalnızca, elinden gelenin çok fazlasını yapardı, arkadaşı için.”Ama hay Allah! Bugün aramayayım; yarın! Yarın olmaz; öbür gün!” Yarın, yarın, yarın!.. Her gün, bir sonraki güne erteledi söyleyeceklerini… Kaç defa telefonun yanına geldi; kaç defa telefona yaklaştıkça kalp atışları anormal hızlandı; kaç defa elinden ve sırtından soğuk terler boşandı…
”Yok hayır; telefonda ne söylesem anlamsız ve yetersiz kalacak! Hatta, biliyorum; ya sesim çıkmayacak ya da yağmur oluklarına set çekemeyeceğim…Ne berbat bir konuşma, ne soğuk bir yakınlaşma olacak!.. ”
Bu halde telefon açsa, zırıl zırıl ağlardı Dilara… Bu halde, hasta arkadaşa moral mi verilirdi?..
Bir gün, Dilara’nın ev telefonu çaldı. Sanki acı acı çalıyordu. Yoksa, yalnız Dilara’ya mı yine öyle gelmişti? Açtı telefonu… Telefonun ucundaki… Telefonun diğer ucundaki Nazan’dı. Nazan, kuş cıvıltısını andıran -tıpkı yıllar önceki gibi; telaşlı, enerjik, hayat dolu- sesiyle:
“Merhaba Dilara” dedi… ”Evet, ben kanserim arkadaşım. Seni bir arayayım dedim. Neden beni aramadığını iyi biliyorum! Kendini harap etme; üzülme… Benim için gece gündüz dua ettiğini ve güzel dileklerle dolu olduğunu yürekten anlıyorum; dualarının kabul olduğunu da… Sakın merak etme. Ben güçlüyüm; sevdiklerim de güçlü. Bu hastalığı beraber yeneceğiz. Seni seviyorum; ve senin de beni sevdiğini biliyorum…”
“Dilara.Dilara!Dilara!... Orda mısın? Cevap ver. Yoksa ağlıyor musun? Yüreğin hiç değişmemiş. İşte bu tazelik bana güç veriyor. Teşekkür ederim arkadaşım. İyi ki varsın! Sonra yine görüşürüz…”
Dilara’nın beş dakikadır akan sessiz gözyaşları tişörtünü sırılsıklam etmişti; fakat o bunun farkında bile değildi. Boğazında yapışıp kalan o yumruk büyüklüğündeki düğümü telefonu kapatmasına rağmen, hala çözmekte zorlanıyordu. O yumruk, belki günlerce kaldı.
“Seni seviyorum arkadaşım. Senin gibi, hayatın sevincini iliklerinde duyan bir arkadaşa sahip olduğum için çok şanslıyım ben! Ve ben de yürekten biliyorum; kanser bize vız gelir… Sesimiz de sessizliğimiz de onu yener…”
Bu sözleri açık olan telefonda Nazan’la paylaştı mı? Yoksa, telefon kapalıyken haykırdı mı? Dilara da bilmiyor… Bu kadar uzun konuşabildi mi telefonda? O da hatırlamıyor… Ama şunu iyi biliyor ki; hayata ilikleriyle damgasını vuran ve daha bir asır yaşayacak olan Nazan, O’nun yüreğini iyi biliyor ve onu yüreğiyle anladı… Yürekler için, ses de sessizlik de bir… Önemli olan yüreklerin anlaması: Tek gerçek, yaşama sevincini iliklerimize kadar hassas yüreğimizle duymak…
Gözlerini yumdu Dilara ve içinden:
“Allah sana uzun ömürler versin Nazan! Bana da yüreğinin sesini duyabilmek için, yaşama sevincini hiç kaybetmemiş bir yürek… Unutma, yaşama sarılan cesur yürekler kazanacak, arkadaşım.”
Üzülmeyin dostlar; Dilara ile Nazan yüreklice (telefonla ya da yüz yüze) hala görüşüyorlar. Hatta, görüşmelere kızları da katılıyor, artık. Yaşam, tüm güzelliği, tüm anlayışı, tüm renkleri, tüm mücadelesi ve tüm cesareti ile iliklerimize işleyerek devam ediyor…
Hayatı cesaretle pişirmek ve hayat tarafından iliklerimize kadar hatırlanmak, ne güzel!..
Yegâh Elif Mirzâde