- Kategori
- Etkinlikler / Festivaller
Milli egemenlik tehlikede mi?

Panel_Burdur
Bir panelin düşündürdükleri
(Milli egemenlik tehlikede mi?)
ADD önderliğinde, CHP, Eğitim-İş, CKD, Köy-KOOP, Astsubaylar Derneği, DSP’nin oluşturduğu bir platformun örgütlediği Uğur Mumcu’yu Anma ve Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri kapsamında, saat 12.30’da Atatürk meydanında yapılan anma toplantısının ardından akşamüzeri saat 17.30’da Sayın Yılmaz Dikbaş’ın verdiği bir panel düzenlendi.
Sayın Yılmaz Dikbaş, Türkiye’de halkın asgari yüzde 70’nin anti-AB’ci olmasında katkıları olan, Türkiye halkının aydınlanmasında büyük emekleri bulunan ulusal duruşuyla, antiemperyalist tutumuyla dikkatleri çeken aydınlarımızdan biridir. Bu kapasitesini panelinde gene göstermiş, kanıtlamıştır.
Biz bu haftayı önemsediğimizden halkımızın aydınlanmasında önemli bir yeri olduğuna inandığımızdan dolayı yazılarımızı bir dizi halinde toparlayıp, ama bir bütünsellik içinde dilimizin döndüğünce, kalemimizin –pardon klavyemizin- mahareti oranında anlatmaya çalışacağız. Panele katılıp da yazılarımda yanlışlar bulan okuyucularımız lütfen lütfetsinler, elektronik posta yoluyla ya da bizzat eleştirilerini bizlere ulaştırsınlar; onlara da köşemizde yer verelim.
***
Panele Sayın Dikbaş, aziz Uğur Mumcu’nun milli egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili söylemlerini kaynaklardan okuyarak başladı. Türkiye’de Atatürk’ten sonra unutturulan, yıllar sonra gerçekten de milli egemenlik ve bağımsızlık bilincinin yerleşmesinde büyük katkıları inkâr edilemez bir büyük insan olan Uğur Mumcu, bugünlerin egemenlik konusundaki düşkünlüklerimizi, AB mandası altına girişimizi, daha doğrucası “AB kapısına bağlanışı”mızı –deyim ve adlandırma İP Genel başkanı Dr. Doğu Perinçek’e aittir ve kapıya ne bağlanır siz düşünün, ayrıca yurdumuzu ne hale, neye benzer hale getirdiklerini düşünün –ta o zamanlardan gören, öngörülü, dağın arkasını gören bir büyük araştırmacı yurtseverdi.
Dikbaşa’a göre, ulusal egemenliğimizin tehlikede olduğuna en bariz ve somut örnek nedir biliyor musunuz?
Siyasetçilerimizin tamamının AB’ci olması…
Ne garip değil mi?
Parlamentoda bulunan iktidarından muhalefetine ne kadar milletvekili varsa –CHP, DSP ve Ufuk Uras dâhil- bilumum düzen içi milletvekillerimizden bir tanesi bile anti-AB’ci değil!
Bu nasıl gerçekleşmiş?
Tabiatta bile böyle bir bütünsellik bulunmaz!
Yani maddenin ruhuna ve tabiatına aykırı bir durum!
***
Evet, Yılmaz Dikbaş’a ve gerçeğe göre, AB’ye girmek milli egemenliği Brüksel’e teslim etmek demektir. AB meselesi aslında bu kadar basit bir konudur ama halkın bilincine çıkmamış detaylar var.
Örneğin, AB’nin egemen bir devlet olduğunu, kendi bayrağı, kendi anayasası, kendi polisi, yani bir devlet için hangi kurumlar gerekiyorsa hepsine sahip olduğu bilinci verilse halka, o zaman allame olmaya gerek yoktur ki, AB devletine giren bir devletin milli egemenliğinin kalmayacağını anlamaya! Ama işte halkı alçakça kandırma ve bilgi eksikliği burada başlıyor. Bizim halkımız cin gibidir. Onca karartmaya rağmen yüzde 70’e yakınının anti-AB’ci olmasından anlıyoruz bunu.
Evet, AB’ye girmeye çalışmak –almayacaklar, it gibi kapıya bağladılar- ama sadece girmeye çalışmak bile, 86 yıl önce Milli Kongre’ce reddedilen mandaya “evet” demekten başka bir şey değildir Sayın Dikbaş’â göre.
Böyle olunca da milli Egemenliğe elveda!
***
Bu bilinçle hareket edersek nasıl düşünmeliyiz?
Asgari 8 binlik, bilinen 3 bin yıllık tarihi bulunan, yani 3 bin yıllık devlet geleneği bulunan, böylesi müthiş bir tarihsel süreç içinde, imparatorluklar ve insanlık tarihine yön vermiş büyük devletler örgütlemiş bir millet olarak Türk milleti sizce egemenliğinden, devlet egemenliğinden vazgeçer mi? Türk milletiyle alakası olmayan, hasbelkader milleti kandırarak iktidar mevkilerine ulaşmış alçaklar vazgeçebilir belki ama Türk milleti asla!
Bunu millet egemenliğine el koyduğu zaman göreceğiz.
Sayın Yılmaz Dikbaş’a göre, bizim yasalarımıza ve Anayasa’mıza göre, AB’ye girmek en ağır suçlardan birini oluşturmaktadır.
Nasıl mı?
Bütün bir blok halinde TBMM üyeleriyle birlikte mi?
Evet, Sayın Dikbaş’a göre, dünkü yazımızda da belirttiğimiz gibi, TBMM’indeki tüm milletvekilleri AB yandaşıdır; hepsi de şöyle veya böyle AB yolunun sevdalısıdır. Bir tanesi bile AB’nin emperyalist bir devlet oluşumu olduğunu saptayamıyor ya da işine gelmiyor saptamak.
Burası tartışma götürür. Milletvekillerinin tamamını bir blok halinde AB yanlısı olduğunu iddia etmek çok abartılı bir tez bizce. Tamam, 22 Temmuz Meclisi hiç de Kurtuluş Savaşımızda kurduğumuz Meclise benzememektedir ama gene de içinde yurtseverlerin bulunmaması olanaksızdır. Bu iddia maddenin ruhuna ve tabiatına da aykırıdır zaten.
Burası bizim görüşümüz. Ama işte bu bağlamda panelde cereyan eden bir olayla ilgili olarak bir parantez açmak, panel esnasında cereyan eden ilginç bir protestoyu açmak gerekmektedir.
***
Bakıyoruz platformun altında CHP’nin de imzası var. Yani Sayın Dikbaş’ı davet eden kuruluşlardan biri de CHP Burdur il örgütü.
Bunda ne var diyeceksiniz?
Elbette bunda bir şey yok. Ama az aşağıda CHP Burdur İl Başkanının kendinden menkul fikirleriyle protesto etmek bağlamında salonu terk etmesinin gerekçesini öğrenince bunda bir iş varmış diyeceksiniz.
Sayın Dikbaş, bütün milletvekillerinin AB yandaşı olduğunu belirttikten sonra, “milli egemenliği Türkiye’ye getiren bir parti olarak Atatürk’ün partisinin tutumuna ne demeli?” diye bir ajitasyon sorusu attı salona. İl Başkanı müdahale etmeseydi, bu bir cümlelik soru zihinlerde belki yer etmeyecek, genel gidişin seyri içinde eriyip gidecekti. İl Başkanı ile Dikbaş arasında şöyle sertçe bir diyalog cereyan etti:
“Siz buraya bir partiye karşı propaganda yapmak için mi geldiniz?”
“Hayır, kardeşim, ben gerçekleri söylüyorum, belgelere dayalı.”
“CHP’nin AB’ci bir tutumu yoktur. Biz AB’ye karşıyız.”
“İyi ama işte size Sayın Baykal’ın sözleri.”
Bunun üzerine Sayın Dikbaş, yer, tarih ve belge göstererek Sayın Baykal’ın AB sevdası belirten sözlerini ortaya koydu. Protestocu başkan, yerinden kalktı; yarı salona dönük yarı paneliste dönük olarak:
“Ben bu hakaretlere daha fazla tahammül edemem, salonu terkediyor, protesto ediyorum” diyerek, bir yandan da bağırarak salondan çıkıp gitti.
Şimdi, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denmez mi bu tutuma. Sen hem adamı davet edeceksin; “gel kardeşim, benim halkıma milli egemenliğin tehlikede olup olmadığı konusunda bir panel ver” diyeceksin. Hem de eleştiriye dayanamayarak protesto edeceksin. Hem de Atatürk’ün partisini rezil edercesine!
Sayın Başkan salonu tek başına terk etmek zorunda kaldıktan sonra -o salonda epeyce taraftarı olduğu kesindir- taraftarlarınca bu tutumu protesto edildi.
Bu tutumuyla Sayın Başkan, Genel Başkanlarının kendilerince bilinmeyen tavır ve davranışlarının Burdur aydınlarınca öğrenilmesine vesile olmuştur. Bizim bir yıllık yazacağımız makalelerden daha etkili bir bilgilendirme olanağı ortaya çıktı böylece. CHP tabanında büyük bir çoğunluk yurtsever ve tam bağımsızlıkçıdır kesinlikle. Sayın Başkanın kendisi de vatanseverdir, AB aleyhtarıdır, milliyetçidir mutlaka. Ama burada büyük bir bilgi eksikliğinden kaynaklanan desteksiz bir tepki var. Yani kendi liderine yakıştıramadığı bir iddiaya tepki diyelim. Ben öyle yorumluyorum. CHP’nin tabanındaki yurtsever, devrimci-Kemalist ve ilerici milliyetçi unsurlar, ne yazık ki araştırma inceleme eksikliğimiz nedeniyle partilerinin genel tutumunu, liderlerinin genel eğilimini ve tavırlarını bilmiyorlar. Bu nedenle de CHP’yi anti-Amerikancı ve anti-AB’ci sanıyorlar.
***
Konumuza devam ediyoruz.
En ağır suçu işlemek…
Bütün bir Türk üniversiteleri rektörleriyle birlikte mi?
Evet, aynen öyle diyor Sayın Dikbaş!
Diyor ki, “bütün üniversite rektörleri de AB’cidir.”
Bu büyük bir suçlama değil mi?
Mantık şöyle: Hangi üniversite AB fonlarından yararlanmamıştır? Hepsi yararlanmaktadır. Projeler karşılığı hepsi de AB fonlarından afyonlanmaktadır. Evet, afyonlanmaktadır. Parayı veren bayrağı diker. Parayı veren hegemonyasını ilan eder. Bu bir tefeciden sallama paran alanla aynı durumu arzeder. AB fonlarının Latin Amerika aydınlarını ne hale soktuğunu anlatan yazıları okuyunuz. AB fonlarıyla afyonlanan unsurlar asla AB’yi suçlamaz. Görevleri artık AB lehinde görüşler ileri sürmektir.
Nitekim gene panelde soru-yanıt bölümünde genç bir üniversite öğrencisinin Erasmus programı hakkında “iyi bir şey” diye görüş bildirmesi bu görüşümüzün ne kadar anlamlı ve somut bir doğruyu ifade ettiğini göstermektedir. Oysa Erasmus Programı AB fonlarının Üniversite ve Milli Eğitim’e giriş kanalıdır. Sayın Dikbaş’ın ifadesiyle, Erasmus programının temel amacı, milli kimliğin silinmesi, yerine AB kimliğinin konmasıdır.
Anayasanın 6.–7.–8…102. vs. maddelerine bir bakalım.
Devrimci Birinci Meclis’in armağanı, Atatürk’ün dehasının ortaya koyduğu, bugünlere kadar Anayasa geleneğimize yerleşmiş temel bir devlet ilkemiz vardır: Orijinal söylemiyle ifade edersek, “Hâkimiyet bila kaydü şart milletindir.” Yani egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur; milli egemenlik yani… Yani otorite… En üstün güç; paylaşılamaz, devredilemez, vazgeçilemez devlet egemenliği… Milli egemenliğin içeriği böyledir. Tabii ki, 3 bin yıllık Türk devlet geleneğinden birazcık nasibini almışsanız… Ancak son zamanların ünlü adlandırmasıyla “Eşbaşkanlık” gibi, dış bir gücün görevlisi olmuşsanız, yani “çıkarlarını müstevlilerin çıkarlarıyla tevhit” etmişseniz, bu gerçekler size masal sökmek gibi gelecektir.
Milli egemenliği ifade eden Anayasa maddesine göre AB’ye girmeye çalışmak en büyük suçu, yani Yüce Divanlık suç işlemektir Sayın Dikbaş’a göre.
Niçin?
Zira AB’ye girmek, milli egemenliği Brüksel’e devretmektir.
Öte yandan, –Anayasanın ilgili maddelerinde somutlaşan- milletvekili yemininde olsun Cumhurbaşkanı yemininde olsun ulusal egemenliği koruyacağına namusu ve şerefi üzerine andiçilir. Şimdi sen hem milli egemenliği koruyacağına namus ve şerefin üzerine yemin et; arkasından da AB’ye girmeye çalış! Böyle vahim, böyle kritik ve böyle acayip çelişki olur mu? Dikbaş’a göre bizde bütün devler adamları anayasa suçu işliyor; hepsi, de Yüce Divanlık!
Bu arada Sayın Dikbaş yeni AKP anayasasıyla ilgili bir açıklaması var:
Bu AKP anayasası taslağının 5. Maddesinin 3. fıkrası, gerekirse milli egemenliğin başka bir devlete devredilebileceğini içermektedir.
Buradan anlaşılmaktadır ki, Yüce Divanlık suçların onlar da farkındadır ve bunun hukuki zeminini yaratma gayreti içindedirler.
***
Düşüncelerini açıklayan kişi, anlatıyor, anlatıyor; bir noktaya geldiğinde dinleyicilere bir elindeki kara kaplı kitabı göstererek:
“İşte bunların hepsi kitapta vardır, yazıyor” demektedir.
Tıpkı karikatürdeki gibi!
“Anlattıklarım kitapta vardır!”
“Hepsini kitabımda yazdım!”
“Ben belgesiz konuşmam; tekmili birden hepsi kitabımda yazmışım!”
Sayın Dikbaş’ın konuşma süreci içinde sık sık yukarıdaki sahneyi canlandırması, kamuoyunda kitap satmaya mı gelmiş izlenimi uyandırmadı dersek yalan söylemiş oluruz. Biz ertesi gün biraz soruşturma yaptık, bu sonucu gördük.
Bu karikatürizasyon da bizden!
***
Panelden öğrendiğimiz daha çok şey var ama biz artık bu konuyu değiştirmek zorundayız. Ancak diğer kimi önemli konuları kısa kısa özetleyerek bu yazı dizisini sonlandıracağız.
Sayın Dikbaş bu laik-anti laik tartışmaları ve türban restleşmeleri üzerine, eğer milli egemenlik giderse, devlet egemenliğini Brüksel’e devrederse, kimin başında türban kimin başında fes olduğunun hiçbir öneminin kalmayacağını belirtiyor. Gerçekten de bayrağın flama durumuna düştüğü, şimdikinden bin beter olmak üzere bütün kararların –ekonomik, kültürel, siyasal ve toplumsal kararlarımızın tamamının AB merkezinden verildiği koşullarda, üzerinde seccadeni sererek gönül rahatlığı içinde namazını bile kılamayacağın bağımsız bir toprak parçan, vatanın olmazsa ne işe yarar senin dinin, türbanın vs.lerin? Yani önceliği olan ve uğruna öncelikle mücadele edilecek olan değer bağımsızlık konusudur. Bugün dış politika sorunu esas kavranacak halkadır. Bütün sorunlarımız dış sorunda düğümlenmiştir. Bağımsızlık sorunu çözülmeden başka hiçbir sorun çözüme kavuşturulamaz. Öncelikli olmayan sorunlar üzerinde bizi boğuşturan emperyalizmdir. Zira öncelikli olmayan sorunlar üzerinde yapılan mücadeleler boşa harcanan enerji olduğu gibi güçlerin bölünmesin de neden olmaktadır. Mustafa Kemal, Birinci Meclis’i dualarla, Mevlitlerle hatimlerle açmıştır. Eğer o koşullarda yeri yurdu yokken, öncelikli bir durumu yokken, erken öten horoz gibi, laikliğe aykırı olduğunu ileri sürerek karşı çıksaydı, çevresinde vatan savunması sürecinde bir avuç taraftarından başka kimseyi bulamazdı. Bölücülük yapmış olur, Milli Mücadelenin başarısızlığa sürüklenmesine neden olurdu. Nitekim son seçimlerden önce hiç yersiz bir şekilde Sayın Baykal’ın laikliğe aşırı vurgu yaparak dindar yurttaşı AKP’nin kucağına itmiştir. Oysa Cumhuriyet mitinglerine hatırı sayılacak sayıda türbanlı yurttaş katılmıştı.
Sayın Yılmaz Dikbaş’ın paneli tek kelimeyle ve kısaca ifade edersek kültürel verimi çok yüksek bir eylem olarak gündeme oturmuştur. Bu nedenle ne kadar yazarsanız sonunu getiremiyorsunuz. Ama ne yazık ki, gündemin birinci sırasına başka olaylar, başka sorunlar oturuyor; siz de konuyu değiştirmek zorunda kalıyorsunuz.
Ancak ileride zaman zaman köşemiz boşaldıkça, tutuğumuz notlarımız zemininde yazdığımız makaleleri yayınlamayı sürdüreceğiz.