- Kategori
- Güncel
Milli irade ve isteğine uymak

“Milli irade ve isteğine uymayanların sonu yokluktur, yok olmaktır.” M.Kemal Atatürk (1923)
Türkiye’nin tarihsel süreç içerisinde geldiği evrede, milli iradenin ülke yönetimine yansıyacağının ilan edildiği 23 Nisan 1920 tarihi, Türk milleti açısından şüphesiz bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyetimizi kuran irade, 1920’de Meclis olarak siyasette daha fazla etkin, toplumda daha fazla itibarlı, saygın ve daha güçlüydü.
Oysa baktığımızda zaman içinde yıpranan siyaset kurumu ve Meclis dışındaki siyasi objelerin güçlenmesi, Meclisin siyasi arenada etkinliğinin ve saygınlığının güç kaybetmesini beraberinde getirmiştir. Nedense başta siyaset kurumunun aktörleri, kanaat önderleri, siyaset bilimciler ve aydınların, Meclisin gücü ve itibarının kazandırılması, siyaset kurumunun yeniden geliştirilmesi ve ilgi odağı haline getirilmesi noktasında çok büyük arzuyla hareket etmediklerini görüyoruz.
Dünden bugüne geldiğimiz noktada, demokrasinin tüm kurumlarıyla işletilmesi talebiyle birlikte, halk iradesinin duygusal atıflardan öteye, doğrudan ve toplumun her kesimini temsil eder şekilde yönetim erkine yansımasını yeniden gözden geçirmek zorunluluğu vardır.
Türkiye sahip olduğu demokrasiyi derinleştirip, yerleşik bir demokrasiye dönüştürmek için, kuşkusuz onun katılımcı ve çoğulcu niteliğini geliştirmelidir. Kesintilerle (!) oluşturulamayan parlamenter gelenek ve demokratik kültür ancak bu sayede oluşacaktır.
Milli egemenliği bireysel düzeyde yaşanır hale getirmesi için vatandaşlık bilincinin aktifleşmesi büyük önem taşır. Elbette kamu yönetiminin halkın doğrudan siyasi katılımını destekleyecek biçimde yapılanması da bu sürecin hızlanmasına ve gelişimine yardımcı olacaktır.
Öteden beri söylediğimiz gibi, demokrasinin çoğulcu karakterinin geliştirilmesinin anlamı, Türkiye’de siyasi iktidar alanlarında karar vericilerin, belli kişi, kurum ya da grupların belirleyiciliğinden, lider hegomanyası ve diktasından kurtarılarak, çok sayıda ve farklı etkiye açık / şeffaf hale getirilmesi, parti içi demokrasinin yerleştirilmesi ve işletilmesinin önündeki bir diğer yanıyla komplekslerinden arınması demektir. Türkiye’de siyasi iktidar yapısının elitist-çoğulcu niteliği, çoğulculuk yönünde dönüştürülmeli, hatta hukuk devleti anlayışına uygun bir çeşitliliğe ve farklılığa kapı aralamalıdır.
Biliyoruz ki, Türkiye medeniyetlerin ortak potasıdır. Görkemli bir geçmişten, aydınlık bir geleceğe doğru yürüyen, hem kendi toplumu, hem stratejik konumu itibariyle bölgesindeki toplumlara ve hem de tüm insanlık için fevkalade katkılar ortaya koyabilecek bir ülkeyiz. Bunun için gereken tarihsel misyon, kültürel altyapı, devlet tecrübesi, medeniyet düzeyinde bir bakış açısına da elbette ki sahibiz.
Türkiye artık geleneksel taassup ve tutucu alışkanlıklarını bir kenara bırakarak hukuk devleti, demokrasi, ortak hedefler ve toplumsal ihtiyaçlarını göz önüne alarak siyaset biçim ve kurallarını yeniden belirlemeli ve yenilemelidir.
Bu haliyle bugün Türkiye’de siyaset kurumunun önündeki en önemli ders, bir toplumsal mutabakat metni olarak yeni bir anayasanın oluşmasına katkı sağlamaktır. Yeni bir Anayasa oluşturulması etrafında gelişebilecek tartışmaların olması, farklı fikir ve düşüncelerin ortaya atılması toplumun demokratik taleplerinin gereği olarak algılanmalıdır. Bu konuda önemli tecrübe geçiren Fransa, Türkiye için dikkat çekici bir örnektir aslında. 1958 Fransız Anayasası 1789 devriminden sonra Fransa’da ‘kaos’ içeren politik sancılardan kurtulduğu ve toplumsal rahatlığa ulaştığı 16’ncı anayasasıdır ve 169 yılda ancak son halini alabilmiştir.
Türkiye’nin siyasal ve toplumsal olarak rahata kavuşması ortak mutabakat sonucunda kazanılacak, ortak bir konsensüsle son halini alarak, ülke siyasal bir rahatlamaya kavuşacaktır. Millet iradesi, ancak bu şekilde gerçek anlamda egemenliğin kaynağı ve en önemli kullanıcısı haline gelebilir.
Burada siyasetçilere düşen görev ise, siyasetin alanını sürekli genişleterek Anayasal sistemin kuralları içinde dinamik bir mutabakat oluşmasına katkıda bulunma şartıdır. Karşıtı tutum ve davranışlar, Türkiye’nin kör noktalarını, tıkanmış damarlarını görmezden gelmekle aynıdır. Bu da sorumlu bir siyaset anlayışıyla bağdaşmaz, bağdaştırılamaz.
Şu bir gerçek ki, ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırılmasında ve demokrasinin tam anlamıyla yerleştirilip geliştirilmesinde öncelikli ve en önemli itici gücü olan Meclis’in siyasetin güvenilir kurumu olabilmesinin tek koşulu ise kesinlikle M.Kemal Atatürk’ün veciz “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü ve temel ilkesinin ‘pratiği’ ile mümkündür.
Bu nedenle herkesin artık siyaset kurumunun değiştiğini, halkın tercihlerinin farklılaştığını görmesi, köhne siyaset anlayışlarının yakın gelecekte yer alamayacağını görmesi, anlaması gerekiyor.
Unutulmamalıdır ki, yıllar boyunca kesintilere, engellemelere rağmen, bu millet Meclisini her defasında yeniden açmaktan, yeniden milli egemenliği istemekten ne olursa olsun vazgeçmemiştir. Yine bu millet, genlerine derinden işleyen milli egemenlik arzusuyla, millet iradesinin ülke yönetimine hakim olmasından asla vazgeçmeyecektir.
Bu ülkede farklı düşüncelere ve dünya görüşlerine sahip insanların bir arada yaşaması için aydınlarımız, siyasetçilerimizin aradığı formül, şüphesiz ki o ilk Meclisi oluşturan irade ve ruhta gizlidir.
Kurallarını milletin koyduğu o ilk Meclisi oluşturan insanlar, o irade, o ruh, o güç incelendiğinde görülecektir ki, 1920'de bütün iç çekişmelerini, kişisel hesaplarını, düşünce farklılıklarını unutarak tam bağımsız bir Türkiye için TBMM çatısı altında toplanan milletin temsilcilerinin gerçek bağımsız Türkiye'yi kurmalarındaki asıl gerçek o ruh ve o dinamizmdir. Bugün de yeniden ayağa kalkmak için aranılan ruh, formül, yelkenleri dolduracak rüzgar o ruh ve dinamizmin kendisidir.
Sonuç olarak halkın iradesi ülkenin kaderine yön vermedikçe hiçbir şeyin anlamı ve hiçbir sorunun çözümü yoktur.